Nesneler, insanlar ve alışkanlıklara dair


Işıl Kurmuş Aleksandrov’un üretimlerini Burçak Fakıoğlu Yakıcı küratörlüğünde izleyiciyle buluşturan #ObjectsOfAffection sergisi Goethe-Institut Ankara’nın yeni sanat mekânı Galeri Vitrin’de 19 Aralık tarihine kadar devam ediyor. Aleksandrov ve Yakıcı’yla sanat pratikleri ve serginin kavramsal altyapısı üzerine konuştuk


Röportaj: Elif Özge Maltepe



#ObjectsOfAffection, Mekâna özgü yerleştirme, Baskı, kumaş, iplik, iğne ve tuval, 600 x 500 cm, 2021, Vitrin Fotoğrafı: Oğuz Karakütük


İçerdiği birçok alt metin yanında çalışmanız nesneler ve insanları merkeze alarak, gerçekle silüetler arasında bir sorgulama başlatıyor, nesneler ve insanlarla bize ne anlatmak istediniz?


Işıl Kurmuş Aleksandrov

Işıl Kurmuş Aleksandrov: Bir işi üretme nedenlerimden biri her zaman kelimeyle ifade edemeyeceğim şeylerin olması. Ben sanatçı olarak ellerimle konuşuyorum/yaratıyorum, yorumlama kısmını da seyirciye bırakıyorum.

Bir sergiyi yakından görüp birebir deneyimlemenin çok farklı bir tecrübe olduğuna inanıyorum. İzleyici ile gösterilen çalışma arasında kişisel bir bağ kurulması bir sergiden çıkabilecek en güzel şey bence. Ama fiziki olarak göremeyenler için, Goethe Institut Ankara’da, Galeri Vitrin alanında bulunan #ObjectsOfAffection adlı mekâna özgün yerleştirmemi şu şekilde tanımlayabilirim: Vitrinin içi tamamen kumaştan yapılmış ögelerden oluşuyor ve vitrin ikiye ayrılıyor; sağ tarafında üç boyutlu totemik bir yapı olarak bir kütük, üzerinde bir sandalye ve en tepesinde tekerlekli bir ofis sandalyesi bulunuyor. Bu anlamda vitrinin sağ kısmında dediğiniz gibi nesneler ön plana çıkabiliyor; ama aslında nesnelerin ve özellikle sandalyelerin burada biçimini ve fonksiyonunu yitirdiğini, renklerinin hafif bejimsi, sanki ölü deri rengine büründüğünü ve adeta derisini değiştiren hayvanlar gibi bir duruş sergilediğini görebilirsiniz.

Vitrinin sol tarafındaki yerleştirmeyi daha evvel üretmiş olduğum ufak bir gravür baskıdan esinlenerek oluşturdum. Bu çalışmam Galeri Nev’de, 2020’de gerçekleşen Tahassüs ve Heyecan adlı sergide, 33 adet gravürden birinin kurgusuna sahip. Bu iş konu olarak bir sınıftaki kara tahta ve öğrenci sıralarını, kuş bakışı gösteriyordu. Her sergide mümkün olduğunca, eski çalışmalarıma bir gönderme yaparım ve gelecek çalışmalarımla ilgili ipucu veririm. Goethe Institut’de yer alan yerleştirme, tam olarak bu yapının aynısının büyütülerek kurulmuş hali aslında. Üstte panoramik bir bezden kara tahta veya ekran denebilecek bir yapı, altta ise yine bezden üretilmiş bir defter boyutunda yan yana kutucuklar yer alıyor. Kara tahtada olan yazılar, gezegenler ve ağaç teması tekrar alttaki defterlerde ele alınıyor ama farklı bir şekilde. Sayfada görülen noktalar ilkel, yazı öncesi dönemi andırırken, çizgiler bir çocuğun yazı başlangıcını andırıyor. Bu fonların üzerinde silüetler geziniyor. Sosyal medyada veya başka ekranlarda gördüğüm gövdelerden alıntı yapıyorum; topluca tüketilen, paylaşılan ve tanınan görüntüler aslında silüet gibi gölgelerden oluşuyor (insanlar, hayvanlar, bitki/doğa, geziler, gezegenler, vesaire). Aslında bu silüetler fragman halinde olmasına rağmen, hepsinin birlikteliği neredeyse görsel bir alfabe oluşturup insana bir hikâye anlatılıyor hissini de verebiliyor.



