Mecra araştırmaları II

İpek Çınar, Mecra araştırmaları adı altında devam ettiği serinin ikinci bölümünde sanatçı Deniz Gül'le, geçtiğimiz günlerde Bilsart'ta açılan çevrimiçi sergisi Günlük Ritüeller üzerinden sanatçının üretim pratiklerini konuştukları bir söyleşi gerçekleştirdi


Röportaj: İpek Çınar

Deniz Gül, Fotoğraf: Korhan Karaoysal



Deniz Gül’ün, Mayıs ayının başında Bilsart’ın çevrimiçi kanalları aracılığıyla yayına giren kişisel sergisi Günlük Ritüeller; aslında neredeyse on yıllık bir maziye sahip. 2011-2012 yılları arasında çekilen, 2012 yılında Chicago’da katıldığı bir sanatçı konuk programı sırasında düzenlenen bu video; şu anki sürece de uygun bir sözcüğe, hayat kurtarıcılığına sahip. Buraya içinde biriktirmek, arada kalmak, akmak, bilinçdışını arzulamak gibi sözcüklerin geçtiği cümleler kurabilirdim. Yahut hayat kurtarıcılardan, döngüsel yapılardan, izi kalanlardan da bahsedebilirdim. Ancak Deniz Gül’ün üretim pratiğindeki etkileyici şey akışkan yapısı ve etkileşime açık oluşu; kendi deyimiyle “Bırakmak ve nereye varıyorsa orayı gözlemlemek” üzerine kurulu süreci. Bu nedenle her bir süreç de kendine has ilerliyor.


Biraz da bu yüzden, söyleşide Deniz’in üretim pratiklerine de ağırlık vermek istedim. Söyleşiye ek olarak, Deniz Gül’ün Bilsart’ın Çevrimiçi Sanat Konuşmaları serisinde yer alan sanatçı konuşmasını da dinlemenizi öneririm.


Deniz Gül, Günlük Ritüeller, 2012


Sevgili Deniz, birkaç hafta önce Bilsart’ta yeni kişisel sergin Günlük Ritüeller “açıldı.” Normal şartlarda mekânda gerçekleşecek olan bu sergi, günümüzün koşullarıyla beraber çevrimiçi platforma taşındı ve sergiye paralel olarak Zoom üzerinden bir de sanatçı konuşması gerçekleştirdin. Video çevrimiçi ortama en uygun pratik diyebiliriz sanırım, yine de sergiyi çevrimiçi alana taşıma kararın ve bu alandaki etkileşimden biraz bahsedebilir misin?

Selam İpek! Davetin için teşekkür ederim. Bilsart’la fiziksel mekânda bir gösterim üzerine konuşmuştuk. İçeriği netleşmemişti. Evlere kapanınca gündelik ritüellere bakmak adına bir anda zihnimde 2012’de montajladığım bu film belirdi. Türkiye’de göstermemiştim. Chicago’daydım, bir sanatçı konuk programı için davetliydim. Bir stüdyo, bir ev… Biraz da bu yeni ortama uyum sağlamak için; hem arşivimi derlediğim, hem telefonumla çektiğim bu görüntüleri montajladığım bir sürece girmiştim. Sonra başka işlere de daldım tabii ki, ancak bu egzersiz o dönem bir çeşit hayat kurtarıcıydı. Bilsart Çevrimiçi Sanat Konuşmaları Youtube kanalında yayına giren Zoom buluşmasında da biraz bu hayat kurtarıcılar üzerine açtım sözü. Gösterim sonrasında ne konuşabilirim derken, yine tesadüfen (bugünlerde) arşivimde karşılaştığım, 2017’de yazdığım bir metni okudum. Şöyle alıntılamak istiyorum:


Hayat kurtarıcıların şöyle fonksiyonu var. İlkyardım anında, can havliyle, içim kavrulurken ve kafatasım ısınırken, yani ne yoga, ne tai chi, ne yüzmek, hiçbir şey kâr etmiyorken, zaten bu hayat kurtarıcılar çoktan sistemimi ele geçirmiş ve beni değiştirmişken, herkes kendi dilini, desteğini ararken ve bu yeni krizin nasıl aşılabileceğine dair bir “görünen” ortada yokken ve ben görünmeyenin dalgınlığına kapılmışken sığınılan bir sözcükle birlikte, kendimi (cümlelere, paragraflara) kaptırma ve kaybetme hali oluşur.


