top of page

Bütün oyuk ve kırıklar Venedik’e çıktığı anda

Gülsün Karamustafa, karanlık ve aydınlığın gerilimini Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi’nde, Türkiye Pavyonu’nda gösterdiği Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali ile yansıtıyor. Çin’den Bizans’a, Venedik’ten Kudüs’e saçılan projeyi sanatçı ile konuştuk

 

Röportaj: Evrim Altuğ


Gülsün Karamustafa, Fotoğraf: Fatih Yılmaz


Sanatçı Gülsün Karamustafa, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (İKSV) düzenlediği Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi için Türkiye Pavyonu’nda Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali isimli sergisiyle izleyiciyle buluştu. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle, T.C. Dışişleri Bakanlığı himayesinde düzenlenen sergiye, SAHA da prodüksiyon ve yayın desteği ile katkısını sundu. Bienalde yaklaşık 150 kişi ve kuruluşun desteğini ardında bulan, 20 Nisan-24 Kasım 2024 tarihleri arasında izlenecek projesinde, sanatçının yakın dünya tarihinden ayıkladığı belgesel haber filmlerinden yola çıkarak ürettiği son video düzenlemesi de özellikle dikkat çekiyor. Serginin Melis Cankara editörlüğünde, Esen Karol tasarımda iki ciltten oluşan özel yayınında, siyah-beyaz bir poster okurlarla paylaşılıyor. İpek Yürekli, Alev Erkmen, Sevince Bayrak, Ersin Altın, Emre Özgüder, Melis Cankara, Aren Kurtoğlu, Waseem Ahmad Sıddıqui, Hasan Cem Çal, Ezgi Alkan ve Furkan Keçeli ile Gökhan Kodalak’ın katkılarıyla yayımlanan kitap sanatçının eser üretim üslûbuna yönelik özgün bilgiler de içeriyor. Karamustafa’nın iş güncesine de yer veren bu belge-kitapta sanatçı Esra Sarıgedik Öktem’in emekleriyle zenginleşen sergisi için yazdığı sanatçı metninde özetle şöyle diyor:

 

“...Tarih boyunca birbiriyle savaşmaktan asla vazgeçmeyen üç semavî inanışa işaret eden kırık dökük Venedik camlarıyla yapılmış avizeler ancak acıtıcı bir bulutun ardından görünebiliyor. Ekranda kendini tekrarlayan siyah-beyaz görüntülerden yayılan ses, izleyicinin peşini bırakmamakta kararlı. Işık, nereyi aydınlatacağına karar vermekte zorlanıyor. Dünya, üzerinde sürekli yer değiştirilen bir savaş alanı…”

Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: RMphotostudio Gülsün Karamustafa, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali


İKSV imzalı iki ciltlik kitabında Esen Karol’un sorularından yanıtlar üzerine kurduğu İlişkili İşler’ini de arşivsel hale getiren sanatçıyla sergisi ve bienalin çağrışımları üzerine sohbet ettik.

 

Ulusal pavyonları, Arsenale’deki özeleştirel sunumları, İsrail, ABD, Almanya, Mısır ve Avustralya ya da Danimarka ile Japonya gibi örnekleri ile, Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi hakkında sizin gözlemleriniz nedir?

Yabancılar Her Yerde bayağı iddialı bir başlıktı. Bu tema ortaya ilk çıktığında -ki epey geç çıktı- benim projem hakkında düşünmeye yeni başladığım bir zamandı. Bu zor bir başlıkla ilk karşılaştığımda heyecan verici, geniş kapsamlı bir başlık olarak gördüm. Başlangıçta, daha önceleri ele almış olduğum konularla birlikte beni bu başlığa yakıştıran yorumlar oldu. Zamanında bu konularla çok ilgilenmiştim. Özellikle 90’ların sonlarına doğru… O büyük değişimlerin, göçlerin yaşandığı zamanlarda, hepsiyle ilgilendiğim, uğraştığım zamanlar olmuştu. Venedik projesiyle ilgili "Acaba yine öyle bir şey mi yapacaksın?" gibi sorular aldım. Fakat ben yaklaşmak istediğim alanın daha geniş ve kapsamlı olmasını istedim.

