Beyoğlu: Meyveyi değil, kabuğu sahiplenmek

Yazar ve akademisyen Burcu Pelvanoğlu’nun Bir Üretim Mekânı Olarak: Beyoğlu Düşerse başlıklı kitabı geçtiğimiz aylarda okuyucuyla buluştu. Kitap üzerinden Beyoğlu’nu, tartışmalı dönüşümünü ve uygulanan kültür-sanat politikalarını konuştuk


Röportaj: Evrim Altuğ


Burcu Pelvanoğlu ve kitabı Bir Üretim Mekânı Olarak: Beyoğlu Düşerse


Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burcu Pelvanoğlu, Bir Üretim Mekânı Olarak: Beyoğlu Düşerse adlı kitabını okurla buluşturdu. Beyoğlu’nun on yıllar boyunca geçirdiği planlı plansız, verimli verimsiz, siyasi veya kültürel dönüşümün eşiklerini geleceğe taşıdığı kitabıyla Pelvanoğlu, gelinen noktada “meyveyi değil, kabuğu sahiplenen” anlayışın yarattığı sakıncalara dikkat çekiyor.


AICA Türkiye üyesi Pelvanoğlu, bununla birlikte, gelinen nokta adına “Bizlerin de kabahati var,” mesajını aktarıyor. Gezi’nin “bir milât gibi” deneyimlendiğini vurgulayan yazar, eleştirmen ve akademisyen ayrıca, “Şikayetim, hepimizin kayıtsızlığı,” ifadesini kullanıyor. Ancak kendisi yine de “bir hortlak gibi, görünüp kaybolan” Beyoğlu’ndan her şeye rağmen umutlu olduğunu gizlemiyor.


Nisuaz Pastanesi, Beyoğlu


Sevgili Burcu, Beyoğlu düşmeden, onu yerden kaldırmayı akıl eden çok değerli bir kalem, bir akademisyen ve dost olarak yeniden aramıza hoş geldin; kitap raflarında seni tekrar görmek çok güzel, hayatın içinde, cayır cayır söz ve tespitlerinle bir arada olmak, inanılmaz ders verici. Bunun için çok teşekkür ederiz. Kitabın daha girişinde, önsözünde, bir kere misyonu özetleniyor ki, sabırsız dinleyici ve okurları önceden bununla bir tatmin edelim diyerek söze başlayalım istiyorum. Sen de zaten bu öngörüyle, çok da güzel biçimde önsözünde sindirmişsin, kitabı var etme tecrübene dair olarak 12’nci sayfada bir tespitin var: “Yemenin, içmenin, tiyatronun, sinemanın, operanın, giyim, kuşamın, lüks tüketim malzemelerinin en kalitelisinin bulunabildiği Beyoğlu’ndan, yeme içmenin kebaba indirgendiği ve kültür sanata dair herhangi bir oluşumun neredeyse kalmadığı, gece hayatının vasat pavyonlarla birlikte dönüştüğü ve İstiklâl Caddesi’nde neredeyse Arapça dışında herhangi bir dilin konuşulmadığı Beyoğlu’na doğru dönüşüm…” Diyorsun ki, bu dönüşüm elbette Türkiye’nin de dönüşümüdür… Gel, biraz bunu büyüteç altına alalım…


Beyoğlu, yemenin, içmenin, operanın, sinemanın, tiyatronun, türlü zenginliklerin olduğu bir Beyoğlu’ydu. Türlü zenginliklerin olduğu bir Türkiye’ydi aslında. Ve, her çeşit insanın bulunduğu, kimsenin kimsenin ayağına basmadığı, rahatsız etmediği, ötekileştirmediği, küçük görmediği ama herkesin kendini özgür hissettiği, ilk tecrübelerini yaşadığı, ilk birasını içtiği, ilk kız/erkek arkadaşıyla sinemaya gittiği bir yerdi şimdi elimizden alınan bir Beyoğlu… Dün, İstanbul’un gece hayatıyla ilgili belgesel adına çekim yaparken dediler ki, “Beyoğlu’nda hep yabancılar vardı, turistik bir yer oldu Beyoğlu…” Ben de buna karşıt olarak dedim ki, evet böyleydi Beyoğlu ama, orada balık da yiyebilir, rakı da içebilirdik. Bundan kastım bugünkü gibi vasat biçimde olması değil yani…Biz “x” mutfağını da, “y” mutfağını da yerdik. “X” operasını da izlerdik. Ama şimdi, “tek” bir kültür bize dayatılıyor. Ben buna karşı olarak Arapçayı vurguluyorum; yoksa yabancılaşmaya değil, ama tek bir kültürün bize dayatılmasına karşı hayıflanmaya başladım.


Taksim Gezi Parkı


Bu şikayetinin, yalnızca İstanbul şehriyle kalmadığı, hatta Avrupa’da veya Türkiye’nin başka şehirlerinde de olduğu iddiası, ne kadar gerçekçi olabilir? Çünkü dünyada yaşanagelen büyük bir göç dalgası var; savaşların, iklim krizinin ve malûm, iç çatışmaların yarattığı bir dalga; bu konuda sen resmi büyüttüğün zaman, bu “hastalığın” aslında küresel olduğu söylenebilir mi?


Tabii, Beyoğlu da bundan büyük ölçüde etkilendi. Anadolu’nun başka şehirlerine bunu bu kadar yansıtamayız, çünkü daha yerel, kendi içine kapalı kalmış şehirler; ama tabii Avrupa’ya ve İstanbul’un geneline yaymak mümkün. Beyoğlu birçok değeri yitirdiğimizi gördüğümüz için bunun bir simgesi sadece.


