top of page

Başkasının acısını görmek bizi insan yapar

Depo, 6 Mart-18 Mayıs 2024 tarihleri arasında Esra Carus’un Yas, Yasa, Yasak sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Nazlı Pektaş’ın üstlendiği sergi çerçevesinde sanatçı ile çalışma pratiği ve irdelediği meseleler hakkında konuştuk


Röportaj: Işıl Aydemir


Esra Carus, Fotoğraf: Berk Kır


Sosyo-politik konuları otobiyografik süreçleriyle ele alan, olguları içsel ve dışsal sorgulamalarla yorumlayan bir sanatçısınız. Aynı zamanda gölgede kalan bireysel ve toplumsal hafızayı da diri tutuyorsunuz. Yas, Yasa, Yasak isimli serginiz 20 yılı aşkın süreyi kapsayan üretim pratiğinizden oluşuyor. Öncelikle seçkiyi nasıl belirlediniz?

 

Uzun süredir politik temalı işlerimden oluşan bir sergi yapma düşüncesindeydim. Asena Günal’dan Depo’da sergi teklifi gelince tam da aradığım gibi bağımsız bir mekân olması hayalime uygun düştü. Çünkü Depo toplumsal hafızayı diri tutmaya, bağımsız sanatçıları görünür kılmaya, anlaşılır şekilde sergilemeye olanak ve destek veren bir kurum. Hemen hemen tüm işlerimin konuları toplum hayatının problemlerine dair sorgulamalarımdan oluşuyor. Her vuku bulan olayın zihnimde bıraktığı tortuyu gözlemleyerek yaşıyorum ve dönüştürmeye çalışıyorum, bir nevi başa çıkma yöntemim. Sergide ilerleme ve iyileşme gösteremeyen adalet, temel hak ve özgürlükler, mekân, kent, kadın hakları, iş cinayetlerine kadar birçok konuda toplumsal hafızada kayıtlı konulardan örnekler var.


Esra Carus, Ay Resmen Devrim / AKM, 50x 100, Kolaj, 2015, Dada’nın 100. yılı adına Beral Madra’nın yaptığı grup sergisi için, kolaj konulu sergi için üretildi. Hannah Höch’ün Dada Almanya’nın Bira Göbekli Weimar Kültür Çağını Kesiyor başlıklı fotomontajının ilk kolaj olarak tariflenmesi üzerinden, içinde bıçak olan Taksim’de 1960’ta yapılıp 80’de kaldırılan defne dalı sarılmış süngü heykeli ve arkada Gezi döneminde pankartların asılı olduğu AKM fotosunun kolajı.



Serginizi retrospektif yerine introspektif olarak tanımlıyorsunuz. Buradan yola çıkarak içselleştirdiğiniz kavramlara karşı Yas, Yasa, Yasak yerleştirmenizi bu sergi için ürettiniz. Serginin ismini de alması sebebiyle önemli bir yerde durduğu aşikâr. Belgelediğiniz fotoğrafları yeniden yorumlayarak eski konumundan soyutluyorsunuz. Açığa çıkan imgelerle aktarılmak istenen durumları ve sergiye etkisini anlatır mısınız?

 

Evet biraz içe ve geçmişe bakış diyebilirim, uzun yol yürüdükten sonra biraz nefeslenip ne kadar yürümüşüm diye geriye bakmak gibi; sanatta hedef, menzil veya kariyer gibi geleceğe dönük planlar işlemiyor bence. Aklın ve duygunun eş zamanlı çalışabildiği şimdiyi, ancak geçmiş deneyimlerden çıkardığımız doğru sonuçlarla yaşayabiliriz sanki. Bütün işlerimi değil de bazı işlerimi fotoğraflar üzerinden yorumluyorum demek daha doğru olur; çünkü hazır bir imaj olmadan doğaçladığım, çizdiğim, şekillendirdiğim, soyutladığım, kurduğum çok işim var. Ama Yas Yasa Yasak, Gezi Dava’sından 18 yıl mahkûmiyet alan arkadaşım Mine Özerden’in tutuklandıktan yaklaşık iki ay sonra vefat eden babasının cenazesinde çektiğim fotoğraftan soyutladığım bir düzenleme evet. Başkasının acısını görmek bizi insan yapar. Mine’nin tutuklu olduğu için bırakın arkadaşlarını, kardeşine dahi sarılamayışı, acısını haykıramayışı içimi çok acıtmıştı o gün. Yasını yaşamanın yasaya ve yasaklara yenilgisini anlatmak istedim. Bunun çok fazla örneğini gördük, seyrettik. 


