Lübnan ve tekrar eden güneş

Güneşin hem hayat veren hem de ateş saçan ikili doğasını konu alan a yellow sun a black sun sergisi 20 Ekim’e kadar Martch Art Project’te devam ediyor. Etel Adnan, Vartan Avakian, Nadim Asfar, Gregory Buchakjian, Simone Fattal, Sirine Fattouh, Danielle Genadry, Lamia Joreige, Mireille Kassar, Stéphanie Saadé ve Roy Samaha’nın işleriyle yer aldığı bu kapsamlı serginin küratörü Karina El Helou’yla Lübnan’ı, güneşi ve projelerini konuştuk


Röportaj: Selin Çiftci


*Please scroll down for English





a yellow sun a black sun, Etel Adnan’ın Lübnan iç savaşı sırasında kaleme aldığı The Arab Apocalypse (Arap Kıyameti) başlıklı şiirine ve onun “güneş’ine çokça referans veriyor. Bu sergiyle birlikte siz “güneş”le nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?


Sergi için, Adnan'ın 1975'te kaleme aldığı Arap Kıyameti adlı şiir kitabında tasvir ettiği gibi güneşin ikiliğini konu alan Lübnanlı sanatçıların eserlerini seçtim. Siyah güneş yıkıcıdır; cezalandıran, yakan ve savaşlara yol açan Güneş Tanrısı Samas’tır. Sarı güneş ise, dünyamızı besleyen ve gün batımında en güzel renkleri oluşturan sıcak bir gezegendir. Sergide Adnan'ın takıntılarından birkaçıyla; güneş, aylar, dağlar ve denizle diyalog hâlinde olan eserlerle karşılaşıyoruz. Simone Fattal'ın iki sulu boya çalışması, Lamia Joreige'in filmi ve Buchakjian'ın fotoğrafları gibi yeni üretilmiş işler de bunlar arasında yer alıyor. Söz konusu bu iki güneş, çatışma içerisindeler ve Lübnanlılar olarak Beyrut'la kurduğumuz aşk-nefret ilişkisini tercüme ediyorlar.



Sergide bir dönem, frankofonik kültürün Ortadoğu’daki vahası olan Lübnan’a tanıklık etmiş sanatçılarla birlikte bu dönemin sonrasını yaşamış genç sanatçıların çalışmaları bir arada yer alıyor. Bu jenerasyon farkı sergiyi nasıl besliyor, nasıl bir dinamizm sunuyor?


Lübnanlı sanatçıların yıllardır göç etmesi ve sanat ortamının dünyanın dört bir yanına dağılmış olması nedeniyle bu diyaloğu çok önemli buluyorum. Örneğin Daniele Genadry, Paris'e taşınmadan önce Etel Adnan ve Simone Fattal gibi ABD'de yaşadı. Nadim Asfar ve Mireille Kassar Paris'te yaşıyor. Roy Samaha, Gregory Buchakjian, Sirine Fattouh ve Lamia Joreige ise Beyrut'ta yaşıyorlar. Ancak gerçekleşen patlamalardan sonra bu durum da değişebilir, birçoğu yaşadıkları yerden ayrılmayı düşünüyor ve yine bir birçoğu da Stephanie Saadé gibi ayrıldı. Sanatçıların dünyanın pek çok yerinde ayrı ayrı sergilenmeleri nedeniyle bazen bu sanat ortamının önemini kavramanın zor olabileceğini düşünüyorum, nitekim sanatçılar da her zaman bir diyalog içerisinde bulunma fırsatı yakalamıyorlar. Lübnanlı sanatçılar arasındaki bu nesiller arası diyalogun varlığını Simone Fattal ve Etel Adnan’la tanıştığımda fark ettim. Ne kadar çok Lübnanlı sanatçının onlarla diyalog içerisinde olduğunu ve onların da bu sanatçılardan kaçını desteklediklerini görünce şaşırdım, örneğin Joreige'in sergide yer alan filmi, Adnan’ın sanat ortamıyla arasında kurduğu diyaloğun mükemmel bir örneği. Sergi aynı zamanda, rekabetçi sanat dünyasında bazen unuttuğumuz bu cömertlik ve paylaşım fikri üzerinde de duruyor.