Bu yıl ulusal pavyonlardaki sanatçıların seçimini ilginç buldum. Belki de her ülke, Bienal’in ana başlığına yönelik bir yaklaşım içindeydi. Ülkelerin pavyonlarında bu yıl, Avustralya’yı Aborjin kökenli Archie Moore temsil ederken Britanya’yı ailesinin kökleri Gana'ya uzanan John Ackomfrah temsil ediyordu. Kanada, ailesi Tanzanya'dan göçmüş ama Ontario Hamilton doğumlu Kapwangi Kiwanga'yi sunuyordu. ABD ise Çoktav/Çeroki ressam ve heykeltıraş Jeffrey Gibson'un işlerine yer verirken yaklaşımının her zamankinden değişik olduğunu gösteriyordu.

Ana serginin içerisinde yer alıyorsanız kendi işinizi yaparken onun nasıl kurulduğunu anlamak, tanımak ve bilmek durumundasınız. İçinde bulunduğunuz durumun doğru tahlili, onun içinde ne yaptığınızın ve bunun nereye doğru yönlenebileceğinin bilgisi gerekli. Dolayısıyla bütün bu sorularla ben en baştan haşır neşirdim. Kendi projem de aslında kademe kademe ortaya çıktı. Birinci günden hazırlanıp uygulamaya sunulan bir proje değildi ve hatta ekip arkadaşlarımın yakından bildiği üzere, belki de dışarıdan bakanların "kararsızlık" diye değerlendirdiği anlar, tam da aslında projenin izinin son derece dikkatle sürdürüldüğü bir gelişme süreciydi. Bu süreç, bienalin kapsamlı genel konusunun yanı sıra, diğer ülke pavyonlarının iddialı çıkışları arasında yerini bulmaya, mekâna alışılmaya ve düzgün bir sonuca ulaşılmaya çalışılan bir mücadele içinde geçti diyebilirim.



Gülsün Hocam, hal böyle iken sevgili Esen Karol ile sunduğunuz iki ciltlik, bir görsel çalışmayı da içeren İKSV-SAHA yayınınız da sergiye katmanlı okumalar vadeden alternatif bir rehber gibi işliyor.

Evet, bu çok değerli bir çalışma biçimiydi. Baştan sona, iki olayın birlikte kendilerini yenileyerek, zenginleştirerek iç içe ilerlemesiydi. Aslında, Esen Karol ile bu ilk karşılaşmamız değil. Onunla 2007’de bir kitap projesi bağlamında buluşmuş ve o gün bu gündür hiç bitmeyen bir süreç içinde kullanımı her zaman değerli olan özel bir kitaba sahip olmuştum. Bu çalışma ise çok daha birebir ilişki içerisinde gelişti. "Bir kitap yapıyoruz,” değil, "bir proje yapıyoruz ve bu projenin kitabını da birlikte yapıyoruz,” diyerek gelişti. Kitap projeyi tamamlayan bir unsur olarak ortaya çıktı.


Serginizde yıllarca mesele ettiğiniz hem fiziksel hem kavramsal olarak üzerinde durduğunuz "karanlık” ve “aydınlık” ilişkisi üzerine biraz konuşabilir miyiz?

İki kavram da her zaman birbirini sorgular bir biçimde işin içinde. Karanlık ve aydınlık, birbirleriyle büyük bir gerilim yaratıyor itişiyor, yarışıyor ve en sonunda karanlık da baskın gelebiliyor. Son zamanlarda, ne yazık ki, “karanlık” benim için hep baskın geliyor. Yine de bütün işlerim içlerinde ileriye doğru küçük bir ışık taşıyor. İşi bitirdiğim zaman farkına varıyorum ki, o ışık hep var. Bir önceki projem olan ve ikinci kitapta değindiğimiz İlişkili İşler içinde de bulunan Cefakâr Şehir’de (2021) de bu dram görünür ama en sonunda plastik çiçeklerle "sevimli” bir biçimde biter. Bu projede de yine bütün bu dramın içinde ayakta durmaya zorlanan, içinde sütun bulunmayan kalıplar var. Sonu ve başı olmayan rayların üzerindeki konteynırların içinde cam kırıkları var. Bu konteyner biçimindeki vagonlar bize sadece içlerinde taşınan silahları değil, daha pek çok şeyi hatırlatıyor. Avizeler tek tanrılı üç dine gönderme yapıyor. Etraflarında sarılı dikenli tellerle tarih boyunca ve günümüze kadar ulasan bir süreç içinde devamlı birbirleriyle yaptıkları savaşlara bir gönderme taşıyor. Bütün bunların arasında mekânda dramatik bir "son söz" oluşturan bir film var. Serginin bütün sürecinde bunu çok tuhaf bir şekilde yaşadık: "Bu çok ürpertici bir şey ama, o kadar da güzel ki! Gözümü alamıyorum!” gibi sözler söylendi. O ürperme ile gözünü alamama durumu bir araya geldiği zaman, gerçekten senin dediğin gibi, aydınlık ve karanlığın mücadelesi artık orada kendini belirtmiştir.


Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, Fotoğraflar: RMphotostudio Gülsün Karamustafa, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali


Sergi yayınının ilk cildindeki İş Güncesi’nde sağ sütundan baştan aşağı akan kavramlar aklıma geliyor. Sergide gezdiğimiz sırada da adeta kariyerinize yön vermiş birçok mesele ve kavramın galiba biraz da 1 Mayıs etkisiyle de adeta "halay çektiğini” hissettim.

Biz dün (1 Mayıs 2024) Berlin’de 1 Mayıs yürüyüşü var mı, diye bakınıyorduk. Biz buna alışmışız. Oysa Berlin’de her yerde müthiş piknikler yapılıyordu. Bu ortamda Türk yemekleri satılıyor ve herkes halay çekiyordu. Âlemdi! Berlin müthiş bu konuda.


Evet halay gibi, keşif, giz, odaklanma süresi, renk, geri dönüştürme, hafızanın eşyalarca bölüşülüp sahiplenilmesi… Sizin bu türlü tavır ve tabirler ile ürettiğiniz hem içe hem dışa dönük bir retrospektif gibiydi. Venedik’teki projenizin yan yanalığı ne düzeyde?

Venedik projesi üretim sürecimin en son işi. Senelerdir söylediklerimin biraz daha büyüğü, genişletilmişi diyebilirim. Bir “kontrpuan” gibi. Kendime ait birtakım kavramları senin söylediğin gibi bir araya getirip, onlarla daha farklı bir “işletme" biçimi oluşturdum galiba. Şimdi kemanlar çalmaya başlasın, arkasından kontrbaslar girsin. Nefesliler bir noktada olaya dahil olsun, hepsi birlikte bir “kreşendoda” bitirelim gibi bir duygu taşıdım süreçte.

Kitapta ilk başta ayrıştırdığımız bütün bu elemanların, yavaş yavaş bir araya gelerek bütünü oluşturacağının farkındaydım. Kitap çok önemli oldu bu süreçte. Proje öncesi birçok defa sunum yapıp gerçekleştireceğim işi anlattım. Aslında o sıralar bütün endişem tüm bu verileri bir araya ve çalışır hale getirip, tek bir biçimde mekânda sunuma hazırlamak ve orada, son vurguyu elde edip karşılığını alabilmek etrafında toplanıyordu. Kitap matbaaya girdiğinde bunların hiçbiri tam olgunlaşmamıştı ama, mekân bittiğinde ve kitapla da buluştuğunda aslında ne yapmak istediğim, açık bir şekilde ortaya çıkmış oldu.


Gülsün Karamustafa, Fotoğraf: Fatih Yılmaz


Sergiyi deneyimlerken eski işleriniz art arda insanın aklından geçiyor. Yorganın Olam, Pera Birası, Panterellar ile işlerinizde gizli o Bizans, Roma ve İstanbul saygı duruşu ile oluşan, her açıdan bakınca değişken bir peyzaj ortaya koyuyorsunuz. Fikriniz nedir?

Başka ne yapabilirim? Kendi verilerim bunlar. Bunları zaten vakti zamanından beri kullanıyorum. Bir de dönüp dolaşıp, Venedik gibi bir yerde düşünmenin etkisi var. Bu işin Venedik’te üretilmesi elbette durumu etkiledi. Venedik ile İstanbul’un zengin bir geçmişi var. 1200’lerden beri, Bizans’la daha sonra da Osmanlı ile savaşıyorlar. Fakat bunun altında yürütülen ve sekteye uğramayan ciddi bir ticaret var: Doğu ile Batı’yı bağlayan Çin’e kadar uzanan bir ticaret yolu var -ki bütün bu kavgaların içinde onları istikrarlı olmaya ve dikkatle bu ticareti korumaya yönlendirmiş. Bu, çok şaşırtıcı bir şey. Venedik’e adımımı attığım andan itibaren bunu düşünmeye başlamıştım. Elbette bu konu etrafında okuyup öğrenmeye de çalıştım.