Esra Carus, Menzil Eşeği, 60x80 cm, folyo kesim, 2011


Genellikle kâğıt, porselen ve seramik gibi malzemeleri karışık tekniklerle kullanıyorsunuz. Sergide plaka ile hacimlendirdiğiniz figüratif çalışmaların formları gereği varoluşlarına tanıklık ettiğimizi düşünüyorum. Malzeme seçimleriniz ve teknik yaklaşımlarınızın anlatılarınızla parallellik kurması için nasıl bir yol izliyorsunuz?


Seramik malzemeyi levhalar halinde kullanmayı sevdiğimi keşfetmiştim daha öğrenciyken. Okuldan sonra sanat üretimimle eş zamanlı olarak grafik tasarımı yaptım ve katmanlar, levhalar, plakalar gibi yüzeyel hacimlerden form arayışlarıma zaman zaman hazır malzemeler de eşlik etti. Babamın hazır giyimci olması nedeniyle belki giysi patronlarının karton malzemesini de bu yolla üretimime dahil etmiş olabilirim. Porselen gibi şeffaf, yüksek ısıya dayanacak güçlü ama kırılgan: kâğıt gibi eğilip bükülebilen ama ateşe hükmedemeyen iki malzemeyi kullanıyorum bir süredir. Her iki malzeme arasındaki tezatlık porselen ve kağıtla yaratmaya çalıştığım yanılsamayı destekliyor. Hiçbir şeyin dışarıdan göründüğü gibi olmadığına da vurgu yapıyorum. Malzeme seçimlerim kesinlikle iç dünyam ve o dönemde fiziki çevremde olup bitenle ilişkili. Neyi niçin yaptığımla çok fazla ilgilendiğimi söyleyebilirim. Figüratif anlatımı yeğlememin birçok nedeni var, aynı zamanda soyut işler de yapıyorum. Hatta soyut işler çok daha konforlu geliyor bana. İzleyicinin zihnindeki çağrışımı, ifade şekli ve malzemenin dili gibi birçok risk faktörü var figür yaparken. İçimden gelenin kabul gören bir estetik standarda yenilmesini istemiyorum. Zaten soyut işlerim de bu figüratif işlerimden detaylar olarak yani bir çeşit görsel transformasyon olarak çıkıyor çoğunlukla. Ayrıca yüzeyleri kaydırarak, bir titreşim hissi vermek, gerçeği netlemeye çalışmak üzere belirsiz olanla başa çıkma ihtiyacım sanırım.


Esra Carus, Taksim Çilesi, Örgü çile, 2006


Serginin küratörlüğünü Nazlı Pektaş üstleniyor. Mekânsal düzeni nasıl oluşturdunuz? Pektaş ile iş birliğiniz hakkında bilgi verebilir misiniz?


Sanatçının tek başına böyle dönemsel bir sergileme için yapıtları belirlemesi zor gerçekten hem görsel hem anlatım hem de malzeme olarak dışarıdan konuya hakim profesyonel bir göz daha iyi görüyor. Nazlı Pektaş’la daha önce hiç çalışmamıştım ancak yazarlığı, seramik konusundaki bilgisi ve sergileme deneyimlerinden dolayı bu serginin küratörlüğünü teklif ettim. Çalışmaya başladıktan sonra merakı, dikkati, çalışkanlığı ve deneyimiyle daha konforlu bir hazırlık sürecim olduğunu söylemeliyim. Sergileme için Nazlı’nın yaptığı sınıflandırma isabetli oldu ve Depo’nun 1. ve 2. kat yerleşim planını kâğıt üstünde birlikte yaptık. Tanımak ve işlerimi anlamak için çok mesai harcadı, bu benim için çok kıymetli. Üzerimdeki kararsızlık yükünü hafifletti çoğu konuda.


Kral Lear ve Hamlet çalışmalarınız W. Shakespeare’ın tragedyalarındaki karakterler üzerinden insan doğasının derinliklerini ve ahlaki sorumluluğun önemini ortaya koyuyor. İşlerinizde kötülüğün çeşitli arketiplerini tartışmaya açıyorsunuz. Bu çalışmaların gündeme gelme sebeplerini ve ikonografilerin altında yatan olay örgülerini sormak istiyorum.


Apokaliptik bir çözülme çağının içindeyiz. Hesap vermezlik ve cezasızlık üzerinden hukuku, toplumsal değerleri, kültürel ortaklıkları dahası insan haklarını hiçe sayan pervasız uygulamaların altında, kötülüğün bir yöntem olarak güç devşirmek üzere meşruiyet kazandığı bir anlayış yatıyor. Erk sahipleri yularından boşalmış bir şekilde dünyanın her yerinde uygarlık tarihi boyunca insanoğlunun edindiği değerler birikimini ve ortak toplumsal deneyimi çürütüyor. Kötülük bu iletişim çağında hızla yayılmakta ve bireyler hür iradeleriyle karar almadıkça da hem insanlık hem de doğa açısından felaketler yaşamaya türümüzün son damlasına kadar devam edeceğiz. Adalet kavramı aileden başlayarak içselleştirildiğinde, toplumun ve devletin pederşahi yönetim algısı da sağlıklı bir dönüşüm geçirecek. Herkesin kendi kapısının önünü temiz tutması düşüncemle, korku ve otorite kültüründen gelen kendi içsel karanlığımız hakkında bilgi sahibi olmayı kastediyorum. Devlet ve babanın otorite olarak, içsel ve dışsal (özel ya da kamusal) deneyimle özdeşleşmesi konusunu vurguluyorum. Devletin kendi hatalarıyla yüzleşmesi ile aile içi yanlışlarla fertlerin yüzleşmesi arasında bağ kuruyorum. Shakespeare’in bu oyunlarında hem devleti hem aileyi görürüz. Muhakeme ve hür iradeye vurgu yapıyorum bu işlerle. Hiç Kimsenin Suçu adlı sergim için, Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabından yola çıkarak yapmıştım bu işlerimi. Bir şey yaparak veya yapmayarak nasıl bir kötülüğe ortak olduğumuzu fark etmek zorundayız.


Esra Carus, Ah Terezin - II, 28 x 28 x 17 cm, gözlükler, kafes, 1999


Patriyarkanın tahakküm biçimlerinin de üzerinde duruyorsunuz. Femen grubuna yer verdiğiniz çalışma üzerinden bedenin günümüzde dahi biyopolitik sınıflandırılmasına karşın bireyin direnen yanını yansıttığınız düşünüyorum. Bu noktada kadınlara dair çalışmalar üzerinden sanat ve aktivizm ilişkisini nasıl ele aldığını öğrenebilir miyim?


Sosyolog Alain Touraine “Ortadoğu nasıl kurtulur?” sorusuna “Eğer Ortadoğu’da bir değişim olacaksa bunu ancak kadınlar yapacak” demişti. Türkiye’de son 40 yıldır siyaset kadın bedeni üzerinden yapılıyor. Bölgede örneğin İran’a bakalım, Mehsa Emini başını devletin istediği şekilde örtmediği için öldürüldü, bunu protesto ederken 20 kadar genç insan daha öldürüldü. Konu bu kadar açık, bedeni üzerinde politik bir tahakküm kurup bunu da kültürel bir paket içinde kadınlara sunarsanız tam da bulunduğumuz yere gelirsiniz. Femen grubu Ukraynalı diyeceksiniz, Femen hareketi kendi ülkesindeki kadın ticaretine devletin göz yummasına isyan ederek sesini duyurmak üzere ortaya çıktı. Avrupa için geleneksel sayılabilecek bir toplumda böyle bir protesto yöntemini seçmiş olmaları üzerine düşünmemiz gerekir. Kadın bedeni ve özgür iradesine sahip çıktığı gün paradigma değişecek. Femen iki-üç protesto gösterisiyle dünyayı salladı, milyonlarca kadın uyandı. Fakat bir yöntem olarak sanat pratiğinde zorla yapıldığında protesto bazen anlamını yitirebiliyor. Arkasında yakıcı bir isyan duygusu yoksa şekilci kalıyor.


