Bir kültür-sanat yazarının mırıldanmaları: Sıkışma (1)
- İlker Cihan Biner
- 5 May 2025
- 3 dakikada okunur
Yazı: İlker Cihan Biner
Kıvrım’da depremle ilgili yaşadıklarım, sergi eleştirileri, arkadaşlık etiği, müzikle ilgili bambaşka konular kaleme aldım. Neredeyse dergide 10 yılı devirmek üzereyim. Derdim bireyselleşme kafesine hapsolmuş hikâyeler anlatmak değil. Günümüzde deneyimden ibaret, derinliğin yoksun kaldığı, kolektif olanın mücadelesine dokunmayan bir anlayış var. Sözümona saf bir yanma/ yeniden ayağa kalkma varmış gibi hareket edenlerden kaynaklı hikâye anlatma gürültüsünden etik düşünme olasılıklarının ortaya çıkmayacağı açık.
Bu kakafoniyi kriz semptomu olarak görmek mümkün. “Sistem hepimizi eziyor” tarzında laflar da hiçbir şey söylemiyor. Yoğun iktidar şiddetinin çukuruna düştüğümüz hayatlarımızda kolektif tartışmaların fitilini ateşleyip, kuir bir hakikatin mümkünlüğünü aramanın aciliyetiyle karşı karşıyayız.
Sokaklarda demokrasi mücadelesi veren, otokrasiye karşı duran, adil, eşit yaşamak isteyen kitlelerin olduğunun altını çizmem lazım. Yola devam demenin gücüne bakmak, arkadaşlıkların/sevgi bağlarının ihtimallerini yoklamak, politik/yerel örgütlenmeleri veya demokrasi kozalarını inşa etmenin bir erdemi var.
Bir sanat eleştirmeni olarak?
Babamın kalp krizinden vefatı yaşamımda yas sürecine yol açtıysa da gerçeklik bütüncül/yekpare değil. Çok boyutluluğuyla dalgalanır. İnsan denilen varlığın ötesine geçerek hayattaki konumlarımızı biçimlendirir.
Babamla 10 yılı aşkındır sanat eleştirmeni/yazarı olmanın kavgasını verdim. Ona göre benim avukatlık yapmam lazımdı. Annem bana yürekten destek oldu. Fakat akrabalar, ailemin sosyal çevresi ne yaptığımı pek anlayamadı. Son aylarda babamla aramızda çıkan sorunları halletmiş gibiydik. Nasıl bir mücadele verdiğimi görüyordu. Destek olmaya başladı. Yazdıklarımı okurken anlamadığını söylese bile babamın yazılarımı okuma çabasına sevindiğimi söyleyebilirim.
Yalnız yazma arzum kimsenin onayını almaktan geçmiyor. Güncel sanat, edebiyat, opera, caz... Birbiriyle kesiştirdiğim bu alanlarda tahayyülü derinleştirmenin mümkün olduğunu düşündüğüm için yazmak bir kudret. Öyle ki; yazarken yaşadığımız düzene karşı duruş sağlamak ve sürekli oluşan iktidar akışlarını aşmaya çalışmak benim için bir sorumluluk.
Adorno’nun Minima Moralia* metninde Marcel Proust İçin adında bir fragman var. Orada filozof “düşüncenin departmanlaştırılmasından” söz eder.
İlk yazmaya başladığım yıllarda bu ufacık metni hep yanıbaşımda tutmuştum.
Kendime “sanat yazarı, eleştirmeni” demek yerine, yazar demeyi uygun görmüştüm. Yazma alanını geniş tutmaya özen göstermeme rağmen zaman içinde para kazandığım sektörün görsel sanatlarla ilgili olduğunun farkına vardım.
Zihinsel süreçlerin yaratıcılıkla biçimlenmesini politik bir eylem olarak görmeme rağmen para kazanmanın aciliyetini yok sayamam. Telifle yazmanın açmazları burada düğümleniyor.
Metinlerimi hazırlarken, telif rakamlarını düşünmeyip konulara odaklandığım çok zaman olmuştur. Temalarla ilgili araştırmalar, sanat eserlerinin konumları, farklı kaynaklardan okumalar ve daha sayamadığım tonlarca hazırlık süreci...
İnsanların yazıları okuması, tartışması ya da değer vermesi bir yazar için mutluluk olmasının yanında kazanılan meblağ da yazmayı tetikler. Dolayısıyla mevzu yalnızca fikri mülkiyet hakkıyla sınırlı değil. Gelir akışı biz eleştirmenlerin yaşamını geçindirmesi için önemli.
Öte yandan kültür-sanat piyasasında yaşanan ekonomik krizler bir gerçek. Bütçe bulamayan yayınlar kapanıyor, Google’ın algoritmalarla oynaması¹ sonucu muhalif sitelerin kültür-sanat yayınları çıkmaza giriyor. Bir katılaşmayla yaşadığımızı görmemiz gerek.
Yapıcı yollarla eleştiriler geliştirmek özellikle şu dönemde hayatî bir öneme sahip. Unutmayalım ki; yerinde sayan/kendi üzerine kapanmış, sürekli suçlayıcı bir hınçla, kederle örülü sayıklamaların kimseye faydası yok.
Kol kola, tartışarak bariyerleri aşmak idealler evrenine has değil, gerçekliğin zeminine yayılan etik bir konu. Hak savunuculuğu ülkeden ülkeye farklılık gösterir, pratikte uygulamaları değişebilir. Daha spesifik bir pozisyondan telif haklarını sanat yayıncılığı açısından tartışmak en azından benim gibi sanat yazıları kaleme alanlar açısından değerli. Argonotlar bu konuda özenli davranarak yazarların fikirlerini almıştı.²
Peki yaşadığımız düzen?
Gelir koşullarındaki adaletsizlik, gözden çıkarılan nüfuslar, finans piyasalarındaki kaos, kamu idarelerinin, üniversitelerin holding formatında işletilmesi tekelci kapitalizmden kaynaklı sorunların sadece bir yüzü. Her birimiz bambaşka sektörlerin aktörüyüz. Adorno’nun “departmanlaştırma” olarak eleştirdiği mevzu yediğimiz yemekten, sosyal medya profillerimize kadar her yerde. Başka bir deyişle; tekelleştirici, hızlı finansallaşmayı teşvik eden, emeği her koşulda sömüren karanlık bir çağda yaşıyoruz.
Marx bir zamanlar “tinsiz dünya” demişti. Bunu yaşadığı dönemdeki düzenle ilgili ya da doğal kaynakları ve işçi emeğini birlikte sömürerek kâr elde etmeyi amaçlayan çıkar dinamikleri için söylemişti. Günümüzde ise teknolojik şirketlerinin otokrasilerle/devlet rejimleriyle yaptıkları anlaşmalar, uygulamalar üzerimizde bir kabus gibi gezinmekte.
İşte “mırıldanmalar” Kıvrım’da beş-altı sayı boyunca Marx’ın “tin yokluğu” dediği meselenin güncel ve bambaşka katmanlarıyla uğraşacak.
Sanatı, yapay zekâyı, yazıyı, politikayı, mücadeleyi, etiği gündeme getirecek.
Görüşmek üzere.





Yorumlar