Ressam Komet’in şair atölyesi

Komet, 60’lardan bu yana yeryüzünden kendine, kendinden de yeryüzüne “sınırsız ziyaretler” gerçekleştiren bir sanatçı. Cihangir’deki evi, Asmalımescit’teki atölyesi ve 1971’de yaşamaya başladığı Paris’teki evleri; her şeyin Komet olabileceği, Kometçe okunabileceği, bir yeryüzü manzarasına eşlik ediyor


Yazı: Nazlı Pektaş

Fotoğraflar: Elif Kahveci





İstanbul-Paris arasındaki göçebeliği, sanatçının 50 yılı aşan sanat üretiminde olağan dışı karşılaşmaları ve sıradan durumları içi içe geçirir. Bu yüzdendir ki kimi zaman nesneye kimi zaman şiire dönüşen bu manzaralar Komet olduğunda biz onları okur ya da görürüz.


Komet için söylenmiş sevdiğim bir söz var: “Düşlerin Göçebesi” diyor Ahmet Oktay onun için. “Düş mü kuruyor resme dönüşen yahut düşlerini mi sanata dönüştürüyor?” diye sormak yerine Ahmet Oktay’a yaslanarak yine “gördüğü düşleri resmetmiyor, tam tersine resmetmek istediği düşleri görüyor,” diyerek atölyesinde ve evinde dolaşıyorum. Düşler de gerçekse eğer, Komet gerçeğin peşindedir…





Laflıyoruz Komet’le, Paris’ten çocukluğundan, kitaplardan şiirlerden… Akademide öğrenciyken masaların üstüne çıkıp yazdığı şiirleri okuduğunu söylüyor bir ara. Sonra, “Ben aynı zamanda bir mezarlığım, gelmiş geçmiş bütün kültürlerin mezarlığıyım,” diyor. Geçmişle konuşuyor kimi zaman işlerinde, kimi zaman kendiyle kimi zaman düşlerindekilerle. Fakat yaşamdan kopmadan/koparmadan, aksine hayatın böğrüne basa basa! Melankolik olmadan, hınzırca eklemeler yaparak.


Neyin peşine düşüyor Komet? Düşlerine davet ettiği ne?


“An”ı davet ediyor resimlerine Komet. Bildiği, tanıdığı, sandığı her neyse kendine içkin, kendinden fazla hem rastlantısal hem düşsel hem da fazlasıyla gerçek olan ne varsa yan yana geliyor, iç içe geçiyor. Kendi sözleriyle figüre dönüşen lekeler onlar. Olabilirlikleri anlatıyor, benzerlikleri hatırlatıyor resimleri. Ne bir düşüncenin peşinde ne de bir hayalin. Fakat gerçeklikleri hayattaki benzerliklerinden geliyor. Beyaz resimleri var Komet’in: “Bir nevi kendimle hesaplaşmak, kendini zorlamak,” diyor bu resimlerden söz ederken.

Büsbütün siyah olmayan siyah resimleri de var Komet’in. Bazen gri çoğunlukla puslu. Alacakaranlık sabaha ya da akşama çalan resimler bunlar. Figürler, gölgeler, fotoğraflarda bazen kendisi, bazen birileri Kometçe bir araya geliyor aynı mekânda. Kesilmiş bir ağacın dibi, betona saplanmış kırmızı, kırık kıvrımlar, 2013’ün Gezi’si… Yok yazılı paspaslar. Başının arkasına sinek konmuş bir Komet! Feshane’de kafese giren Komet!

Evi ve atölyesi geçmişte ürettiği pek çok eserine kaide şimdilerde Komet’in, kitapları, şiirleri ve anıları ile birlikte.





“Duvar mı eğri?” şiirini okuyor atölyedeyken:


İsmim şefkat

Soyadım: bakarken ağaçlara, camlara

camlara vuran deve heykellerine

kuşku ile yanaşmak. 

Şüphedeyim ben neyim,

berbere mi gitmişim

gitmeli miyim? 

Duvar mı eğri

Yoksa ben mi sallanmaktayım

Muallakta mıyım?

Etrafıma kar mı yağıyor ne var

Kuşum mu yaralı

yoksa ben mi kaybolmaktayım? 