Türkiye'de daha az tanınan sanatçıları Etel Adnan'ın şiirleriyle diyalog halinde göstermek ve galerisinde sergilenen on bir sanatçıyla bu sanat ortamını keşfetmek Martch Art Project kurucusu Bahar Kızgut’un ilgisini çekti. Samimi bir sergi ama umarım Lübnanlı birkaç sanatçının eserlerine dair yapılan bu takdim onların üretimleri hakkında daha fazla ilgi uyandırır. Özellikle bu zor zamanlarda Lübnan’daki sanat camiasına yönelik bu dayanışma hareketini takdir ediyorum ve burdan yola çıkarak bazı satışların da sanatçılara destek olmasını umut ediyorum.



 

“Zor zamanlardan geçiyoruz, Lübnan iç savaşıyla kıyaslayamayız ama süregelen ekonomik ve siyasi kriz, patlamalar, elektrik ve şimdi de ilaç yokluğu hayatta kalan insanlar için çok ağır. Yorgunluktan da öte, Lübnan'da insanlar her günü zar zor yaşıyor… Bu yorgunluk aynı zamanda yıllardır karanlığa (radikalleşme, milisler…) karşı verilen mücadele duygusundan da geliyor. Aydın kesim yorgun, birçoğu ayrılmak istiyor ama bunu yaparlarsa ülkelerinin karanlık tarafından fethedileceğinin de farkındalar.”

 


a yellow sun a black sun, Lübnan’ın çok kültürlülüğünden, heterojenliğinden, palimpsest yapısından ve bir yandan da yorgunluğundan güç alan bir sergi. İstanbul’da sergileniyor olması sizin için ne ifade ediyor, sergi bu coğrafyayla nasıl bir bağ kuruyor?


Lübnanlılar olarak bu çok kültürlülüğe oldukça değer veriyoruz. Zor zamanlardan geçiyoruz, Lübnan iç savaşıyla kıyaslayamayız ama süregelen ekonomik ve siyasi kriz, patlamalar, elektrik ve şimdi de ilaç yokluğu hayatta kalan insanlar için çok ağır. Yorgunluktan da öte, Lübnan'da insanlar her günü zar zor yaşıyor… Bu yorgunluk aynı zamanda yıllardır karanlığa (radikalleşme, milisler…) karşı verilen mücadele duygusundan da geliyor. Aydın kesim yorgun, birçoğu ayrılmak istiyor ama bunu yaparlarsa ülkelerinin karanlık tarafından fethedileceğinin de farkındalar.


İstanbul, Ortadoğu'da bu kozmopolitliği, açıklığı ve kültürü temsil eden ender yerlerden biri. Beyrut ve İstanbul arasında çok az diyalog var; ancak ortak bir geçmişi paylaştığımız bölgelerde bulunduğumuzu, İstanbul ve Beyrut'un genç sanat dünyasındaki mücadelelerimizin benzerlikler gösterdiğini göz önünde bulundurursak daha fazla fikir alışverişinde bulunmamız gerektiğini düşünüyorum. Türkiye sanat ortamının bu direnişi yaratmaya ve İstanbul’un bizim için ilham kaynağı olmaya devam edeceğini umuyorum. Sergide yer alan Lübnanlı sanatçıların birkaçının Türkiye tarihiyle bağı bulunuyor, ve hayat hikâyeleri de aslında bir göç coğrafyası olan Beyrut'taki kökenlerimizin karmaşık tarihine tanıklık ediyor. Örneğin, ataları Mardin'den gelen Mireille Kassar şu an Mardin hakkında bir film üzerinde çalışıyor ve sergide yer alan soyut çalışması, yedi yıl önce ziyaret ettiği Karabağ’daki maden bölgelerinin onda bıraktığı izlenimlere yer veriyor. Nadim Asfar'ın ataları ise Diyarbakır'dan geliyor. Osmanlı'ya dair farklı bir bakış açısına sahip olan Etel Adnan'ın şiirinden ilham alan eserlerin, Adnan’ın eserlerinin yanında gösterilmesi, Beyrut'un çok kültürlülüğünü göstermek açısından ayrıca önemli. Osmanlı döneminin önemi hakkında pek çok yazı kaleme alan Adnan’ın, babası Osmanlı İmparatorluğu’nda önemli bir subaydı, kendisi de Beyrut'ta büyümesi, Fransızca konuşması ve annesinin Yunan olması gibi özellikleriyle Beyrutluların kanında taşıdığı inanılmaz karışımın bir örneği. İngilizceye çevrildi mi bilmiyorum ama Fransızca yazdığı küçük bir metin var: A propos de la fin de l'empire ottoman, sınırların kapatılmasıyla bu bölge içinde hareket özgürlüğünün sonlanmaya başlamasını anlatıyor. Sanat eleştirmeni Ari Akkermans ile Eylül 2021'de başlayacağım perambula-tion.org adlı çevrimiçi yayın platformu aracılığıyla, Simone Fattal'ın Beyrut'tan Kabil’e, Suriye üzerinden sorunsuz bir şekilde otobüsle gidilebildiği zamanları anlattığı, tüm bu bölgede farklı etnik kökenlerin kucaklandığı dönem hakkında yazdığı bir metni yayınlayacağız. Metnin sonunda şu soruyu soruyor: “O zamandan bu zamana bize ne oldu?”