Bu fonksiyonun ötesi de var. Ve esas hayat kurtarıcı, yani hayatı devam ettirici orada kendini belli ediyor. Onca dünyevi yangının arasında kendimi kaybettiğim bu yapı (bu durumda yapıt, fakat zaman zaman nesne, olgu, düşünce, kaza, insan…) ben farkında olmadan içinde bulunduğum yapıyı da değiştirmeye başlar. Hayat kurtarıcı denen şeyin şey olmasının lûtfu buradadır. Eğer bu nesne, düşünce, kaza ya da olgu bir insansa vay halime. Yine de bazen, hatta çoğu zaman hayat kurtarıcılar çoklu olabiliyor. Bu çokluk içinde kişinin yapısını ele geçiren yeni yapı, onu ufak ufak değiştirmeye başladıkça bazen yıkımına kadar götürür. Bazı hayat kurtarıcıların görevi, kurtulan ve kurulan hayatları yıkmaktır. Bu bir tezahür meselesi, kişiden kişiye değişir.


Bugünlerde bir şeylerle oyalanmak aslında tam olarak hayatı yeniden, yepyeniden gözlemlediğimiz bir yere tekabül ediyor. Yepyeni bir hisle, gözle, süreçle yaşıyoruz gündelik olanı. Bilsart’ın davetine de böyle bir yerden cevap vermek istedim. Sürece dair bir şeyleri konuşmak için bir fırsattı bu.


Deniz Gül, Günlük Ritüeller, 2012


Farklı zaman ve mekânlardan alınmış “günlük ritüeller” yahut Sıradan Zaferler’in belli bir zaman sonra bir araya geldiği bu video, üretim sürecinin kendisine dair de çok fazla ipucu veriyor. Bu videodan biraz bahsedebilir misin?

Şöyle bahsedebilirim: Aslında burada mecra, telefonun kendisi. Telefonun o dönemki görme ve kaydetme kapasitesi, becerisi ile sınırlı bir mecrada ve formdayız. Montaj, 2011-2012 yıllarında çektiğim bu günlük karşılaşmaların dörtlü ekranda bir dizilmi. Birbirine karışan sesler; akan, akmayan, yan yana, art arda gelen görüntüler… Daha çok sokaktan ya da arkadaşlarımla, tanışlarımla, ev içlerindeki karşılaşmalar… Filmde akan hem çok kişisel bir anlatı, hem de dönemin yaşantısına dair çok fazla şey söylüyor. Sokakta dolanırken önüme çıkan rastgeleliğin içindeki mahremiyete bakan, “şeyler”e kendimden (vücudum ve bakışımın mesafesi) yaklaşan; detaya dikilen, elin hareketine, suyun akışına, kahvenin karıştırılmasına, hamakta sallanmaya, yaşlı bir amcanın bastonuyla kediyi dürtüşüne, manzara yerine olana (harekete) odaklanan bir gözün takibi. Keza filme alırken ben de içgüdüsel olarak bakışımı takipteyim. Bakışım değilim yani. Anlatabiliyor muyum? Bakış, ufak (beliren) detayda ve kişisel deneyimde hep, kendiliğinde, alıkonulamaz biçimde. Tramvayda alıkonulamaz biçimde arkadaşının saçını okşayan genç oğlanın eli gibi… Tespih çekerken kaçıncı döngüde olduğunu kendine hatırlatmak isteyen bir elin peçeteyi yırtışındaki gibi. Bakış etrafında kopan bir maçın tezahüratı ya da otobüsteki bir kavganın ortasında kendini bulan, oldukça şaşkın bir bakış. Belli bir yerden gelmiyor, belli bir yere gitmiyor. Döngüsel bir bakış. Hayatın simultane çarpışında. Her yerden etki altında. Hiçbir yere varmıyor. Bir aralıkta. Bir yandan her görüntünün içeriğinde beni kendine çeken bir şey var, bir not düşüyorum kendime hafızamda, kişisel bir işaretler sistemi oluşturuyorum kameranın (gözün) gördüğü (gösterdiği) ile; diğer yandan tamamı Türkiye’de çekilmiş, çoğu İstanbul’da beliren bu görüntüler, bizi neredeyse on sene öncesinin dünyasına ışınlayacak birer belge niteliğinde.