#ObjectsOfAffection, Mekâna özgü yerleştirme, Baskı, kumaş, iplik, iğne ve tuval, 600 x 500 cm, 2021, Vitrin Fotoğrafı: Oğuz Karakütük

Bu sergiye nasıl hazırlandınız, pandeminin hepimiz üzerindeki etkisi üretim sürecinizde sizi ve özellikle üretkenliğinizi nasıl etkiledi?

IKA: Çalışma sürecinin araştırma kısmına çok önem veririm. Çok sayıda farklı versiyonlar yapıp, aralarından seçip öyle devam ederim. Bir tür evrim sürecinin hızlandırılmış versiyonuyla ilerlerim. Birkaç projeyi veya birkaç işi eş zamanda üretmeyi o yüzden seviyorum. Böylece bir yerde takıldığım zaman diğer projeler üzerinden ilerlerim. Bu sayede tek bir çalışmanın veya projenin üzerinde takılmadan ilerleyebiliyorum. Pandemi döneminde üretemediğim zamanlar da oldu elbette, ama üretime fiziken ara versem de, düşünmeyi, daha çok okumayı veya bu üretimdeki ara vermeyi pozitif bir şey olarak görüyorum artık ve aslında bu tip mesafeleri veya duraklamaları üretimin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Bazı dönemler hiçbir şey yapmamanın da yapmak kadar gerekli olduğunu öğrendim bu kapanma sürecinde.

Küresel pandemi nedeniyle bir anda eve kapanınca, herkes kendini dört duvar ve bir pencere/ekran konfigürasyonu içinde buldu. Benim açımdan en ilginç tarafı tüm dünyada insanların bu kapanma sürecine neredeyse aynı anda pek sesini çıkarmadan geçmeleri oldu. Bu, insanların kendilerini ve yaşadıkları sistemi sorgulamaları açısından ilginç bir dönem oldu. Bu süreçte özellikle iş ve okul sistemleri ve özel yaşam tarzlarımız olağanüstü bir süreçten geçti.

Galeri Vitrin de pandemi döneminin başında çok ilgimi çekti. Sergi için yaptığım hazırlıklar zaten pandemi öncesindeki araştırmalarımın devamı gibi oldu. “Gündelik hayat” olarak çevirebileceğimiz fransızca quotidien konsepti, üzerinde çalışmakta olduğum araştırma tezimin konusu. Bir anda üzerinde çalıştığım “Gündelik hayat” konusu daha da anlam kazandı. O dönem iskeleti olmayan tekerlekli ofis sandalyelerinin devamını yapıyordum. Benim pratiğim açısından, pandemi sayesinde bir anda, işlevini kaybetmiş o yorgun sandalyeler, içleri elyaf dolu tıpkı bir yastık gibi olunca işlerime başka bir boyut kazandırdı. Sandalyelerinin üzerine oturmak yerine üzerlerine yattım.

Pinpon topları ve raketler çalışmanızın farklı yerlerine gizlenmiş/bırakılmış gibi, bu nesneler neyi ifade ediyor?