Ortadoğu’nun sanat merkezlerinden bahsedilirken Beyrut ile İstanbul sık sık karşılaştırılır. Siz bu karşılaştırmayı, benzerlikler ve farklılıklar açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?


Beyrut ve İstanbul, Avrupa’yla olan güçlü bağlarıyla birlikte hem Asya, hem Doğu, hem de Akdeniz kimliklerinde aynı merakı ve ilgileri paylaşıyorlar. Aynı sorunsalları paylaşıyoruz, Beyrut'ta yerel sanat ortamını ve pek çok özel sponsordan yararlanan çağdaş sanat merkezlerini destekleyecek bir kamu politikası yok, aynısını İstanbul'da da görebiliyorum. Ancak İstanbul sanat mekânları ve kamusal sanat müzeleri açısından çok daha zengin. Beyrut'ta Ulusal Arkeoloji Müzesi muhteşem, Ashkal Alwan ve Sursock Müzesi gibi yerel sanat ortamını destekleyen veya Beyrut Sanat Merkezi gibi uluslararası sanatçıları bir araya getiren birkaç özel sanat merkezimiz de var. Ancak pratikte Beyrut dışında böyle bir kültürel sunum mevcut değil. Lübnan sanat sahnesinin erişim konusunda oldukça iyi olduğunu söylemeliyim. Akram Zaatari, Walid Raad ve Joanna Hadjithomas ve Khalil Joreige, Lübnan'ı dünya çapında iyi temsil ediyor. Ama Beyrut, İstanbul'dan daha samimi, daha içli dışlı geliyor. Mesela ben İstanbul Bienali'nin büyük bir hayranıyım. Son altı yıldır ziyaret ediyorum ve her seferinde de bundan zevk alıyorum, bence Orda Doğu’da çağdaş sanata dair en önemli etkinlik. Bu ölçek Beyrut'taki sanat etkinliklerinde nadiren görülür. Arapçadaki, İngilizcedeki ve Fransızcadaki araştırmalar, metinler ve yayın dünyası; Jalal Toufic, Gregory Buchakjian ve Walid Sadek gibi yazarlar Lübnan sanat sahnesinin gerçek birer gücüdür.





Lübnan sanat dünyası, sanatın ve olayın birbirinin içinden türediği doğasıyla, savaşların, ateşin ve yıkımın ara kesitinde kendine geniş bir yer bulup, hala canlı ve dış dünyaya açık kalabiliyor. Bu ironiyi nasıl açıklıyorsunuz?


Bu, 90'ların sonunda Ashkal Alwan platformunu kuran Christine Tohmé gibi küratörler ile, Beyrut'ta kalan ve aynı zamanda savaş devam ederken çalışmaya başlayan Marwan Rechmaoui ve Akram Zaatari gibi sanatçıların inanılmaz direnişinden kaynaklanıyor. Ashkal Alwan, Beyrut'ta dünyanın dört bir yanından küratörlerin ve sanatçıların geldiği bir merkez yarattı ve onu açıkça dünya sanat haritasına dahil edebildi. Bunların hepsi rahatlık pahasına gerçekleşen şeylerdi; mücadelelerinin inanılmaz zor olduğunu biliyorum.



2020 yılındaki patlamada ülkenin önemli pek çok galerisi, sergilenen eserlerle birlikte zarar gördü, galerilerin, müzelerin büyük bir kısmı da kapılarını kapattı. Sonrasında pandemi, sanat dünyası ve aktörleri için çok zor bir süreci beraberinde getirdi. Bu süreçleri geçiren Lübnan’da nasıl bir iyileştirme politikası izlediniz, geliştirilen yeni oluşumlar, devlet politikaları oldu mu?