Tamamen bir tesadüftür, kendimi en iyi ifade edebileceğine inandığım sütunların kalıpları Çin kaynaklı bir İnternet sitesinde karşıma çıktı ve gördüğüm anda çarpıldım. Bu malzeme benim için müthiş taşıyıcı bir unsurdu. Kalıpları getirtmek çok zor oldu Evrim… Bunların, Çin’in Henan eyaletine bağlı, Guangzhou şehrinde üretilmesi ve Ali Baba şirketince ihraç edilebilmesi söz konusuydu. Bu ihraç, direkt olarak Venedik’e yapıldı ve buraya gelmesi için, bunların üretilmesi, yola çıkması yedi ay sürdü! Biz yedi ay süresince bütün ekip, kalıplar Venedik’e gelecek mi, gelmeyecek mi diye korkarak bekledik ama en sonunda tam istediğimiz malzeme geldi. Böylece Osmanlı-Venedik-Bizans ilişkisi Çin’e de bağlandı. Sütunların üzerine dikkatle de bakıldığında Çince yazıların bulunduğu fotoğraflardan anlaşılır. Aslında bu izleri sürerken benim karşıma çıkan mucizelerdi.


Bu serginizi gezerken ayrıca Kuryeler (1991) çalışmanızı da anımsıyorum. Bu yapıtınızda da yine belli belirsiz bir görünür-görünmezlik derdi ile gelen mesafenin yarattığı bir nevi hürmettten söz edebiliyoruz. Keza, Vatan Doğduğun Değil… (1994) başlıklı işinizi de anımsamamak elde değil. Siz neler söylersiniz?

Bu sözünü ettiğin işlerin ikisi de "göç” göndermeli işler. Onun için bu konudan biraz kaçındık ve kitapta bu işlere yer vermedik: Bizi direkt olarak bienalin Yabancılar Her Yerde meselesine yaklaştırmasın meseleye buradan bakılmasın diye, senin bahsettiğin o iki işten kitapta söz etmemeye karar vermiştik. Ama dediğin gibi bu değerlendirmeyi bir bütün olarak yaparsan, onların da bu bağlamın dışında kalması mümkün değil.


Çünkü bu tutum ziyaretçide bir nevi tembelliğe yol açarak izleyen karşısına konulan bu büyük emeği de ziyan edebilir, değil mi?

Tabii. Çok kolay yaklaşımlar kuruluyor. Kadın meselesi, göç meselesi gibi kavramlar ele alınarak… Bu soruyu sorman, şu anda çok iyi oldu. Çünkü burada bu tur kolay değerlendirmelere yol açmamaya özen gösterdik.


Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: Fatih Yılmaz Gülsün Karamustafa, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali


Siz güncel ve geçmişin hakikati arasındaki çarpışmaya kendinizi adamış bir imza oldunuz. Bu noktada aklıma Meydanın Belleği (İçeriden Göründüğü Gibi, 2005) isimli çalışmanız da geliyor. O eserdeki siyah-beyaz meydanda, birkaç bina arasında henüz yükselen Taksim Cumhuriyet anıtının ilk halinin yarattığı boşluk hakikati. Ütopya ve distopyanın an içinde didişen o hakikati. Bu “şok” hissini Venedik’te, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali’nde yine devraldım.

Sana Meydanın Belleği’ni düşündürenin ne olduğunu biliyorum. Orada, çok bilinçli olarak yaptığım bir film var. Bu film, aslında bugüne kadar yaptığım filmlerle rahatlıkla üst üste konduğunda, ‘bunun içeriğinde yerel hiçbir şey yok, ama ne kadar her şeyle üst üste gelebiliyor, dediğin bir film. Bu film nasıl mı yapıldı? İlk kitapta Esen (Karol) bana bir günce tutturdu. “Çok iyi biliyorum, burada ‘son söz’ü söyleyecek bir şey lâzım, bu bir film ve ben mekâna onun için boş bir ekran koydum. Boş ekran için, biri kitaba yazı yazdı. Şimdi ne olacak?” diye yazıyorum güncede…

Peki bu film ne olacaktı? Bana projenin verildiği ilk aydan itibaren bu filmin nasıl çekileceği hakkında düşünmeye başladım. O güncede her gün notu tutulan ama olmayan bir filmin hikâyesi var. Bu film, mekândaki her şeyi toparlayıp ona son sözü söyleyen bir film olmalıydı. Tamam, heykelsi sistemler ve objeler kuruldu. Mekânın dolaşımını ve trafiğini düşündüm... Mekânı doğru kullanabilmek için çok çaba sarf ettim. Yerleştirme aşamasında yarım santim bile benim için önemliydi ve arkadaşlarımı bu konuda epey yordum. Son darbe filmdi ve son söz de filmde devreye girdi. İnternet’te zaman zaman başvurduğum Critical Pastisimli web sitesinde sinema filmlerinden önce gösterilen yurtdışı kaynaklı propaganda filmleri var. Bu videoları istediğiniz zaman lisanslayarak kullanabiliyorsunuz.