IKA: Pinpon. Pin...pon....pin pon... Adı bile sert bir zemini andırıyor; oysa burada ne sert bir top ne de sert bir raket var! Hepsi bir peluş kadar yumuşak ve bir yastık kadar pofuduk. Sessiz bir oyun oynanıyor burada. Şşşt! Çocuklar duymasın! Büyükler de duymasın! Oyun deyince çocuklar heyecanlanır, büyükler ise kötü bir şey olduğunu düşünebilir. Aslında "oyun" - game, kuralları ve normları belli olan, "serbest oyun" ise - play, oyunun kurallarını kendin koyduğun, ikisi arasında bir gel git var sanki burada. Bir tarafta bir sınıfı andıran diğer tarafta üstüne çıkılabilecek bir yapı var. Çalışmayı, aidiyeti, insanoğlunun varlığını ispatlayan kendinden geçmiş yorgun sandalyeler ve zeminde kesilmiş bir ağaç kütüğü. Vitrinin sağ ve sol tarafı arasında pinpon raketleri ve vitrinin ikiye ayrıldığı yerin tam ortasında bir file bulunuyor.


Burada tam olarak bir yapıyı veya bir düzeni resmediyorum. Hangi düzen dersek? Bize artık çok tanıdık bir oyun gibi gelen, bizi şartlandıran, bize hükmeden diyelim. Hepimizi sabah cep telefonumuzun ziliyle uyandıran sonra da pestilimiz çıkmış şeklide o yumuşak yastığa kafamızı koydurup bizi uyutan normlar mesela. Genelde bunun devamlılığını sağlayan okul ve iş dediğimiz normlar hayatımızın büyük bir parçası değil mi?

Buradaki pinpon topları birden fazla. Herkes bir pinpon topuyla kendi dünyasını yaratabilir. Vitrinin altında bir bakıyoruz top denilen şey bir çalışma sandalyesinin tekerleği olmuş, bir bakıyoruz Jüpiter'in uydusu. Uydu deyip geçmeyin Jüpiter'in Europa uydusunda Dünya’dakinden daha büyük okyanuslar olduğu artık biliniyor!

#ObjectsOfAffection, Detay, Mekâna özgü yerleştirme, Vitrin Galeri, Goethe Institut, Ankara, 2021


Malzeme seçimindeki esnek ve yumuşak kumaş nesnelerin özündeki katılığı ve insanla olan sınırlı diyaloglarına mı bir ironi oluşturuyor? Çalışmalarınızdaki ve bu sergideki malzeme seçiminizi nasıl belirliyorsunuz?


IKA: Çalışmalarımın çok yönlü, çok katmanlı, genelde hem teknik hem de fikir olarak bir karışımdan oluşmasını tercih ederim. Farklı alanlarda çalışmayı seviyorum. Farklı materyaller ve farklı dünyalardan referans alıp, genelde aykırı olan şeyleri yan yana getiriyorum. Çalışmalarımın tamamı tuval veya döşeme kumaşla üretilmiştir ve dediğiniz gibi bir yastık kadar yumuşak ve esnektir. İronik olan sert objelerin bir anda yumuşak hale gelmesi ve fonksiyonlarını yitirmesi: Bir sandalyenin ana iskeletinin yok olması onu tamamen bambaşka bilinmedik bir objeye dönüştürüyor ve ilk bakışta güldürüp düşündürebiliyor. Bir anda her şey yumuşacık olunca bu hem sergilediğim çalışmanın sanat olarak sorgulanmasına hem de aynı sizin sorduğunuz gibi “Acaba neden?” denmesini sağlıyor. Bu nedenin cevabı da her zaman yoruma açık.

Ürettiğim çalışmanın ne kadar zengin referansları olursa ve çalışma ne kadar sorgulanmaya açık olursa, o kadar çok yorumlanmaya açık olur. Elbette üretirken her şeyi önden tasarlayıp, bir plana birebir uygulamıyorum. Üretirken olabildiği kadar spontane bir şekilde, neredeyse içgüdüsel olarak, hatalara açık ve banal denilebilecek şeyleri bir şekilde ister istemez ön plana çıkararak ilerliyorum. Genelde malzemeleri imkânlar dahilinde ve etrafımda mevcut olanlarla belirliyorum. Bir malzemeyle çalışmaya başlamadan önce ilk olarak onu biriktirmekle başlarım. Çok farklı eşyalar biriktiririm ve zamanı gelince onları oyun alanıma alıp deney yapmaya başlarım. Bu sergide gösterdiklerimin ilk denemeleri yıllardır biriktirdiğim kumaş parçalarından çıktı.