Resme uzaktan bakmayı sürdürürsek, mevcut bütün Avrupa kentlerinde veya ABD’de, bu “kutuplaşma” zehri ortaya çıkıyor. Ya siyah, ya beyaz olacaksın diyen, ara renklere yer yok diyen; bir şekilde son seçimlerin sonuçlarında da galiba bunu görüyoruz. Son Fransa, Macaristan seçimleri veya AB’nin kendi içindeki dengeleri veya dengesizlikleriyle olsun… Bu resmin en güzel yansımalarından birini de galiba son Venedik Bienali’nde görüyoruz. Senin bu konudaki fikrin nedir? Bu “çatlak”ların sanat tarihine etkisi ne yöndedir ?


Aslında o kadar çok çatlak var ki, tabii ki sanat tarihine de sirayet ediyor bu; ama bence önemli olan, bence bu “gri” alanları korumak… Çünkü siyah-beyazken değil; gri alanlar varken bizim hayatımız renkliydi, Şeyler gibi; kediler puslu ve gri görür ya hani, bizim hayatımız da o renklerin bir aradalığını topladığımızda keyifli ve zevkliydi.


Dolayısıyla kitabın 32’nci sayfasında, geçmişten söz etmeyi sürdürürsek, yaptığın tespitlerde Türkiye’de 1942’de yürürlüğe sokulup, 1944’te uygulamaya geçilen 4304 numaralı yasa, büyüteç altına alınabilir. Diyorsun ki, “Savaştan kazanç sağlayanları hedef almış gibi görünmekle birlikte, bu yasa aslında azınlıkları hedef almış ve vergiye tabi olanlar hedef seçildiğinde de, bunların %87’sinin gayrimüslim olduğu görülmüştür. Burada devlet çıkışlı büyük bir yıldırma, uzaklaştırma, belki de küstürme söz konusu; tek bir kimlik uğruna, bütün diğer kimliklerin neredeyse yaşam kaynakları veya yaşam sevincinin kuraklaştırması için yapılmış bürokratik hamleler… Bunları kitapta bize hep art arda anımsatıyorsun…


Aslında ilk, cadde ve sokak isimleri değiştirildiğinde, 1927’de başlıyor; dozunu artıra artıra, bu yıldırma politikaları devam ediyor.


Baylan Pastanesi


İstanbul’daki hemen tüm cadde, sokak isimlerinden dediğin gibi bir tarihi okumak, mümkün: “Cadde-i Kebir”.../ “Rue de Pera”...


“Rue de Pera”, “İstiklâl Caddesi”ne dönüştürüldüğü an, o “Türkleştirme” politikası kapsamında, örneğin “Glamani”nin “Kallavi” olması gibi… Hemen peş peşe olaylar kendini gösteriyor. Meselâ İstanbul, 19’ncu yüzyıl itibariyle Orient Ekspres’in önemli de bir durak noktası. Ona bakan Vagon Lee isimli bir tur şirketi var; burada çalışan çocuk, bilet alacak olan bir Fransızla konuşurken dalgınlığına geliyor, tipinden de onu Avrupalı zannettiği için, “Vatandaş Türkçe konuş,” diye olay çıkıyor. Meselâ bunu yapanlardan biri, Cahit Arf; yani kafalar çok karışık… Ya da Attilâ İlhan’ın “Beyoğlu zaten Türk olmalı, Türk kalmalı,” demesi…İnsan gerçekten hayretler ediyor.


Tabii kitabın eşik noktalarından biri de, bu yaşanan kuraklığın, çürüklüğün kültür sanat hayatına etkisi ve bu hayatı üretenlerin, Beyoğlu gece hayatında varlık ve yokluk mücadeleleri. Baktığımızda, bu çok kültürlülüğü, çok sesliliği akşam mekânlarında, atölye veya okul çıkışlarında pek çok aydının, sanatçının aynı sofrayı paylaşması şeklinde görüyoruz. Bunu vurguluyorum, çünkü artık herkes kendi avuçları arasında hep birlikte olmak zorunda. Bundan kastım, sosyal medya bağımlılığı, ya da gerek Covid, gerekse sosyal güvenlik endişelerinin insanlarda yarattığı yabancılaşma efekti, ya da etkisi… Biraz bunu konuşalım: Gece hayatı dediğimiz şeyin aslında, vaktiyle üretken olduğuna vurgu yapan bir bölümün var kitapta…


Beyoğlu, aslında büyük bir okul gibi. Tabii, bizim alanımızdan birçok kişi de oturuyordur; ama özellikle 6-7 Eylül’e kadar, çok zengin. Akademiden çıkan ressamın gideceği yer belli. Öğle saatiyse “x” yere, akşam saati ise “y” yere… Hemen akademinin yanında, edebiyat fakültesi var; Oradan çıkan da, aynı yere gidecek. Bunların bir arada ürettiklerine, konuştuklarına baktığında, ressam “bugün şunu boyadım,” diyor; şair orada yazdığı bir şeyi okuyor… Yani birbirlerini besliyor, bütün bir üretime de tanık oluyorlar aslında. Zaten resim ve edebiyat ilişkisi o dönemde o kadar yaygın ki, aslında sadece bu sosyallikler bunu besliyor. Özellikle şeyin, baskının daha da arttığı ve II. Dünya Savaşı’nın yaşandığı yıllarda sol tandanslı herkesin “komünist” görüldüğü yıllarda, birbirleri için resimler yapmak, birbirleri için şiirler yazmak, ya da o ikisini denk getirmek çok yaygın. Bir tür “beraber direnmek”, “üreterek direnmek” bu. Ve bu değeri kaybetmek, aslında çok üzücü.


6-7 Eylül sonrasında, dediğim gibi bu zenginlik özellikle yok oluyor; çünkü bu mekânların sahipleri de, bu üretime destek veriyor. Meselâ veresiye defteri var Lambo’nun… Polislerin en önemli kaynağı, kim gelmiş, kim gitmiş diye… Yine hangi kahveydi, adını bilmiyorum çünkü Bedri Rahmi (Eyüboğlu) adını vermiyor; hep gittiği bir kafeye gidiyor… Arada sıkılınca, tabakları boyarmış; 6-7 Eylül’den sonra yeni sahibi ise, “Biz onları para verip alıyoruz.” diyor… Böyle bir çiğleşme dönemine giriliyor aslında.