Zoom’da gerçekleşen sergi konuşmanda bahsetmiştin: Düşünme ve üretme pratiğinde biriktirmek ve tasnif etmek oldukça önemli bir yerde duruyor. Bu süreçte ayrıca geçtiğimiz yıl Pandora’nın Kutusu’nda yaptığın, bienalde yer alan Taş (Elyazmaları Yanmaz) işinin konuşmasını da dinleme şansı buldum ve orada da başta bir yönü olmayan, zamanla birbirine eklenerek somutlaşan bir üretim sürecinden bahsediyordun. Keza tanışmamıza vesile olan Book Lab’de yaptığın kitap da böyleydi. Sanırım bu üretme pratiğinde önemli bir etken: Sürekli toplamak, topladıklarını bölümlere ayırmak ve onların söylediklerini dinlemek. Üretim sürecin nasıl ilerliyor?

Teşekkür ederim gözlemin için. Ben de farkında değilim pek, sanırım dediğin gibi. Yığınlarca beliriyor yığınlar; yukarıda bahsettiğim karmaşıklıkta, eş anlılıkta ve kendilikte. Tek yapabildiğim: Gözlemliyorum, notlar alıyorum. Defterler tutuyorum, arşivler oluşturuyorum… Çok çeşitli… Hiçbir şey düşünerek olmuyor, sadece olanlar oluyor. Öyle ki çoğu zaman gözlemlerken kaçırdıklarım oluyor. Yaşantılar sadece olup bitiyor, zihnimde bir pencere beliriyor, sonra bir başkası. Not dahi alamadan içeride bir yerlere kazınıyor duyumsamalar. Tüm eylemim, yapabildiğim kadarıyla bilince ve yaşama dair bir eylem. Kavramaya, bütünün, yaşantının bir parçası olmaya dair bir yerde. Bir tür farkına varış, oluş hali ve eylemi açığa çıkan. Bilinçdışını Arzulamak (1) başlığında 2017’de ele aldığım metin tam olarak kendimde bu eylemi araştırmak üzerine bir çaba mesela. “Ne yapıyorum”u insan yaparken göremiyor, n’apıyorsa artık!… Her an aynı değil! Bugün böyle ayıyorken, yarın başka türlü ve bazı şeylere! Zaman/mekân ve deneyimimiz birbirince. Akışkanlık içinde yaşantının verdiği o yeğin coşkunluk halinin tozlarını, dumanını ve hatta küllerini toparlamaya çalışmak, bir uzantı, ek bir diyar açmak… Hatta ilişkilere, en başta kendinle ilişkiye böyle bir alan açabilmek. Eylem, bu biçim bir eylem. Dediğin gibi tasniflediğim, kavramlarla düşündüğüm, soyutladığım, yeni birleşim kümelerinde tekrar baktığım ve böldüğüm, bölerek düşündüğüm, yavaşlattığım bir süreç işliyor. İşin içindeyken ben de ne yaptığımı bilmiyorum. Sadece akıyorum. Akmadığım zaman duruyorum. Durmak çile değil, durmak çok güzel.


Deniz Gül, Taş (El Yazmaları Yanmaz), 2015, Fotoğraf: Deniz Gül


Çalışmaların genel olarak iki usul arasında salınıyor. Bir yandan heykel ve enstalasyon üretiyorsun, bir yandan da toplama ve biriktirme üzerine kurulu bir pratiğin var. Heykel belli bir malzemeye uzun süre odaklanma ve onunla haşır neşir olmayı gerektiren bir pratik iken; diğeri daha uçucu, etkileşime açık ve algıları geniş tutmayı gerektiriyor. Bir iş üretirken bu ikisi arasındaki seçimi nasıl yapıyorsun ya da bir sergi için davet edildiğinde izlediğin adımlar neler?

Biriktirmek ve toplamak tam da dediğin gibi ucu açık, etkilerin etkilere değdiği, somutlaşmayan süreçler aslında benim için. Tam tersi bir şekilde, “Bırakmak ve nereye varıyorsa orayı gözlemlemek” şeklinde düzeltmek isterim önerdiğin terimleri. Karşılaşmaları bırakmak, oradaki hareket nereye yöneliyorsa oraya yönelmek. Tek yapabildiğim hatırlama şeklimi bana gösteren bir takım sinyallerle (kendime not düştüğüm) karşılaşmaları (ve etkilerini) düzenlemek. Bu sadece benim baktığımda yerlerini bulabileceğim ve baktığım zaman içinde yeniden kaybolabileceğim, yeniden düzenlemelere girişeceğim bir değnek. Hafızamda bir şeylerin tetikleneceği işaretleri tanımak, onları potansiyellerini eylemek gibi. Her şeyden önce bir ilişki. Ben de her seferinde etkileniyor, bu düzenlemelerden başka diyarlara atlamalar gerçekleştiriyorum. Düzenlerken etkiye açığım.