Patlama ve meydana gelen büyük yıkımdan sonra sanatçılar eserlerini kaybettiler, galeriler ise mekânlarını. Devletin eksikliğini hiç bu kadar hissetmemiştik. Yardımlar yurtdışındaki özel vakıflardan geldi; ALIPH; Sursock, UNESCO ve AFAC gibi sanat merkezlerine fon sağladı; Mawred platformu ise sanatçılara yardımda bulundu. Sfeir Semler galerisi ve Marfa yeniden açıldı, ancak yapılan tüm yenilemelerin masrafını kendileri karşıladılar.


Geçen Eylül’deki patlamadan sonra, ne tür kültür politikalarına ihtiyacımız olduğunu belirlemek adına bazı ortaklarla birlikte bir araştırma ve anket çalışması başlattım; ancak devletin yolsuzluk düzeyi bu çalışmayı tamamen işe yaramaz hale getirdi. Şu anda durum daha da kötüye gidiyor ve mevcut iktidardaki savaş milislerinin yerini yeni bir siyaset sınıfı almadıkça ve yeni kültür politikaları önermek için araştırmalarımızı sunmadıkça önemli bir değişiklik olacağını zannetmiyorum.





Yaratıcısı olduğunuz Studiocur/art isimli küratöryel platformla, Cycles of Collapsing Progress (2018), The Silent Echo (2016) gibi projelerde, çağdaş sanatı kültür mirası mekanlarla bir araya getiriyorsunuz. Bu birliktelik ve çatışma, sergiyi nasıl besliyor, bu ilişkinin kazanımlarını nasıl değerlendiriyorsunuz?


Studiocur/art dünya çapında çeşitli projeler üzerinde çalışıyor; ancak en son gerçekleştirdiği iki büyük halka açık etkinliği, 2016 yılında Lübnan'da Baalbek’te yer alan sit alanında gerçekleşen The Silent Echo ve 2018 yılında Oscar Niemeyer'in terkedilmiş ünlü Fuar Alanı’nda ve Tripoli Kalesi'nde gerçekleşen Cycles of Collapsing Progress’di.


Lübnan'da büyürken, ülkenin tarihi katmanları, Yunanlılar, Romalılar, Haçlılar, Fâtımîler, Memlükler, Osmanlılarla iç içe olan Fenikeliler; Fransız Mandası dönemi, Lübnan ve dinleri, Sünniler, Şiiler, Maruniler, Ortodokslar, Dürzîler, Asuri ve Süryaniler beni her zaman büyülemişti. Sergiler bu nedenle geçmiş ve bugün arasında bir diyalog yarattı. Bu katmanlar, son projemiz Cycles of Collapsing Progress’in yer aldığı Trablus gibi şehirlerde de oldukça görünür haldeydi ve proje, Niemeyer'in modern mirasıyla birlikte Haçlı Seferi'ne farkındalık getirmesi açısından başarılı da oldu; Trablus Kale’si, fuar ziyaretçilerimizin çoğu tarafından daha önce neredeyse hiç ziyaret edilmemişti. Projenin yanı sıra Joana Hadjithomas ve Khalil Joreige'in Lebanese Rocket Society üzerine gerçekleştirdikleri çalışma gibi 60'lı yıllarda Lübnan tarihini ortaya koyan birkaç projeyi de burada sergiledik. Zad Moultaka'nın fuar alanının ünlü yapısı The Dome ile diyalog halinde olan ses bazlı çalışmasında olduğu gibi, geçmişe ait tüm bu mekânları yeniden canlandırmak, etkin kılmak için çağdaş bir katman daha oluşturmak istedim. The Silent Echo'yu ilk açtığımızda çok endişeliydim; çünkü pek çok kişi sergiye Beyrut'tan 90 km uzaklıktaki, Suriye'den çok da uzakta olmayan Baalbek'e ziyaretçilerin gelip gelemeyeceğinden şüpheliydi. Cynthia Zaven (Lübnanlı besteci) ve Susan Hiller'in ölü diller üzerine olan çalışmasıyla birlikte sergilenen eserler; sanat ve arkeoloji arasında bir diyalog yarattılar. Kültür bakanlığı mekânın ücretsiz olarak açılmasına izin verdi, bu sayade 20 günde 15.000 ziyaretçimiz oldu; bunu Baalbek’in çatışma bölgelerine olan yakınlığından dolayı çekinililen bir yer olması sebebiyle, bir başarı olarak görüyorum. Lübnan'da miras o kadar zengin ki varlığını görmezden gelmek çok zor. Küratörlük pratiğimde de bunun beni çok etkilediğini düşünüyorum. Kimliklerin katmanlaşmasını incelemek benim için önemli bir bakış açısı, şu an Rusya’da aynı diyalogu oluşturacak birkaç proje üzerinde çalışıyorum.