Kitabın 74’ncü sayfasında yine, çok can yakan bir ifade var. 1930’lu yıllar adına diyorsun ki, “Kültür hayatıyla, iş hayatını birbirinden ayıramayan zihniyet…” Buradaki olumlu ve olumsuz bakış açısını bizimle paylaşır mısın? Neden bahsettin ve bunun bugüne yansıması nedir? Sözgelimi “kültür endüstrisi” bugün için moda bir tabir…


Benim çok sinir olduğum bir tabir. Aslında, o dönemde çok daha naifmiş; 2000’lerin sonrasında ve ortalarına doğru bunu çok daha fazla hissetmeye başladık. Meselâ Aksanat ilk aklıma gelen. İbrahim Çallı da, Zühtü Müridoğlu da sergi düzenledi; hatta Kenan Evren bile işlerini sergiledi. Ama, naif bir galeri iken bir anda, oradaki bütün kurumların olduğu gibi, kâr amacı gütmeyen bir kuruluşa dönüşmesi, samimiyetini yitirip, başka makyajlarla sunulmaya başlamasıyla, yani neo-liberal sistem hayatımızı dönüştürmeye başladığında, bu ayrım iyice ortaya çıkmaya başladı.


Aksanat demişken, Kenan Evren için bir direniş sergisi de akla geliyor tabii değil mi?


Beral (Madra) Hanım’ın mekânında (BM Sanat Galerisi), Komet’in önerisiyle yapılmıştı. Evet. Atsanat sergisi…


Maya Sanat Galerisi


Bu tür projeler halen yürürlükte mi sence? Meselâ baktığımızda, cadde üzerinde yeni mekânlar da açılmıyor değil, kimi inşaatlar sürmüyor değil; örneğin Türkiye İş Bankası bir yapı ortaya çıkaracak, keza baktığımızda, yeni galeriler var, yaşı onu henüz geçmemiş taze galeriler var. Yani bu kadar da pasif olmamız da gerekmez değil mi ?


A, yok, ben Beyoğlu’nun ve İstanbul’un sabrına hep inanırım. 20 yılda bir bir değişiklik geçirir, bir manipüle edilir ama, 20 yıl içinde de kendini yeniden toparlar; meselâ 1980’lerde “batakhane” gibi görülürken, 1990’larda bütün kitapçıların Beyoğlu’nda açılması, “Genç Etkinlik”ler, Urban kafedeki toplanmalar… O direnme noktasını illa ki yakalıyor bir yerde.


Zaten kitapta, Gezi sürecini de bir büyük değerli virgül olarak kayıt altına almışsın; peki Gezi “tüketildi” mi, yani bir “meta”ya mı dönüştü ?


Sanki. Yani ilk başta hissim o değildi. Ama aradan neredeyse on yıl geçti, evet Gezi’den çok beslenildi, bir metaya dönüştü. Her şey içinde, Beyoğlu’nun esnafı da Gezi’den beslendi. Zihinsel hayat da Gezi’den beslendi. Onun arkasına sığınmak gibi bir durum da söz konusu oldu.


Mekânların açılış-kapanış saatleri de… Gezi öncesi ve sonrasında…


Evet, Gezi’den sonra Beyoğlu’na giriş ve çıkış, milâttan önce ve milâttan sonra gibi oldu. Yine galeriler dedin, bir şeyi unutmadan: Ben bu yazı dizisine Istanbul Art News’ta başlamıştım, zaten oradan bir kitap yapayım diye, önce kendi kendime araştırma yaparken o arada önce Haldun (Dostoğlu-Galeri Nev Istanbul) Bey Mısır Apartmanı’ndan ayrıldı. Biz kendisiyle Antalya’da bir panele gittik. O esnada Karaköy’de olmayacağını tavan yüksekliği gibi daha teknik bir nedenden ötürü aslında anlamıştı, ama dedi ki “Ben bu sene, kirasını ödemeye devam ettiğim için, Mısır Apartmanı’na geri dönüyorum.” deyince, ben de ‘Ha, Beyoğlu da geri dönüyor galiba’ dedim. Böyle sembol yapıları kaybetmememiz lâzımdı. Evet birçok yeri kaybettik, ama dediğim gibi, Beyoğlu kendini gene toparlayacaktır.


 

“Beyoğlu’nu yaşatmamız lazım diye düşünüyorum filan ama, ben kendim Beyoğlu’na gitmiyorum. Oraya gittiğimde mesela Taksim Meydanı’nda inemiyorum. Durup Şişhane’de iniyorum ki, Tünel’den, ara sokaklardan kendi Beyoğlu’mu bulayım...”

 

İstiklâl Caddesi’nden Galata, Karaköy’e, Tophane ve Fındıklı’ya da iniş büyük bir hırsla devam ediyor zaten… Müze inşaatları, yeni kültür sanat mekânları malûm. Bağımlı, bağımsız, resmi veya özel en az beş yapı sayabiliriz. Zaten Emre Arolat’ın Mimar Sinan Resim Heykel Müzesi projesi, Renzo Piano’nun İstanbul Modern projesi veya daha ileriye gittiğinizde Cumhurbaşkanlığı’nın kendi kültür politikası dahilinde sahiplendiği Milli Saraylar’a bağlı çalışmaları, malûm…Hatta bir ara Beşiktaş’ta Depo Müze diye bir girişim yapılmışken, ben oraya BirGün gazetesi için haberleştirmek üzere Sarkis ile birlikte gitmiştim… Kendisi de hayretini gizlememişti. Hatta daha sonra düzenlenmeye başlayan Yeditepe Bienali gibi oluşumlar da, kendi anlayışlarını ortaya koydu. Bu açıdan hep arkaya bakarak önümüzü görebilmek adına, senin de çok değerli bir kaynak ürettiğini vurgulamayı bir görev bilirim. Kitabın, yarım asrı geride bırakarak bir tür aktüel sanat tarihi yazan banka galerileriyle ilgili kısmına gelmek istiyorum; onların da bir tür güvence kaynağı halini aldığını ve rekabet ettiklerini görüyoruz. Bunun sana göre olumlu ve olumsuz neticeleriyle ilgili bize neler söylemek istersin? Burslarıyla, yayınları, panelleri, mekânlarıyla… Örneğin Yapı Kredi demişken, İlhan Koman’ın Akdeniz heykeli, bir diğer meslektaşının, Şadi Çalık’ın heykelinin Galatasaray Meydanı’nda, polis barikatları ile çevrili olduğu görülüyor…