Halbuki ben sürrealist değilim

Çocukken modern idim

Sürrealistleri sevdim

Onların metodlarını her sanatçı gibi ben de kullanıyorum bazen.


“Cahit Sıtkı bu, onu duyuyorum,” diyorum ve Komet de “bak şimdi onu allak bullak ediyorum,” diyor ve başka bir şiir okuyor. Tüm dizeleri neredeyse Cahit Sıtkı’dan olan kolaj bir şiir bu eşi Zeynep’e yazdığı:


Biz neredeyiz sevgilim –sahiden neredeyi

Fakat farkındayız gidiyor gibiyiz

Böyle mi olacaktı sonumuz

nereye gidiyorsun böyle miyiz

Yağmur yağıyordu ne anlatıyordun unuttum

Saklanıyordun nar ağaçlarının altına

Yağmur yağıyordu Kaldırımlara

mavi yakalı elbisenle pencerede

düşünüyordun nasıl ıslanmadan eve döneceğini

Affet bizi

seni –kurutmayı-unutmuştuk aşkım

lambayı söndürmeyi unutmuştuk.


Aslında ne İstanbul ne de aşk şiiri yazan Komet’in ilk ve tek aşk şiiri bu.


1964’ten sonra Marx ile hayatı değişen Komet. 1971 Paris ve Sitüasyonistler. Resim de yapan bir sitüasyonist Komet! En başından 1960’lardan beri, heykel, enstalasyon yapan içinden geçtiği anları 1974’de aldığı ilk kamerasıyla filme çeken Komet.





Atölyesi ve evi arasındaki fiziksel mesafe gibi; resimleri, yerleştirmeleri ve diğer üretimleri arasında da fiziksel bir mesafe var Komet’in. Bir yandan boyalar ve tuvalle Asmalımescit’te bir dizeye başlar, diğer tarafta Cihangir’de objelerle, sokakla, geçmişle ve kendiyle şiirden kaldırım taşları dizer. Fakat hepsinin içinden geçirdiği/geçtiği saçma/absürt/anlamsız olanın peşinden sürüklenmektir. Zamansızlık eşliğinde gördükleri içinden çekip çıkardığı şeyler -karşıt görüntüler ve bağdaşmaz durumlar- şaşırtıcı bir biçimde birbirini takip eden bir tuhaflığı paylaşırlar. Onun baktığı yerde o anda çoğalan “tuhaf” başka anlardaki lekelerle, büyütülmüş fotoğraflarla, bir şiirle yahut evde bir araya gelen paketlenmiş türlü nesne ile kesişir.


Tam da burada Komet’in atölyesinde ve evinde vakit geçirmek bu karşılaşma anlarını tahmin etmeye çalışmak önemli zira atölyenin varlığı ve “ne”liği Komet için bakmanın ve bakışın çarpışma adresi.





Eve döndüğümde mail kutuma aşağıdaki satırlar düşüyor Komet’ten:

Atölye bir mabet, bir ana karnı.


“BEN”im kabuğum. Başkaları varken yaratıcı çalışma yapamam. Çok entim bir yer. Yalnızlık divanı. Dünyaya ve hayata çok yukarılardan uzaklardan kuş bakışı bakma yahut derin kuyulara bakma rampası.


Aynanın ötesine geçmek için nefes alıp kendini tanıyabilmek için oluşturulmuş barikat.

Daha suçsuz, daha özgür, daha adaletli bir dünyayı çocuklara verebilmek; özgürlük duygusunu diğer insanlara taşıyabilmek için kahırla veya coşkuyla veya düş ve düşünceyle yaratmaya çalıştığımız kuytu bir espas, içine kıvrıldığımız bir atlas yorgan, gizemli bir kutu.

İşte benim için atölye budur.


Atölye benim için gökyüzüdür, bulutların arasına karıştığım ağaçların üstünden dünyayı seyrettiğim gönül alanı, bir “ACABA”. bir nokta.”


Hakikati kendi gerçekliği eşliğinde yeniden üreten bir sanatçı Komet. Onun atölyesi çoğu zaman kendisi.