Bahsettiğin, El Yazmaları Yanmaz (2015) işinin arka planını sunarken (2) de tam olarak bu işaretleri açıyorum. İşin kendisi de işaret zaten: Okuyamadığımız, anlamına nail olmadığımız, bir arada okundukça şekil değiştiren ve şekillenen işaretleri araştırıyor. Yaşıma ve görünen o ki yaşantıma baktığımda çok çok az şey buluyorum etrafımda: Tutulduğum birkaç nesne, birkaç eşya o kadar! 2000’li yıllarda o zamana kadar tuttuğum dijital arşivin neredeyse yüzde 80’i kurtarılamadan kaybolmuştu. Neden bilmiyorum, rahatlamıştım. Biriktirmek ve toplamak bana göre değil yani! Bağlantıları görmeye çalışmak, sürekli bakmak, yeniden bakmak. Oradan bakmak, buradan bakmak, içinden bakmak, sınırından, yüzeyinden…


Sorunun diğer ucuna gelmeliyim unutmadan! Nesneyi araştırmak, onu sadece fizikselinde değil, tüm süreçleri ile yaşamak benim için. Ürettiğim birçok nesne, olduğu güne kadar oluşmuyor, bu sayede fiziksel tezahürleri oldukça performatif diyebiliriz. Benim ya da bir başkasının elinde canlanıyorlar. Elbette ki heykel sorusu etrafında da cevap araştıran parçalar bunlar, sadece (exclusively) heykel olarak açıklanmaları ise pek yetersiz. Bir bütün arz ediyorlar, diyeceğim. Bir heykeltraş gibi günlerce üzerine form yonttuğum parçalar asla değiller. Her şeyden evvel yapılış şekilleri farklı. Yapılış şekilleri çoklukla iştigal. “Ben” (sanatçı) fikri ve ellerimle ürettiğim “plastik sanatlar” değil, hatta bu fikirden tamamen kopuk, göbek bağları kesilmiş, yıpranık, dağıtık üretimler. Çoğu zaman bir başkası ya da başkalarının ürettiği yahut kullandığı parçaların mekân ve zamanla bir araya gelişleri diyebiliriz… Yapıldığı esnada olup beliren ve mekânda bir araya gelen jestler neredeyse (bazıları çok monümental olsalar da!). Çoğu zaman nesnelerin soluğunu -sergi açıldıktan, mekânlarına kurulduktan, yerleştikten sonraki hayatlarını ya da eğer buluntu nesneler/parçalar ise önceki hayatlarını- merak ettiğim için de süreçlerini işaretleyen parçalar oluyorlar.


Örnek vermek gerekirse, Genç Kahin (2016), yeşil bir sulama hortumu. İçi alçı dolu. İçi sepsert! Katı bir nesne yerde yatan. Başkalaşmış bir hortum diyebilir miyiz? Sergi kurulumunda, mekânda -sevgili Vefa Usta ile- hortuma alçı pompalayarak üretildi. Katılaşması/nesneleşmesi için yere bırakıldı. Bu, yani bu kadar. Yerleştirmeler de keza çoğu zaman farklı bileşenlerin mekândaki asamblajları. Bir yandan bakıldığında oldukça immateryal bir sanat edimi, diğer yandan çok materyal. O hortum hep orada, zihnimin içinde, yıllarca benimle dolanıyor, bir yerde salık vermek, yerini bulmak için. Yerleşmek sevdiğim bir terim. İçinde geçiciliği ve hareketi de barındırıyor. Farklı etmenleri (durumları) (event’leri) beraberinde işaretliyor! Sergi mekânından depoya yerleşmek. Depodan birinin evine yerleşmek. Oradan yıllar sonra başka bir müze mekânına yerleşmek… Sonuç: Bir sergiye davet edildiğimde izlediğim adımlar yok. Koşanlar var, oturanlar var, unutulanlar var, hatırlananlar var. Zihinde dolananlar, sergiyle dolanabiliyor mu? Buraya bakıyorum. Yani bir seçim de yok. Karşılıklı ve çoklu bir dans (response) var, belki.