Aslında dediğin gibi, neredeyse yarım asırlık tarihleri ve katkıları var. Yapı Kredi’nin 1964’te, yine Vakko’nun sanırım 1964 veya 1967’deki durumu… Fakat değişen dünya düzeni, neo-liberalizmden neo-kapitalizme ayak uydurma çabası ve günümüz dünyasında halkla ilişkilerin birçok değerin önüne geçmiş olması, dediğin gibi bu gafları yaptırabiliyor; en güzel örnek, dediğin gibi İlhan Koman’ın bir kamusal heykelinin içeriye taşınması ve dediğin gibi, bir meslektaşına tepeden bakıyor olması ve Gezi’den sonra Beyoğlu’nun bir polis barikatının içinde olması… Şadi Çalık’ın önünde bir polis barikatı var. Tünel’de, Ayşe Erkmen’in heykeli etrafında aklımıza gelebilecek her şey, zaman zaman bir otopark, zaman zaman polis barikatı, zaman zaman üzerine bir şeyler asılması… Açık alanda yapıtlarla yaşamayı pek bilmiyoruz. Şadi Çalık’ın anıtı da ilk sivil anıttır aynı zamanda.


Kitabın yine vücut bulduğu belki de esas vaka, sanki neslimizin de sebebiyle Gezi olmuş; çünkü Gezi’deki o topyekûn disiplinler arası kaynaşma, kitabının ruhunu içinde gezdiriyor… Bir başka Gezi’ye Beyoğlu’nun artık ne kadar uzak, ya da ne kadar yakın olduğunu düşünürsün?


Güzel ve zor bir soru. Aslında Beyoğlu’na bundan sonra nasıl sahip çıkacağımıza bakarak bunu düşünmemiz lazım. Çünkü ben kendi adıma konuşayım, kitabı bir tür Beyoğlu nostaljisi için yazmadım. Beyoğlu’nu yaşatmamız lazım diye düşünüyorum filan ama, ben kendim Beyoğlu’na gitmiyorum. Oraya gittiğimde mesela Taksim Meydanı’nda inemiyorum. Durup Şişhane’de iniyorum ki, Tünel’den, ara sokaklardan kendi Beyoğlu’mu bulayım diye iniyorum. Beyoğlu’nu bu anlamda benim gibi düşünen bir çok insan var. Ya da tam tersi, inat edip, yok, Beyoğlu’na gideceğim diyen birçok insan var. Aslında kendi direnişini bir şekilde yaşıyor. Bu direnişin ne zaman sonlanacağını da, tabii henüz öngöremiyoruz. Ama tarihe bakarsak, kendini bir şekilde toparlıyor. 20 senede bir; eh, on senedir de kötü olduğunu düşünürsek, yarıladık…


Tokatlıyan Oteli


Resmi kaynaklarca çok büyük bir eleştiri kaynağı olarak gösterilen, yeri geldiğinde kolaya kaçılarak gösterilen, Beyoğlu’nu ayakta tutan bir unsur var. Malûm, konsoloslukların kültür sanat faaliyetlerine nasıl bakıyorsun? Hollanda’sıyla, Rusya’sıyla, Fransa, Almanya’sı, Macaristan, İspanya’sıyla… Beyoğlu “dış güçlerin kendi kültür sanatları” için bir proje alanı mı? Başkalarının ağzı ile konuşacak olursak, kendi zehirlerini akıttıkları bir unsur mu ?


Aslında ta elçiliklerin kurulduğu zamandan beri, renkli. Çeşitli bayramları, farklı ülkelerin festivallerinin öğrenildiği bir dünya gibi Beyoğlu. Ve onların etkinlikleri de çok önemli… Evet, dünya fuarı gibi hakikaten. Bir çoğunun özellikle arkeoloji konusundaki arşivleri… Özellikle Almanya’nın, II.Dünya Savaşı sırasında nazilerden kaçan bilim adamları, Almanlar Anadolu’daki mimarlık mirasına yöneldikleri için, biz de arşiv bilmeyen bir toplum olduğumuz için, o arşiv aslında gerçekten o tarafta bir başka dünya ve buradaki üretim hayatına da çok büyük katkıları var. Dolayısıyla hem bir dünya fuarı, hem bir okul oralar…


Sanatçıların da kendilerini yurt dışına taşımaları adına da çok ciddi sıçrama taşları… Neredeyse, her ülke pavyonu diyebileceğimiz alanlarda, sanatçılar kendilerini var ederek kariyerlerine yön vermek için çok ciddi irtibatlar kuruyorlar, sınavlar veriyorlar… Malûm, kitapta anmışsın, rahmetli Ara Güler o sıralarda sergisini Amerikan Kültür Merkezi Tepebaşı’nda açıyor.. Gören görüyor, bilen biliyor…


Tabii, müzelerin ya da galerilerin çok kısıtlı olduğu, apartman dairelerinde kurulduğu dönemlerde, kültür merkezleri sanatçıları hakikaten yurt dışına taşıyan, ya da yurt dışındaki sanatçıyı alıp getiren alanlar oluyor. Mesela İngiliz Kültür Merkezi’nde açılmış Henry Moore heykel sergisini, bizim okulda bütün heykel bölümü anlatır…


Bu kitap, yerel yönetim ve kültür sanat ilişkisi için de çok önemli bir karne üretiyor. Baktığımızda belli isimleri anmadan geçemiyoruz… Bedrettin Dalan, Nurettin Sözen.. değil mi? Ahmet Misbah Demircan keza… Bunların her biri kültür, sanat, siyaset ve kültür siyaseti açısından Beyoğlu’nu gözler önüne seriyor. Bu yerel yönetimlerin Beyoğlu tarihine verdiği katkı veya zararı konuşalım biraz da…


Özellikle Dalan döneminin, büyük zararı var Beyoğlu’na. Bir tek yararlı noktası, İstiklal caddesini trafiğe kapatmak. Yayalaştırma politikası… Ama Tarlabaşı’nın yıkılması, Beyoğlu’nun bir kemiğinin yok sayılması, silinmesi demek. Dalan döneminde belediye başkanlarına, kültür müdürlüğüne baktığımızda, örneğin dönemin Milliyet Sanat dergisindeki dosyada verdikleri demeçlere bakınca hep, Beyoğlu’nu “ıslah edilmesi gereken bir yer” olarak görüyorlar. “Bu seks filmleri furyası nedir, niye çekiliyor?” deniyor ki, bir yer de seks filmi göstersin, size ne? Beyoğlu’na eskiden eldivenle çıkılırdı deniliyor ki, şimdi hiç kimse eldivenle bir yere gitmiyor zaten. Onun için bugünün koşullarında bir Beyoğlu’nu kurmanız… hatta kurmanız değil, karışmazsanız zaten kendi yolunu buluyor. Ama dediğim gibi 20 yılda bir ıslah edilmesi, temizlenmesi gereken bir yer gibi görünüyor. Bu aslında tamamen, 1930’ların kültür politikalarına dayalı. O kafa, başka biçimde, kendini başka biçimde temizleyerek devam ettiriyor.


Ortada bir totaliter niyet var, bu niyet sürekli Beyoğlu’nda peydahlanıyor… Peki yurttaş dediğimiz varlık, bu çoğunluğa nasıl katkı yapabilir? Bu seçimlerle mi mümkün, Beyoğlu’ndan uzak kalmamakla mı, yoksa buraya, ancak burada iken sahip çıkmakla mı mümkün? Bir akademisyen olarak senin önerin nedir?


Kesinlikle, bir hortlak gibi, sürekli yeniden kayboluyor, çıkıyor… Orada bulunmakla mümkün herhalde, ama orada bulunsak da, kurtarabileceğimiz ancak kendi ilk gençliğimiz olur; çünkü ne Levanten kaldı Beyoğlu’nda, ne Rum, ne Ermeni vatandaş… Onlar daha çok Kurtuluş tarafındalar. Yani, iş yapan da kalmadı. Tokatlıyan (Pasajı) kalmadıktan sonra, Beyoğlu’nu nasıl geri getirebiliriz? Anca 1990’ları geri getirebiliriz; ona da razıyım.




Tabii şaşırtıcı hamleler oluyor; az önce Şadi Çalık ve İlhan Koman örneğini verirken, aklıma İnci Pastanesi veya (Karaköy) Özsüt de geliyor… Yer değiştiren kalıntılar… Böyle bir ifade kullanmak zorunda bırakıyor beni. Böyle bir zihniyet var. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Yani o zaten orada iken, onu, varolan bir şeyi niçin bir buluntuya dönüştürüyorsun?


Yani çok iyi terzilerin olduğu bir Beyoğlu’ndan bugüne… Markalaşmanın iyi bir şey olduğu varsayılıyor ama, çok şubeli bir marka olmak iyi bir şey değil. Yani, iyi terzilerin, iyi meyhanelerin olduğu, yani dünyadaki, Paris’teki bir temsilin ikinci ayağının Beyoğlu olduğu bir yer iken, standartlaşmak, sıradanlaşmayı getiriyor. Yani, insanlar 50 yıl önce terziye gidiyordu. Koton’dan bir şey almaya değil…


Ama bu dediğin de hiç öyle seçkinlere atfedilen bir davranış değildi, aksine gayet gündelikti, öyle değil mi ? Herkesin söküğünü diktirdiği bir terzisi, komşusu…


Tabii, kesinlikle. Yani, Koton’un, LCW’nin -ilk aklıma gelen markalar diye söylüyorum- yan yana olduğu başka caddeler de var. Beşiktaş’ta, orada burada, AVM’lerde de var. Markaların girmesi, Beyoğlu’nu AVM’leştiriyor ve o biricikliğini kaybediyor.


Markiz Restaurant


Markiz kapalı… Kırtasiyeler, kitapçılar varoluş savaşı veriyorlar… Yine neredeyse restore edilecek yerde iken kendi kendinin karikatürüne dönüştürülen Narmanlı Han’ın yaşadığı dönüşüm…


Lebon öyle, Kelebek Korse direndi, olmadı. Şimdi, Narmanlı’nın bir beton yığınına dönüşmesi, Beyoğlu’nun, İstiklâl Caddesi’nin bir beton yığınına dönüşmesi, tabii restorasyon iken yeniden inşa ediliyor, yeniden inşa edilirken, yeni bir kültür de inşa ediliyor. Aslında o daha çok, bizim Beyoğlu üzerine hayıflanmamızı sağlıyor…


Yani, “meyveyi değil, kabuğu sahipleniyoruz…” Baktığında bina orada, ama içeri girdiğinde, yok… Yani girdiğinde meyhane bile olsa, tamamen orada ama, içeri girdiğinde sofralarda Yorgo yok, Hristos yok… Hatta içkilerin ürettiği o zenginlik de yok… Sadece şu veya şu var…


Evet, kesinlikle. Onun elinin lezzeti bile yok. Kovalarla gelen, standart biçimde servis edilen mezeler var. Çeşit yok…


Bunun yanında biraz da olumlu bakış için çalışalım, sözgelimi Botter Apartmanı da restorasyon görüyor… Mevcut belediyenin böyle çabaları da var, ne görüyorsun?