Ayrıca dokunarak bir şeyleri ortaya koymayı seviyorum. Vitrinde sandalye altında olan kütük bir heykelin temelini andırabiliyor. Bu kütük gerçek bir ağacın kütüğünü okşayarak ortaya çıktı mesela. Sandalyeler ise evimde bulunan sandalyelerin izleri/kalıpları aslında. İşin poesisi yani kabaca "yapılma şekli" bazen bitmiş olan çalışmadan daha çok heyecan verici olabiliyor benim açımdan. İzlere özel bir zaafım var diyebilirim. Belki her şey izlerden çıkıyor aslında işlerimde. Sandalyelerin bizde bıraktığı iz. Oradaki kesilmiş ağaç kütüğünün üzerinde bıraktığımız iz. Okul veya iş düzeninin üzerimizde bıraktığı izler.

#ObjectsOfAffection, Detay, Mekâna özgü yerleştirme, Vitrin Galeri, Goethe Institut, Ankara, 2021


“Sandalye” işlerinizde devam eden bir nesne. Sanatçının üretim yolculuğunda belirli bir nesnenin devamlılığı sizce ne ifade eder?

IKA: Aslında nesnelerle değil daha çok kılıflarıyla çalışıyorum diyebilirim. Veya onlar kılıf değilse de bir giysi veya bir peluş gibi bir şeye dönüşüyorlar. Sandalye şekli/yapısının çok uzun zamandır işlerimde yer ettiği doğrudur; ama her seferinde farklı bir şekilde ele alıyorum.

Boş sandalyelerin resmini çekerek ve resmini çizerek başladım 2009 civarında. Çok anlamlı gelirdi boş bir sandalye. Hem insanlığın geldiği yeri, hem de insan varlığını, yokluğunu, politik anlamda yerini, pozisyonunu, şartlandırma durumu. Bir de bizi küçüklükten itibaren o sandalyelere oturtmuyorlar mı? Kim poposunu o sandalyeden kaçırabildi? Neden o sandalye formu bugüne kadar geldi? Biraz düşününce çok enteresan bir obje değil mi sizce de?


İlk olarak profesyonel anlamda Nadia Jelassi (sanatçı, sanat metnini yazarı, öğretim görevlisi ve sergi komiseri) sandalye konusunda beni etkilemiş olabilir. Çok enteresan, Fransızca yazılmış olan État de siège adlı kitabında sandalyeyle çalışan ünlü sanatçıların çalışmalarını inceliyor. 2010 yılında Nadia Jelassi beni En rupture d’assise adlı sandalyeler üzerine olan, kişisel sergisine davetli sanatçı olarak, onunla sergi yapmam için çağırdı. O sergiye katılamadım ama sandalye fikri hep aklımda kaldı, bende iz bıraktı diyelim. Çoğu kumaştan çalışmalarım aslında buluntu nesnelerin replikaları/kopyalarıdır. Buluntu olan obje bir süre atölyede durur ve zamanı gelince elimin altında ise o an üzerinde çalıştığım işin içinde yerini bulabilir. Genelde etrafımda yakın mesafede olan materyallerle çalışmayı tercih ediyorum. İlk sandalye de dışarıda bulduğum, bacağının biri kırık, bir sandalyeydi. O zamanlar atölyem küçüktü, yerim olmadığından, biri yanlışlıkla üzerine oturup bacağını kırmasın diye sandalyeyi duvara asmıştım.

#ObjectsOfAffection, Detay, Mekâna özgü yerleştirme, Vitrin Galeri, Goethe Institut, Ankara, 2021


Çalışmalarınızı üretmeden önce sosyal ve siyasi konjonktürden ne kadar etkileniyorsunuz? Bir mesaj verme kaygısı taşıyarak mı üretim yapıyorsunuz?