Deniz Gül, Genç Kahin, 2016, Fotoğraf: Chroma


Ayrıca çalışmalarında metin de önemli bir yerde duruyor. Metin ve nesneler birlikte şekillenirken, ne metin alışkın olduğumuz yerde ve biçimde ne de nesne. Biraz metin ile görsel arasındaki bu atışmadan bahsedebilir misin?

Sevgili İbrahim Cansızoğlu’nun bu konuya dair yazdığı, 2011 yılında Sanat Dünyamız’da yayımlanan, çok sevdiğim bir izlenimi var. Onun kaleminden alıntılayarak anlatmak hem de tarihe bir referans düşmek isterim sorunla.

Hafıza metni açar, onu sayısız ilmekle dışında olana bağlar ve bir dış iskelet gibi onu koruyup ayakta durmasını sağlar. Bu noktada akıldan çıkarılmaması gereken Gül’ün nesnelerinin metinden ürediğidir. Bu üreme metin-okuyucu ilişkisi aksında gerçekleşen bir üreme değildir, radikal ve somuttur, uzamsal sonucu işin kendisidir… [Nesne] kendini dünyaya fırlatmak zorunda kalır. Metin ve nesne arasındaki boşluk da doğum sancısının kaynağı, nesnenin kendini ürettiği yerdir. Nesnelerin içindeki ve kendi aralarındaki boşluklar da benzer bir ekonomiyle metinde yer alan bedensiz bedenlerin yerine ziyaretçilerin bedenlerini koyarlar ve o bedenleri yeniden üretirler. Yani metin nesneyi üretir, nesne de bedeni çağırır. (3)


Üretim süreçlerin uzun zaman dilimlerine yayılıyor. Örneğin Günlük Ritüeller videosundaki görüntüleri 2011 yılında çektiğinden bahsettin. Gündemin bu denli sık değiştiği, ancak belleğin oldukça zayıf olduğu bir ülkede topladıklarına bu kadar süre sonra bakmak kendi geçmişine ve ülkenin geçmişine dair nasıl bir his yaratıyor?

Üretim başladı, bitti gibi ucu sonu olmayan, dediğin şekliyle, sürecin bizzat kendisi. Ortaya çıkanlar görünen parçaları. Bu anlamda bağlamlar, yorumlar değiştikçe, zaman ve kavramlar değiştikçe, mekân fizikselde ve algıda değiştikçe dönemini işaretlemiş parçalar bir anda geçmişte/ bugünde ya da ileri bir zamanda canlanabiliyorlar; bambaşka, bilmediğimiz auralarıyla, güncellikleriyle ve dahası tahayyül edemeyeceğimiz bir aktüellikte yeniden ve defalarca çoğalıyorlar. Sabit değiller asla. Az önce konuştuğumuz gibi. Akışkan. Bu sebeple arayışın anlam değil, bağlamda bir araya gelişler olduğu daha keskin, daha geniş, daha yatay bir coğrafya yapıt dediğimiz.


Biraz klişe olacak, ancak sormadan da geçmek istemiyorum. Salgın dönemi sana nasıl geldi? Üretim pratiğinde bir değişiklik yarattı mı ve salgın dönemi sonrasına dair öngörün var mı?

Tabii ki. Yavaşlamak hayatta aldığım hazların enlerinden. Hızlanmak gibi. Farklı bir yönde. Yükselmek gibi. Farklı bir yönde.

Deniz Gül, Fotoğraf: Korhan Karaoysal


(1) Gül, Deniz. Bilinçdışını Arzulamak, ArtUnlimited (sf. 34-37), İstanbul: ArtUnlimited, 51

(2) Deniz Gül’ün Taş (El Yazmaları Yanmaz) sunumu Pandora’nın Kutusu programı kapsamında Galata Rum Okulu’nda 2019 yılında gerçekleşti. Sunumun video-dökümantasyonuna sanatçının websitesinden erişebilirsiniz.

(3) Cansızoğlu, İbrahim. 5 Kişilik Bufet’de İdeoloji ve Eleştiri. Sanat Dünyamız (sf. 16-21), İstanbul: YKY, 123

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon