Ölüm kol gezerken

Sanat yazarı ve eleştirmeni Murat Alat’ın unlimitedrag.com üzerinden Cuma günleri yayınlanan Egzersizler serisi bu hafta içinden geçmekte olduğumuz global pandemi döneminde ölümle sanatın ilişkisi üzerinden şekilleniyor: “Sanatta ölümle yaşam birbirinden keskin olarak ayrılmış iki zıt kutup değil, varoluşun farklı dereceleridir. Birinden diğerine geçmek, metamorfoz dehşet yaratmaz. Sanat insanı ölümle, ölüme karşı terbiye eder.”


Yazı: Murat Alat

Berlinde de Bruyckere, Piëta, 2007–2008, ISelf Collection izniyle, London,

Fotoğraf: Mirjam Devriendt

“tam kestiremediğim bir nedenden ölüyorum

saçlarımı tararken düşündüm

uzamışlar

(...)”

Yolsuz, bu benim.zip, Aslı Serin

Salgın hastalıklara dair yadsınamayacak tek şey; bu dönemlerde ölümün aramızda kol gezdiği. Modern dünyada ölümü gündelik hayattan uzak tutmak için çeşitli teknolojiler geliştirmiş olsak da salgın sırasında tüm sınırlar çiğnenir ve ölüm hayata tebelleş olur. Ölüm: bütünlüğün bozulması, organizmayı oluşturan kuvvetler birliğinin dağılması. Üstelik ölümden kaçmak için bedeni es geçip temellerini aklın sonsuzluğu iddiası üzerine kuran moderniteye inat, ölüm sadece bedenin kaderi değil. Hukuk ve tıp ölümü bedenin ahenkli işlevselliğinin mutlak kaybı olarak yorumlasa da ölüm, beden ve akıl arasında bir ayrım yapmaz. Aklın dengesinin bozulması da bedenin ölümüne eş bir durum yaratır; ancak “ölüm” olarak anılmaktansa tıbbi otoriteler tarafından psikiyatrik rahatsızlık olarak sınıflandırılır. Yine de akli dengesi yerinde olmadığına kanaat getirilen birinin yaptıklarının sorumluluğunu üstlenmekten muaf tutulması ya da kararlarının arkasında duramayacağına dair sanı, bireyin yasal olarak öldüğünün ilamıdır. Bir şizofrenin ya da Alzheimer hastasının yaşam ölüm ikiliğinde nereye yerleşeceği tam bir muammadır. Aynı muğlaklık beyin ölümü gerçekleşmiş bir beden için de geçerlidir. Böylesi durumlar modern ikilikleri anlamsız kılar.


İlk bakışta insanın ölümü unutması kolay gibidir. Nihayetinde kimse ölümü bizzat deneyimlememiştir. Hayat her sabah uyandığımızda yeniden başlar, bizi her daim yaşayacağımıza inandırır. Yaşama kudretinin düzenlenmesinden ibaret olan iktidar mekanizmalarıyla yaptığımız türlü kadim sözleşmeler uyarınca da bir çok aygıt canla başla bizi ölümden, yitip gitmekten korumak için çalışıyor gibidir. Ama işin aslı yaşam enerjimizi dağılmaktan sakınmak vaadiyle onayımızı alan bu mekanizmaların tek yaptığı bizim ölümü unutma kapasitemizi pekiştirmektir. Bunun için sağa sola ölümsüzlük fantezilerimizi besleyen yemler serpmekten başka da bir şey yapmazlar. Bu fantezilere zeval gelmesin diye ölümü çağrıştıran şeyler ve olaylar ivedilikle şimdi ve burada olanın sınırlarının dışına, geçmişe veya geleceğe, varoşlara, üçüncü dünya ülkelerine veya hastanelerin bodrum katlarına yerleştirilir, unutturulmaya çalışılır. Savaş, açlık, hastalık hep orada, biz muteber vatandaşların olmadığı yerlerde meydana gelir ve hep ben olmayana, ötekine musallat olur. Ölüme karşı biz hep efsunluyuzdur. Lakin gözden ırak olan gönülden de ırak olmaz. Ölüm insana şah damarından yakındır ve mutlaka bir yolunu bulup kendini gösterir. Aslında o hiçbir yere gitmemiştir.