IKA: Araştırma alanım gündelik hayat olduğu için, bireyi kendisi ve etrafında/içinde bulunduğu her şey üretimimi etkiliyor tabi, ama dolaylı bir şekilde. Üretirken her zaman mesafe koyarak hareket etmeye gayret gösteriyorum. Genelde kendimi güncel haber ve gündem olan olaylardan arındırarak üretmeyi tercih ediyorum. Daha kalıcı ve sistemin özünde olan günlük sorunları göz önüne alıyorum.

Politik ve sosyal konuların hepsini kullanılacak malzeme olarak görürüm ama biraz temkinli davranıyorum ve reaktif olarak hiçbir şey üretmiyorum. Bir iş ortaya çıkmadan önce bazen bir veya iki yıl bazen de çok daha fazla bekleyebiliyor. Her işin doğru bir zamanı oluyor. Hiçbir zaman bir mesaj verme gibi bir isteğim olmadı. Mesaj vermek zaten benim işim değil.


Serginin başlığı #ObjectsOfAffection bizi etkileyen üzerimizde etkisi olan objeler diye çevrilebilir belki. Hatta bazen bizi hasta eden anlamı da olabiliyor. Ürettiğim alan kısmen bir oyun alanı, kısmen laboratuvar, kısmen günlük hayatın görünmezleri. Yapmak istediğim bir objeyi temsil etmekle ilgili değil, görülmez bir şeyi görülür hale getirmekle ilgili.


Sanatçıların mekânlara özgü ürettiği işlerde, fiziksel mekânın hafızası ve güncel kullanım alanları zaman zaman çarpışabiliyor. Mekâna özgü üretilmiş işleri sunarken ne tür kısıtlamalarla karşı karşıya kalıyorsunuz?


Burçak Fakıoğlu Yakıcı

Burçak Fakıoğlu Yakıcı: #ObjectsOfAffection sergisinin yer aldığı vitrin aslında uzun yıllar Goethe-Institut Ankara tarafından bir sergileme alanı olarak kullanılmıyordu. Kurumun Direktörü Sayın Dahlhaus’un girişimiyle bir sergileme alanı olarak faaliyet göstermeye başlaması daha çok yeni. Ankara’da yeni iş üretimini destekleyen bir kurumun olması elbette çok kıymetli. Vitrinin izleyiciyle doğrudan iletişim kuran bir yönü var. Ayrıca Ankara’nın en işlek merkezinde bir geçit alanında konumlanmasının bizim için hem kavramsal anlamda hem de sanatçının yaşam öyküsü açısından ayrı bir önemi vardı. Bu geçiş alanıyla, Işıl’ın da geçmişte farklı kentler ve coğrafyalarda bulunmuş olup kendini bir kesişme ve geçiş noktasında konumlandırması arasında bir paralellik kurdum. Karşılaştığımız en büyük kısıtlama hiç kuşkusuz vitrin mekânı içerisinde hareket alanımızın kısıtlı olmasıydı. Vitrinin yüksekliği bir ihtişam katıyor olsa da kısıtlayıcı yönü bu kısıtlı bir alanda mekânı nasıl etkin kullanacağımıza ilişkindi.


Işıl’ın mekân için özel olarak ürettiği mekâna özgü yerleştirmesini adım adım detaylı bir planlamayla yerleştirdik. Bence bu kısıtlayıcı yerleştirme süreci yaratıcı çözüm arayışlarını da beraberinde getirdi. Yerleştirmenin vitrine sığabilecek boyutta tasarlanması da düşünülmesi gereken bir konuydu. Bu doğrultuda sergilenen tüm bez kumaş işini bir bütün olarak görsek de aslında işlerin tek tek kendileri parça parça ayrılabilir uyum sağlayabilen modüler yapılar. Bunu sanatçının yer değiştirmeleri gibi eserler de katlanıp, parçalara ayrılıp sanatçının valizine girip yolculuğa çıkmaya hazır bir durum şeklinde yorumladım kişisel olarak.