Esra Carus, Kral Lear, 150 x 85 x 4 cm, karton kolaj, 2016

Çalışmalarınızda anakronizmin ipuçlarını görüyoruz. Zaman kolajları yaparak tarihsel felaketleri modern felaketlerle eşleştiriyorsunuz. Aynı zamanda muhtelif disiplinlerden besleniyorsunuz. Sergide bu yaklaşımlarla öne çıkardınız işlerinizden bahsedebilir misiniz?


Kâğıt katmanların her biri, yer kabuğu, ağaç kabuğu, derimiz gibi belli bir zamanda var olan hikâyeyi temsil ediyor. Bu bilgiyi her yönüyle objektif olarak kayıt altına almak bugüne değin mümkün olmadı. Resmi tarih anlatıları, belge niyetine yorumlamalar, akla dayalı soruşturma ve değerlendirme yetkinliği olmayan bir akışta, muhakeme yetisini koruyabilmek zor iştir. Güçlü bir sağduyu ve önce kendine karşı acımasız bir dürüstlük ister. İnsanlığın hür bir vicdanla evrenin merkezi olmadığını idrak etmesini umut ediyorum. Örneğin Tevrat’ta geçen Son Babil Kralı Belşazzar’ı resmeden Rembrandt, Belşazzar’ın Şöleni adlı bu resminde, hayatının, iktidarının, gücünün, zenginliğinin elinden gitmekte olduğunu anlatır duvarın karanlığında beliren üç kelimenin yorumuyla. Krallığının sonu gelmiştir, ülkesi bölünecektir ve hayatı sona erecektir. Soma’da madencilerin cesetleri çıkarılırken tam olarak bu çağrışımla iş yaptım. Bir başka işimde Gülten Akın’ın bir şiirini yorumlayarak toprak reformuna değiniyorum. Günlük hikâyede insan malzemesinin her dönemde aynı kötücül ruh hallerini tekrar etmesini, ders alamayışını ikonografi üzerinden yeniden dile getiriyorum.


Esra Carus, Kral Lear/portre, 42 x 42 x 3 cm, porselen, 2016


Tütün Deposu insan haklarını, aktivizmi tarihsel ve güncel boyutlarıyla görünür kılmayı hedefleyen bir mekân. Bu bağlamda serginizin içeriğiyle de örtüşen ortak bir bakış açısına sahip. Çeşitli galerilerde sergi açmanıza rağmen bağımsız bir sanatçı olarak biliniyorsunuz, çalıştığınız bir galeri var mı? Şu anda Depo’da gerçekleşen serginin politik dili de göz önüne alındığında bağımsız bir sanatçı olmanın pratiğinize etkilerinden bahsedebilir misiniz?


Osman Kavala’nın kurduğu Depo’yu özel yapan sivil toplum ve kültür alanına yaptığı önemli katkılardır. Gerçeklere kapı açan, anlamaya çalışan bir merakla tarihle yüzleşebilen, bağımsız sanatçıya destek veren, konuların özgürce tartışılabildiği bir platform sunan ve kar amacı gütmeyen başka kurum var mı ülkemizde? Piyasa ve akademiada himayesi olmayan sayısız sanatçıdan biriyim. Konuların derinliklerine kafa yorarken, yüzeysel açıklamalarla işlerimin çok doğru temsil edilmediği durumlar oldu geçmişte. Bu nedenle canım da yandı. Ancak iki yıldır 50 yıllık bir kurumsal deneyime sahip bağımsızlığıma saygı gösteren Maçka Sanat Galerisi’yle çalışıyorum. Çağdaş olmanın güncel konuları takip etmekle bir ilgisi var, politik bir cümle kurmadığımız gün var mı? Doğal olarak sanat pratiğime de yaşadıklarım, duyduklarım, gördüklerim ve hissettiklerim yön veriyor.

コメント


bottom of page