Ötelenmeye çalışılan ölüm aslında mekânsal ve zamansal olarak düzenlenemez, ölümü yaşamdan ayırmak, sınırların ötesine sürmek ya da duvarların içine hapsetmek sadece bir yanılsamadır. Ölüm yaşama içkindir. Ölümle yaşam ilişkisi bebeğin çığlıklarıyla kahkahası arasındaki salınımda kendini en net gösterir. Bebekler bir an yaşama sevinciyle gülerken aynı anda ölüyor olduklarını fark edip feryat figan ağlamaya başlayabilir. Yaşam ve ölüm bebeklerde iç içe geçmiştir. Yetişkinlik bu iki alanı birbirinden ayırma gayretidir. Ama bir yetişkinin tüm gayretkeşliğine rağmen normal addedilen günlerde bile ölüm hayatın eşlikçisi olarak ansızın belirebilir. Dökülen saçlarımız, uzayan tırnaklarımız ya da hızla büyüyen çocuklarımız bize tatlı tatlı ölümü hatırlatır. Ne yazık ki ölüm her zaman böylesine tatlı bir melankoliyle belirmez, somatik rahatsızlıklarla kendini sık sık gösterir, depresyon, kaygı, panik kılığına bürünerek her fırsatta üzerimize hücum eder. Dedik ya, ölüm akıl beden ayrımı yapmaz, dört bir yandan saldırarak modern panteondaki hakkı olan yeri ve saygınlığını geri almak ister.


“Kötü alışkanlıklar” olarak anılan kumar, içki, sigara, uyuşturucu ve hovardalık ölümün yaşam üzerindeki baskısını azaltmak niyetiyle gündelik hayata, kontrollü yaşamın içine salınan karanlık diyarlardan gelen elçileridir. Bu elçiler aracılığıyla ölümün, kumaşı sıkı dokunmuş lekesiz hayatlarımız üzerinde yarattığı baskı kurbanlar verilerek azaltılır, gündelik hayattaki stres asgari düzeyde tutulmaya çalışılır. Büyük bir ikiyüzlülükle toplum tarafından onaylanmadığı söylenen yasal ve yasa dışı bu düzeneklerin yanı sıra yaşamın içinde kendine usulca yer bulan, gücünü ölümle münasebetinde bulan bir olgu daha vardır: sanat. Modernitenin sonsuz yaşam idealinin tiranlığına karşı modern sanat baktığı her yerde ölümü görür ve her yaratısında ölümü oyuna davet ederek ölümle yaşamı ayıran sınırları ihlal eder.

Modernizmin başlangıcından beri sanatın ölümle yakın bir ilişkisi var ve hatta modernizm için sanatın yüzünü göklerden ölümlü bedenlere çevirdiği dönem denilebilir. Baudelaire’in şiirleri ölü bedenlerden alınan ilhamla yazılmıştır. İkonik Van Gogh’un ruh durumunun altının her fırsatta kalın kalın çizilmesi, sanatçının imgelerini ölümün diyarından getirdiği savının kanıtı olarak öne sürülür. Ancak ölüm, ne sonsuz bir sembol kaynağıdır ne de karşısında insanın dilinin tutulacağı yücedir. Modern sanat için ölüm alelade olanın içindedir ve kendini alelade şeylerle olan ilişkimizin yapısını değiştirerek gösterir. Modern sanat tıpkı modern iktidar gibi şeyler düzeniyle ilgilenir ancak gayesi bu düzeni baki kılmak değil, onun geçiciliğini ifşa etmektir. Bu uğurda şeylerin yerlerini değiştirir, formlarını bozar onları tahakkümü altında oldukları anlam dizgelerinden saptırır. Böylece şeyleri bilme kudreti üzerine inşa edilmiş anlatıların ve bu anlatıların sunduğu öznelliğin de altı oyulmuş olur. Öznelliğin yitimi elbette kalbe saplanan bir bıçak gibi bedenin ölümünü beraberinde getirmez. Olsa olsa kaygıya, paniğe ve en fazla anlık olarak gerçeklik yitimine varır. Yine de izleyici öznelliğini tesis etmek için kullandığı oyuncaklarının yeri değiştiğinde kayıp hissini derinden yaşar. Bu kayıp eskisinden daha da güçlü bir tahakküm ilişkisi ve öznellik kurmakla sonuçlanabilecek olsa da insanın kaybın yarattığı boşlukta dünyayı faniliğin gölgesinde görmesi de mümkündür. Loş ışıkta şeyleri birbirinden ayıran sınırlar daha az belirgin olur. Bir kere muğlaklaşmış sınırların ihlaller ise daha az travmatiktir. Şeyler, gölgeler içinde akışkan halde bulunurlar, bir anlam dizgesinde ölürken bir başkasında doğabilirler. Ölümün olduğu yerde doğum, doğumun olduğu yerde ölüm vardır. Sanatta ölümle yaşam birbirinden keskin olarak ayrılmış iki zıt kutup değil, varoluşun farklı dereceleridir. Birinden diğerine geçmek, metamorfoz dehşet yaratmaz. Sanat insanı ölümle, ölüme karşı terbiye eder. Sanat ölüm terbiyesidir*.


Her ne kadar ölümle iç içe olsa da sanat, Azrail aramızda kol gezerken hiçbir işe yaramaz. İnsan canıyla boğuşurken sanattan çare ummak nafiledir. Sanat ancak bizi yaşarken ölüm korkusuyla ölmekten korur; doğumu da bir ihtimal olarak her daim bağrında barındırır.



*“Ölüm Terbiyesi” kavramını Zeynep Sayın’ın 2018 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan aynı adlı kitabına referansla kullanıyorum.

713 görüntüleme