#ObjectsOfAffection, Detay, Mekâna özgü yerleştirme, Vitrin Galeri, Goethe Institut, Ankara, 2021


"Dokunulmaz objeler" kavramı bu sergide yaratılmış mesajlardan bir tanesi. Sanatçının sunuş şeklinden ayrı; sizin nesneler, vitrin ve insanın kontrolünde olan objelere karşı oluşturulmuş bu ironiye karşı yorumunuz nasıl?


BFY: Işıl’ın #ObjectsOfAffection başlıklı yerleştirmesi, iş ve eğitim sisteminin kurallarına ve bu bağlamda bizi çevreleyen nesnelere ilişkin alışkanlıklarımıza ve bu nesnelerin üzerimizde bıraktığı izlere bir eleştiri getiriyor. Bu mekân için özel olarak ürettiği işleri gerçekte var olan nesnelerin bez kumaşla kaplı silüetleri ve yastık gibi yumuşak kılıflarda izleyicinin seyrine sunuluyor. Vitrinin içinde yer alıyor olması ve bu nesnelere dokunulamıyor olmasının kışkırtıcı bir yönü var diye düşünüyorum. Oysa silüetlerini yaptığı nesnelere elbette bedenin yoğun bağ kurduğu ve bağlandığımız nesneler. Kumaş üzerine baskılar ve çizimler, kumaş üzerine dijital baskılar içeren çalışmalar izleyiciye doğaçlamayla oluşan üretim sürecinin ipuçlarını veriyor. Elektronik akıllı tahta, tablet, telefon, tek dokunuşla yeni evrenlere açılan ekran gibi bir yandan dokunmatik ekranlara gönderme yapan nesnelerin yanı sıra, yine eğitim ve iş yaşamında kullandığımız nesnelere vitrinin ardında yer almalarıyla dokunamıyor oluşumuz bir zıtlığı beraberinde getiriyor.


Ayrıca pandemi koşulları nedeniyle “dokunamamanın’’ gündem olduğu bir dönemdeyiz, vitrinin ardında oluşu buna da gönderme yapabilir. Vitrinle ilk karşılaştığımızda sanatçı bu vitrini bir ekran gibi algıladı. İşlek bir geçitte izleyicisinin hiç eksik olmadığı bir ekran gibiydi adeta. Ekranlara gönderme yapılan işler yine bir ekranın yani vitrinin ardında sunuluyor olması da bir ironi yaratıyor.


Belki tam bu noktada sergi başlığını hashtag (#)’le kullanılmasına yorum getirebilirim. Sosyal medyada (#) işaretinin sıklıkla kullanımı etiketleme, gruplandırma yani adeta bir aidiyeti ve kendini bir alanla özdeşleştirmeyi beraberinde getiriyor. Alışkanlık edindiğimiz ve bağ kurduğumuz bu nesnelere sığınmamız olarak da yorumlanabilir. Sanatçının geçmiş yıllarda ürettiği işlerinde de bu kullanıma rastlıyoruz. Alışkanlık edindiğimiz ve bağ kurduğumuz nesneler insanın kontrolünde gibi görünse de esasında ne kadarı insanın kontrolünde? İnsanın teknolojiye yakınlaşmasıyla edindiğimiz bu alışkanlıklarla onların kontrolü altındayız. Bu alışkanlıklar insanı da bir dönüşüm yolculuğuna çıkarıyor. Yeni teknolojik imkânların yaşamlarımızda yer almasıyla ve daha teknolojiye bağlı insanlara dönüşmemizle bir yandan insan kalmaya çabalarken diğer yandan insan kendini aşma eğilimi gösteriyor sanki.