Haber ajanslarının kısa filmleri mi?

Aynen öyle. Ben bunlardan 100’e yakın görüntü lisansladım. Önce propaga söylemi içeren sesleri temizledim. Bütün bu filmlerde kameramanın bir bakış açısı var. İşte bu nedir, biliyor musun? Kameraman savaşta ne görmek isterse savaşa o açıdan bakar. Yakın planlara girerek acı çeken çocukları görüntülemek, sürünen insanlığı görüntülemektir. Kameramanın gözü bir nevi kurtarıcının gözüdür, olayı kendi acısından bize göstermeye çalışır. Ben bu detayları temizleyerek yeniden bir kurgu yaptım.

Hayatımda çok önemli bana her zaman destek veren beni zenginleştiren bir ekip var. Meydanın Belleği’nden beri birlikte çalıştığım, filmlerimde montajlarımı yapan Sivil Editörler. Yine onlarla çalıştım ve onların katkısı ile bu ince montajı yapabildim. 33 dakikadan 14 dakikaya indirilmiş bir film var mekânda. Sen sanırım bu yüzden benim eski filmlerimi rahatlıkla bu yeni üretime bağlayabiliyorsun. Orada toparlanmış her şey bir tür son söz gibi.


Editing olduğu kadar, etiking de. İradî bir ayıklama hali.

Herhalde var öyle bir şey. Bunu sen yazabilirsin tabii ben bir şey diyemem.


Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: RMphotostudio Gülsün Karamustafa, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali


Sütun demişken, yine aynı duyguyu Cefakâr Şehir gibi Büyük Londra Oteli’nden hareketle sergilediğiniz Büyük Londra Kuş Ailesine Katkı’da da (2009) hissediyoruz. Bu çalışma ve pek çoğuyla istisna ve kaide alt üst ediliyor. Bir nevi devir teslim, şapka değişimi yaşanıyor.

Olabilir, bunlar artık senin yazacakların.


Hocam, tıpkı aydınlık ve karanlık ilişkisi kadar, sergide İstanbul’un Yerebatan Sarayı duygusu da yok değildi. Ne dersiniz?

Tabii, belki bunu da hemen söylemem lâzım. Çok tekrarladığım için sana söylemek istemedim. Çünkü birçok yazıda tekrarlanacak bu hikâye. Büyük bir dikdörtgen olan mekâna ilk girdiğimde, gerçek duygusunu elde edebilmek için tam ortada durdum ve kendimi birdenbire Hipodrom Meydanı’nda hissettim. Sultanahmet Meydanı’nın tam merkezinde duruyorum sanki. Sultanahmet Meydanı ile çok eski bir alışverişim var. Gazeteci olan babam Babıali’de çalışırken bir yıl süreyle Sultanahmet'te oturduk ve ben ilkokul ikinci sınıfa her sabah o meydanı baştan sona yürüyerek okuluma gittim. Dikdörtgenin bende yarattığı mekân duygusu, benim içime işlemiş bu anıyı tetikledi. Sütun fikri de oradan doğdu. O meydanda üç tane sütun var. Zaten daha önce gerçekleştirdiğim Cefakâr Şehir işimde de İstanbul ile sütunları bir şekilde birleştirmiştim.

Başımı kaldırıp yukarı baktığımda benzer bir düşünce peşime takıldı. Yukarıda bir boşluk var. Burada bir şeyler bulunmalı, aşağı doğru inen ve bizi etkileyen. İstanbul’da belli meydanlarda durup etrafına baktığında önünde bir cami dururken yanında bir kilise ve arkanda bir sinagog olduğunu hissedebilirsin. Avize fikri “Neden bu tavandan aşağı doğru inen üç hatırlatıcı, üç semavi dinin tapınma alanlarındaki aydınlatmalara gönderme yapmasın?” sorusuyla doğdu. Mekân ile düşünürken, Sale d’armi/Arsenale/Silahhane. Venedik’in Tophane’sinin içindeyim, çevremde bitmeyen savaşlar. Dolayısıyla bu avizelerin temsil ettikleri semavî dinler adına aralarındaki hiçbir zaman bitmeyen savaşlar üzerinde konuşacaklar etraflarında sarılı dikenli tellerle birlikte.


Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, Fotoğraflar: RMphotostudio Gülsün Karamustafa, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali


Ve yine kaçınılmaz olarak, pavyona koymayı sürdürdüğünüz duygusal ya da optik bariyerlerin ürettiği Çifte Hakikât de (1987) devam ediyor, ne dersiniz?

Çok var. Meselâ orta bölümdeki “ören yeri” diye tanımlayabileceğimiz yuvarlak alanı, yaklaşılamayan konuma getirmek ve bir bariyerle kapatmak düşüncesini barındırıyor. Sütunlara dayalı kirimizi destekler de buna benzer bir duygu yaratıyor.

favi

Eserlerinizde, brüt, renkli ve geometrik bir yeniden biçimlenme (reformasyon) problemi hep karşımızda oldu. Gerek iki gerek üç boyutla olsun, ya da ön ve arka meselesi üzerinden izleyiciyi hep merakta, aç bırakma konusu gündeme geldi. Bu çalışmadaki konteynerlerde yer alan “sözde atık” parlak unsurlar aşırı fazla oldukları kadar, aynı anda yine aşırı kıymetli ve dokunulmazlar.

Evet. O malzemeyle ilk defa gittiğimizde Venedik camii ile üretim yapan alanda karşılaştım. Cam üretimi yapılırken su anda mekâna yerleştirmiş olduğumuz benzeri konteynerin içinde atık, kırık cam kırıklarını gördüm. Kullandıkları camın atığını oraya atıyorlardı. O kadar cazipti ki elimi uzattım, içinden bir cam parçası almak istedim ve çevremdekiler çığlık attılar. "Aman, cam, sıcak ve keskin!” Elimi çıkardığımda bir acı hissettim, elim kesilmişti ve camların üzerine kan akıyordu. O an, bu da benim malzememdir, dedim. Biz bunu nereden alacağız, nasıl taşıyacağız? Başka bir mesele, oradaki camı mekâna taşıtmaktı. Epey zor bir işin altından kalktık.

Avizelerin de bir hikâyesi var. Vakti zamanında Venedik’te yapılıp, satılmış olan avizelere ait parçaların her zaman bir yedeğini yaparlarmış. Eğer bir gün avizeler kırılır da bize yedeği var mı diye gelen olursa diye böyle bir geleneği sürdürürlermiş. Üreticiler beni dinledikten sonra da projemle ilgilendiler ve beni en azından 100 yıllık malzemenin olduğu bir depoya götürmeyi teklif ettiler. Bugüne kadar kimse onlardan bu parçaları istememiş. Bana her şeyi açtılar ve ben seçtim. Sonra seçtiğimiz parçaları dikenli tellerle sardık.

Bu proje sana birtakım şeyleri hissettirebiliyorsa, düşündürebiliyorsa gerçekleştiriliş süresince yaşanan hayata dair hikâyelerinin sayesindedir. İnsan bilgi sahibi olmasa da duyguya ulaşabilir bazen. Mesela köyden kente göç surecinde Atıf Yılmaz ile çektiğimiz bir film sayesinde (Bir Yudum Sevgi, 1984) film seti olarak değerlendirdiğimiz bir mekândan alınan bir giysi veya kumaş bir sanat isine döndüğünde ondaki ince değinme ve dokunma hissi o hikâyeyi bilmesen bile sana onu yaşatabilir. Bu da ona benzer bir şey.


Venedik Bienali 60. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu, Fotoğraf: Fatih Yılmaz Gülsün Karamustafa, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali


Bitirirken, Oyuk ve Kırık Dökük Bir Dünya Hali’ni anlatırken evet Ortaköy dediniz; ama Venedik’teki bienalde esen protest tavrı, işleri ve dünya gündemini de görünce, bu çalışmanız benim için bir Kudüs peyzajına dönüşüyor. Kırılgan, dokunulmaz, birbirine mesafeli, renkli, atıl ve her an düşecekmiş gibi…

Tabii, Kudüs de çok iyi bildiğim bir yer. Orada da proje gerçekleştirdim. Hiçbir zaman bir konuya direkt gönderme yapmayı sevmedim. Ortaya koyduğum bir isim var. İsteyen onu istediği gibi okuyabilir değerlendirebilir.



Commentaires


bottom of page