Sanıyorum onlar da aynı şekilde hayıflanıyorlar ve belediyenin Beyoğlu üzerinde özel bir projesi de var. Başladıkları nokta, Botter Apartmanı oldu ki, zaten en elzem, başlanması gereken nokta orası idi. Ama sadece fiziksel olarak değil, Beyoğlu ile ilgili girişimlerinin başladığını ve birçok şeyi canlandırma konusunda da hazırlıklar içinde olduklarını ben de duyuyorum. Tabii bu umut verici. Dediğim gibi, 20 yılda bir kendine geliyor Beyoğlu, ama el verilir ise bu daha kısa süre içinde olabilecek.


Genç Etkinlik veya Kitap Fuarı için Beyoğlu, değerli bir kaynak oldu, daha sonra burası AVM’leştirildiği için, bütün birçok etkinlik adeta şehir dışına kaçtı. Veya, başka şehirlerde yeniden doğuruldu, üretildi veya gezgin, göçmen hale sokuldu. Hep Genç Etkinlik’e atıf yapıyoruz ama dolayısıyla, gözümüzün önünde, güncel sanatın dahi tarihini tecrübe eden bir kuşak olduk…


Tabii, kesinlikle öyle olduk. Çünkü kimse kendini koruyamadı ve o da ayrıştı. Gerek üst üste krizler, gerek maddi ve manevi iklim, gerek sınırlarla ilgili krizler ile, güncel sanat da muhalifliğini koruyamadı ve gözümüzün önünde, evet biz bir tarih yaşadık…


 

“Şikayetim, aslında hepimizin kayıtsızlığı. Zamanında bizlerin de kayıtsızlığı, en büyük şikayetim.”

 

Peki, “bakın, şurada umut, direniş var” diyebileceğin yeni meskenler veya bireyler mevcut mudur?


Mutlaka mevcuttur, ama o kadar kötü bir zamandayız ki, neredeyse iki buçuk sene yaşamdan koptuk. Bütün mekânlar kapalı kaldı, kapalı kaldıkları için batanlar oldu tabii. Sanat açısından baktığımızda, birçok insanın atölyelerinde harıl harıl çalıştığını biliyorum. Ama biz o üretimi henüz sahneye taşıyamadık. Herhalde, Covid’in atlatılmasıyla bunun da geride bırakılacağını düşünüyorum. Salgın da büyük bir darbe vurdu ama, bundan sonra umutlanmaya hakkımız var…


Safiye Ayla, Saray Sineması


Geçmişe baktığımızda, Genç Etkinlik’lerin temalarının da birer deprem habercisi gibi olduğu anlaşılıyor: Kaos, sınırlar ve ötesi…


Yersiz-yurtsuzlaşma… Tabii 1990’ların kavramları.


Tabii bu arada “yılmaz sanat savaşçısı” Bedri Baykam’ı da Beyoğlu denildiğinde es geçmemek lâzım geliyor. Onun burada var olduğu tüm eylemleri ve mekânları kitabında anıyorsun… O da sivil bir belediye başkanı gibi… Paletteki eksilmeyen renklerden…


Kesinlikle. Yani büyük bir çabayla Piramid Sanat’ı açması, yaşatmaya çalışması hakikaten saygı duyulacak bir şey.


Bu kitabın sende ürettiği şikayetleri alabilir miyiz ? Çünkü önümüze bir nevi Beyoğlu faturası koyuyorsun ve meselâ, diyorsun ki kitapta, 2005’ten sonra yüzlerce bina restore edilmiş, kiralar, gayrimenkuller fırlamış, kafe barlar bambaşka bir görünüm üretmiş ve mafyalaşma söz konusu. Tamam, bunlar doğru okumalar ama, senin “Kardeşim biraz da şunu, şunu şunu düşünmez misiniz?” diyebileceğin neler olabilir ? Çünkü bu nostaljiyi biz ücretli TV kanallarının azınlık temalı büyük prodüksiyon dizilerinde de tecrübe etmeye başladık… Neredeyse gözü açık şekilde hayaller kuruyoruz. Dolayısıyla senin işaret edebileceğin belli kişiler, kurum ve metotlar varsa, bilmek isteriz.


Aslında, şikayet olarak şöyle başlayayım: Bizlerin de kabahati var. 2005 sonrası bozulma. Bir mekânın moda olup da, galerilerin önce Beyoğlu’nu terk etmesi, sözgelimi Beşiktaş moda oldu, herkes haldır haldır Beşiktaş’a gitti, Karaköy moda oldu, herkes haldır haldır Karaköy’e taşındı. Bu tür kurumlar, sürekliliklerini sağlayamadılar. Bizler talepkâr olmadık, niye yer değiştiriyorsunuz, niye bir yer moda olunca hadi, hemen oraya koşuyorsunuz demedik. Örneğin Asmalımescit’te Otto isimli bir mekân vardı, oranın “Eller havaya” müziklerine ses çıkarmadık. Orası meselâ, bir anda sohbet mahalli iken beyaz yakalıların doğum günü partilerini yapıp, müzikler dinlediği, sıradanlaştığı bir yere dönüşürken ve böyle mekânlar hızla çoğalırken, sesimizi çıkarmadık…


Ya da Elhamra… veya bir Babylon vakası var, ya da İstiklal Caddesi girişinde sözgelimi merhum Hüseyin Bahri Alptekin’in sergilerini de izlediğimiz o mekân… Hani derler ya, göz açıp kapayıncaya kadar diye. Bu sistem hakikaten bize bunu yaşatıyor. Lütfen şikayetlerini dinlemeye devam edelim…

Aynen, aynı şekilde… Evet, düşünüyorum meselâ, Babylon’a ses çıkarmadık. Birlik olma kültürünü 2000’lerin başında yitirmeye başladık sanırım. Ve bu 2010’a doğru giderek hız kazandı. 2010 (Avrupa Kültür Başkenti İstanbul) ajansından meselâ son derece rahatsızım. Çünkü bu bir devlet kurumu ve devleti başka bir şekilde, bir otorite olarak soktular ve bu ilk defa gerçekleşti. Zaten ondan sonra Yeditepe Bienalleri filan başladı ve “biz burada da bulaşalım” demeye başladılar. Dolayısıyla ben 2010 ajansının günahının, büyük olduğunu düşünüyorum. Keza, oradaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’ni de kapatarak çıktılar hatta. Bir şeyi canlandırmak değil, yok etmek üzerine kurdular sistemi. Şikayetim, aslında hepimizin kayıtsızlığı. Zamanında bizlerin de kayıtsızlığı, en büyük şikayetim.