Yerleştirmede ‘‘dokunmayla” güçlü bir bağ kurabileceğimiz vitrinin ardında beliren bir ağacın izleri de var. Sanatçı ağacın gövdesinin dış kabuğundaki yüzeyinin girintili çıkıntılı yollarını baskısını alarak keşfediyor ve kabuğun dokusunu kumaşın dokusuyla buluşturuyor. Vitrinin sağ tarafında bu kesik bir ağacın üstüne yerleşen bir ahşap sandalyenin silüetini ve ardından cüssesiyle tepelerine yerleşen plastik bir ofis sandalyesi görüyoruz. Bu yapı adeta totem gibi bir biçim elde ediyor. Bu üst üste yerleşimle ulaşmaya çalıştığımız yere ve konuma bir eleştiri getirerek nesnelerin üzerimizde bıraktığı izleri ele alıyor.


#ObjectsOfAffection, Detay, Mekâna özgü yerleştirme, Vitrin Galeri, Goethe Institut, Ankara, 2021


Esnek hareket alanı, kuralların dışına çıkmak, özgür bir oyun alanı, eserin sunuşunda kullandığınız değerli kavramlar. Sanatçının, deneyimleyicisinden ayrık bir fiziksel mekânda -vitrin- konumlandırdığı işiyle yakaladığı bu zıt yorumda anlatmak istediği nedir?


BFY: Vitrini iki bölümden oluşuyor gibi düşünebiliriz. Esasında vitrini ikiye bölen hat bizim için başta kısıtlayıcı iken sonradan işin yerleşimi üzerine düşündüğümde istemsiz bir şekilde vitrinin ikiye bölünmesinin sunumun yararına olduğuna kanaat getirdim. Adeta sağlı sollu, karşılıklı, iki taraflı, ortadan geçen fileyle ayrılan bir oyun alanı oluştu. Her iki tarafta konumlanan raketler de bunun da bir göstergesi. İşin gizemini koruyarak sanatçının nelerden beslendiğine kısaca değinmek isterim. Sanatçının malzemeyle ilişkisini besleyen çocukluk dönemindeki oyunlar. İşin tümünde ve parça parça bu oyun göndermelerini gözlemleyebiliriz. Alışageldiğimiz ahşap ya da sert malzemeden sandalyenin yumuşak bir silüetle var olması da bir yandan nesnenin işlevsizliğini düşündürürken diğer yandan yumuşak görüntüsüyle eğlenceli bir hal alıyor. Yazdığım metin de sanatçı deneyimlerinin aktarılması ve yansımasını içeriyor. İşlere yüklenen anlamlar yığınındansa sergilediğimiz işin nasıl bir duygulanım ürettiği önemli. Bu geçit alanında durup bir anda başını çevirip vitrinle buluşan herkes sergilenen işe birtakım çağrışımlar yükleyebilir. İzleyicinin sergilenen işlerle kurduğu ilişki tamamen öznel olacaktır. İzleyici kendi deneyimleri, dikkati, ruh hali, sergiye olan ilgisi doğrultusunda bir değerlendirme yapacaktır. Bir bakıma kamusal alan gibi değerlendirebileceğimiz bu mekân, işin sanatseverlerle ya da sanatın ulaşamadığı kişilerle buluşmasına olanak sağlıyor.


Sanatçıdan kendinizi ne kadar bağımsızlaştırarak özgür bir şekilde işleri sunuyorsunuz? Küratörler sanatçılardan ne kadar özgür?


BFY: Küratörün bağımsızlaşması ve özgür bir şekilde işleri sunabilme imkânını Açık Diyalog İstanbul’un kurucusu Billur Tansel koordinatörlüğünde Akbank Sanat iş birliğiyle düzenlenen ve programa dahil olmaktan büyük mutluluk duyduğum “Çağdaş Sanat ve Küratörlük” programı kapsamında yer alan seminerlerde Türkiye’nin önde gelen küratörleriyle de ele almıştık. Küratörün tamamen bağımsızlaşması ve özgür olması benim düşünceme göre mümkün değil. Bireysel deneyimler, bağlam, sanatçının meselesi, mekân ve kurum gibi birçok faktörün etkisinde kalıyor. Esasında sanatçı, küratör ve mekân arasında bir müzakere alanı doğuyor. Tüm bu etkileşimlerin sonucunda özgün bir çalışma sunma gayreti ortaya çıkıyor. Yani küratör bir nevi etrafıyla birlikte düşünmek durumunda. Işıl ile birlikte gerçekleştirdiğimiz bu projede, üretim pratiği, süreci ve sonrasında işin yerleştirilme sürecin de yoğun bir fikir alışverişimiz oldu ve her aşaması benim için çok değerliydi.


#ObjectsOfAffection, Detay, Mekâna özgü yerleştirme, Vitrin Galeri, Goethe Institut, Ankara, 2021


#ObjectsOfAffection birçok farklı tekniği içinde barındıran bir iş, multidisipliner eserleri geleneksel sergi anlayışından farklı olarak nasıl konumlandırıyorsunuz?


BFY: Işıl, işlerinde DNA kodları, biyolojik yaşam ve doğal seçilime göndermelerde bulunuyor. Üretim sürecinde farklı disiplinlerden etkilenen bir sanatçı. Küratöryel araştırma ve pratiğimde beni de besleyen dil ve çeviribilim alanlarından yararlanıyorum. Dolayısıyla sergileme anlayışına bunu yansıtmak önemli diye düşünüyorum. Mekânın sunduğu olanak doğrultusunda bir sergileme biçimi üzerine yoğun bir şekilde düşünmek gerekiyor. Söz konusu vitrin mekânında işin tamamını asarak sergileme yöntemini seçtik. Sanatçının geçmiş yıllarda ürettiği ve sergilediği işlerinde de asma ve sarkıtma yöntemleri kullanıldı. #ObjectsOfAffection işinde kullanılan malzemelerin ağırlığını göz önünde bulundurarak asılarak ve sarkıtılarak yerleştirildi. Kavramsal anlamda bu sarkık ve asılı görüntü çağrışımlar yapabilir. Ayrıca, güncel sanatta bir işin sergilenmesinin yanı sıra belgelenmesi ve sergi tamamlandıktan sonra bellekte bir metnin yer edinmesi de oldukça değerli. Göz önünde bulundurmamız gereken bağlam işin yer aldığı bölgeden başlıyor. Serginin bulunduğu Ankara şehri, Çankaya ilçesi, Goethe-Institut gibi köklü bir eğitim kurumu ve sergilenen mekânın bir vitrinden oluşuyor olması bağlamı oluşturan bilgiler.

Sanatsal üretim ve farklı pratiklerin kullanılması iki yıldır içerisinde olduğumuz muazzam değişimle birlikte farklı açılardan oldukça etkilendi. Siz Türkiye’deki çağdaş sanat ortamını özellikle güncel değişimlerle birlikte nasıl değerlendiriyorsunuz?

BFY: Dijital ve çevrimiçi olarak sunulan etkinlikleri, dijital alanda sunulan yurtiçi ve yurtdışı sergileri, yayınları ve eğitimleri takip edebildiğim yoğun bir süreçti. Ben bu süreci mümkün olduğunca verimli geçirdiğimi düşünüyorum. Öyle ki Işıl’ın son sergisinde Galeri Vitrin’i bir sergi mekânı olarak kullanmamız bile izleyiciye pandemi döneminde farklı bir deneyim yaşatıyor. Kapalı alanlara girmenin kısıtlandığı bir dönemde daha erişilebilir bir alana yönelmemize neden oldu. Pandemi sürecinde Türkiye’deki sanat ortamının da dijital ve çevrimiçi sunulan sergilerde küratöryel açıdan da yeni bir kavramsal ve kurulum deneyim alanı oluşturabileceğini düşünüyorum.