Meselâ Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın, zamanında TRT Tepebaşı binasının bulunduğu alana Frank Gehry imzasıyla bir çağdaş sanat müzesi açma hayali oldu, bunun için neler denebilir? O müzenin bugün varlığı mı, yokluğu mu derttir ? Bir müze hayali, müzeleşme rekabeti de var…

Evet, şimdi tam da onu da söyleyecektim. O ara “yıldız mimarlar” furyası vardı, örneğin Zaha Hadid’in, Kartal’da bir müze yapma projesi de olmuştu. Hayaller uğruna, gerçekleri kaptırdık. TÜYAP Tepebaşı binası bu şekilde gitti aslında. Dediğin gibi, müzeleşme rekabeti, tatlı bir rekabetten ziyade yok etmeye yönelik bir rekabete dönüştü ve o, bizim elimizdeki değerleri de yok eden bir şeye dönüştü.


Hatta Avrupa Kültür Başkenti ile ivmesini artıran bu neo-liberal akıl, sadece İstanbul ile sınırlı değildi, hatırladığım kadarıyla o yıl, İstanbul ile beraber, bir Avrupa kenti daha Avrupa Kültür Başkenti seçilmişti ki, burada bile bir dezenformasyona gidildi.


Bu çok korkutucu bir akıl. Yine, Gezi’nin girişindeki AKM içerisinde yer alan sanat galerisi, aslında 1967’den itibaren güncel sanatın nabzını tutan bir yer olmuş. Ve son güncel sanat sergisi, sanıyorum 1996’dan itibaren yerini daha çok “kermes” sergilerine yerini bırakıyor ki, bu bile bir strateji.


Geç 1960’lar, erken 1970’ler sanıyorum, Füsun Onur, ilk sergilerinden birini orada açıyor.


İlk kişisel sergisini, 1971’de Taksim Sanat Galerisi’nde açıyor. Ve AKM de şunun için önemli: Galeriler 1975’te Yahşi Baraz, 1976’da Rabia Çapa ile yavaş yavaş gündeme gelmeye, artmaya başlıyor ama, güncel sanata destek veren, sadece küçük, sınırlı bir mekân olan Maçka Sanat Galerisi oluyor. O dönemin kavramsal sanat yapan, yeni malzeme ile çalışan kavramsal sanatçılarını ben bir inisiyatif gibi görüyorum. AKM de onların destekçisi gibi görünüyor bana, çünkü başka mekân yok. AKM onları destekliyor, ya da küçük yerleştirmeler için Taksim Sanat Galerisi onları destekliyor. Aralarında hiyerarşi de var gibi. Ve bunun kaynağı, gene Beyoğlu…


Burada zihniyet bakımından önemli bir kayıp olarak sayabileceğimiz bir diğer kurum da İstiklal Caddesi üzerindeki İstanbul Kültür Sanat Vakfı… Luvr Apartmanı üzerinde yıllarca hizmet veriyor. Anımsadığım kadarıyla o apartman hali ile bile daha sivil bir yerdi. Hiç kimse güvenlik veya randevu ya da bürokrasi engeline takılmaksızın, bütün festivalleri oluşturan katlara ve sanat insanlarına ulaşıp selamlaşırdı… Bu kitabın tezini vurgulayan bir belirti olarak bu bana çok ilginç geliyor, arkaya döndü, arkaya bakıyor İKSV…


O kadar sivildi ki, öğrenci iken girer çıkardık. Şimdi saraya taşındı. Arkaya bakıyor, güvenlikli biçimde bakıyor, kendini soyutlayarak bakıyor… Bienal kataloglarını filan öğrenci iken istediğimi hatırlıyorum.


Bu dönüşümü konuşurken, değerli tiyatro sanatçımız Kerem Yılmazer’in de vefat ettiği İngiliz Konsolosluğu terör eylemini de geçmemeli. Bu olay konsolosluğun etkinlik biçimi ve politikasına da doğrudan sirayet etti.


2003 yılıydı değil mi ? O saldırının olduğu zaman da, tabii ki korku ve aksaklığa yol açtı. Caddenin büyüklüğü, kalabalıklığı…Kaldırım taşları ne zaman değişmeye başlamıştı ? Hemen, onun akabinde…


Tabii bunun gibi, AKM’nin cephesi de geçmişten geleceğe bir siyasal ayna gibi kendini var etti. 1 Mayıs’tan Gezi’ye türlü etkinlikler için bir aktüel gündem “ekranı”, bir kültürel billboard olarak değerlendirildi. O bana çok tayin edici gelir; insanların bir devlet kurumu cephesini, bir aynanın arka yüzünü tekrar aynaya dönüştürme çabası gibi. Aynaların ardı karanlıktır neticede, ama sivillerin orada varolma çabası, bana oranın tekrar aynalaştırılma endişesinin nüfuzu gibi gelir… Bilmiyorum, bir sanat tarihi hocası olarak sen, AKM denilen bu aktüel yapıt hakkında neler ifade edebilirsin ?


Gerçekten öyle. Ve Beyoğlu’nun gücünü de zaten AKM’ye bakarak anlayabiliriz. Zorla yaptırdık mı AKM’yi? Yaptırdık. Beyoğlu AKM’yi zorla geri aldı. Onun için kendini de geri alacak bence. AKM’nin geri alınmasıyla, benim Beyoğlu için umudum daha da arttı. Ya da karşısına kondurulan Taksim Camii’nin açılışının bu sürece denk gelmesi.. Veya Maksem’in de onarıma sokulma kararı… Uzunca bir süre orası da bir kültür alanı olarak kullanılıyor. Hem naif, hem güncel, aktüel içerikli nice disiplinden sergiye orada tanıklık ettik. Maksem demişken, ilk cazın dinlendiği Maksim’in üzerine yapılan o gecekondu-vari yapı da, çok sembolik bir şey.


O karanlık, kübik müdahale değil mi… Geçenlerde bir çocukluk arkadaşımla gezerken, şunun altını çizdik; Türkiye’de varlık göstermiş azınlık veya dış kaynaklı mimarın yapısına da bakıldığında, mevcut katın da üzerinde en aşağı bir veya iki katın çıkıldığı sonucuna vardık, sence bu bir mimari stil midir, yoksa o döneme dair bir ihtiyaca dönük bir üreme midir? Bazı binaların üzerinde adeta yaşlanmış bir iki kat daha seçiliyor…


Evet. Bu tamamen bizim gecekondu zihniyetimizden kaynaklanıyor. Aynı şey, Nişantaşı City’s karşısında da var. Sinemaya gittiğimde, sigara içmek üzere balkonundayken fark etmiştim. Bir baktım, hepsinin üzeri kaçak kat dolu. Maalesef bu bizim gecekondu kültürümüz.


Bu durumun veya gentrification denen soylulaştırma gibi unsurların, bazı galerilerin göçüne de neden olduğunu kitabında vurguluyorsun… Veya Tophane’de gerçekleşen saldırıya değiniyorsun. Orada bir açılışla başlıyor olay, değil mi?


Hatta iki kez oluyor. İlki 2011’de, ikincisi 2015’te oluyor. Hatırlıyorum, 2015’de yan binanın otoparkına saklananlar olmuştu, yani bir tür Madımak gibi bir sıkıştırma söz konusuydu orada.


Maya Sanat Galerisi


Peki Tophane’den ne öğrendik?


Ne öğrendik? Hiç bir şey öğrenmedik.


Çünkü artık olabilecek en sivil deneyimi bile en resmî koşullarda yaşamaya mahkûm bırakılmış haldeyiz. Güvenlik endişesi, kamusal mekân, resmî mekân, sivil mekân örtüşmesinin yarattığı baş dönmesi…


Dünyanın hangi şehrinde, sokak sanatçı müzisyenlerine yer gösterilip, kira alınır ?


Ya da repertuarları önceden onaya tabi olur…


Bir vur-kaç hareketidir değil mi, sokak sanatı müzisyenliği… Sivil alanı hep resmileştirmeye, kurallara bağlamaya boğulmuş durumdayız. Ve buna eski belediye yönetimi başlamıştı, yenisi de devam ediyor ve kimsenin de dikkatini çekmiyor. Bu bana çok enteresan geliyor…


Bugünkü sanatçı veya akademisyenler arasında nesiller arası irtibat hangi seviyede? Bu suskunluk da mı bulaşıcı, yani doğru zaman mı, doğru mekân mı bekleniyor? Sanki herkes herşeyin farkında ama doğru zamanı bekliyor…


Biz burada, en azından bu birim için konuşursam, eski düzeni kolluyoruz. Birbirimizi koruruz, kollarız… İnsani anlamda da, akademik anlamda da. Bence maddi değerleri değil de, bu tür insanî değerlerimizi birinci sıraya taşırsak, bu düşünceden vazgeçebiliriz gibi geliyor. Yoksa dediğin gibi, herkes herşeyin farkında ama, bitmeyen bir suskunluk halinde. Artık bir korku mu bu…


Çünkü gözlemlediğim kadarıyla bu, üretilen projelere de yansıyor. Üretilen sanat son derece hijyenik hale geliyor, ya da soyutlamanın ucu kaçırılıyor veya üretilen sanat son derece dekoratifleşiyor.


Evet, sıradan, ya da dediğin gibi sadece dekoratif… Geçenlerde Facebook’ta sanırım Pınar Öğrenci’nin isyanına rastlamıştım. Bir aylık bir misafir sanatçı programına gidiyordu, ama kendisinden gideceği programda sunacağı projenin tüm detayların istendiğini belirtiyordu. “Ben bir sanatçı mıyım, yoksa bir şeyin yürütücüsü müyüm, orada karar veremez miyim, karar veremiyorsam niye gideyim?” diyordu… Hakikaten her şey bu kadar hijyenikleştirildi. Önden biliyor ne sergileyeceğini, ne sunacağını ki, başı derde girmesin…


Bu da tabii sansür için gayet uygar bir tabir halini alıyor…


Tabii, kesinlikle. Kılıfına uydurulmuş bir sansür kavramı…


Bu alanın medyası, mecrasına, kaynaklarına, arşivine baktığımızda ne gibi dersler çıkarabiliriz? Örneğin Osman Erden, dikkatimi çekiyor, bir yerde bir sıkıntı varsa sosyal medyayı kullanarak bir varlık oluşturuyor, manyetizma üretiyor…


Etkin olarak, sosyal medya dışında bir şansımız ve çaremiz kalmadı aslında. Öyle intihal vakalarıyla karşılaşıyorum ki! Bu akademik bir suç. Şimdi YÖK üniversiteye bırakıyor, üniversite de buna gayet şık bir kılıf uydurabiliyor. Meselâ hatırlıyorum, Anadolu Üniversitesi şu tabiri kullanmıştı: “Yanlışlıkla kaynak göstermeden kullanmak.” E şimdi benim o kişiyi rezil edebildiğim tek alan, meselâ sosyal medya… Anlık ve etkili çözümler için ne yazık ki durum bu, çünkü çok yalnız bırakılıyoruz. Gerek kurumlar tarafından, gerek basın tarafından, herkes işine geldiği veya başını derde sokmayacak kadarını söylemeye girişiyor. Onun için sosyal medyayı kullanacağız gibime geliyor.