Walid Raad’ın The Atlas Group (1989-2004) kolektif projesinde, I only wish that I could weep başlıklı videoda,“gün batımı”, “güneş”, Beyrut’a dair birleştirici, bir araya getirici bir söylemin ve özlemin ifadesiydi. A yellow sun a black sun’a uzanan süreçte ne değişti; ve sizce artık o “güneş” neyi ifade ediyor?


Walid Raad'ın bu projesi kesinlikle a yellow sun a black sun sergisinin bir parçası olabilirdi. Ancak Adnan'ın ve Raad'ın eserlerindeki güneşler farklılar. Raad'ın eserinde gün batımı, bir dikkat dağıtıcı, operatörün dikkatini siyasi gerçeklikten ve Corniche sahilinde gerçekleşen casusluktan uzaklaştıran bir manyetik görüntü hâline geliyor. Adnan'ın eserindeki güneş ise, siyasi hayatın merkezinde yer alıyor; güneş, Lübnan iç savaşının baş kahramanlarından biri. Her iki sanatçının da kurguyla ilişkisi var; Raad'ın ünlü Atlas Group’u Lübnan iç savaşına dair uydurma gerçekler hakkındaki eserlerin koleksiyonu iken, Adnan'ın güneş etrafındaki kurgusu, mitolojik tanrılar ve doğal unsurlar arasındaki çatışmanın yarattığı Lübnan iç savaşına bakıyor.


____


Lebanon and the repetitive sun


a yellow sun a black sun exhibition, which is about the sun’s dual nature as both life-giver and fire dealer, will run until October 20 at the Martch Art Project, Istanbul. We came together with Karina El Helou, curator of this comprehensive exhibition featuring works by Etel Adnan, Vartan Avakian, Nadim Asfar, Gregory Buchakjian, Simone Fattal, Sirine Fattouh, Danielle Genadry, Lamia Joreige, Mireille Kassar, Stéphanie Saadé and Roy Samaha; to talk about the sun, her projects and Lebanon


Interview by: ​​Selin Çiftci





a yellow sun a black sun has many references to Etel Adnan's poem The Arab Apocalypse, written during the Lebanese civil war, and her "sun". Within the exhibition, how do you relate to the “sun”?


In the exhibition, I selected works by Lebanese artists who illustrate the duality of the sun as described by Adnan in her book of poetry The Arab Apocalypse written in 1975. The black sun is destructive, it’s Samas, the Sun God, who punishes, burns and leads to wars. The yellow sun is this warm planet that feeds our earth and creates the most beautiful colors at sunset. We find in the exhibition works that are in dialogue with a few of Adnan’s obsessions, the sun, the moons, the mountains and the sea. There are new productions such as the two aquarelles by Simone Fattal, the film by Lamia Joreige and the photographs by Buchakjian. These two suns are in conflict and translate the love and hate relationship, us Lebanese have with Beirut.



The works of artists who have witnessed Lebanon, the oasis of francophone culture in the Middle East, and of young artists who lived after this period, takes part together in the exhibition. How does this generational difference contribute to the exhibition, what kind of dynamism does it present?


This dialogue is very important since the Lebanese artists have been emigrating for years and the art scene is very scattered around the world; for instance Daniele Genadry lived in the US as Etel Adnan and Simone Fattal did before moving to Paris. Nadim Asfar and Mireille Kassar live in Paris. Roy Samaha, Gregory Buchakjian, Sirine Fattouh and Lamia Joreige live in Beirut. However this might change after the blast, many are thinking of leaving and many did leave like Stephanie Saadé. I believe sometimes it's hard to grasp the importance of this art scene, since they exhibit in many places separately and sometimes they don't always have the occasion to dialogue. This intergenerational dialogue with Lebanese artists, I found it very present when I met Simone Fattal and Etel Adnan. I was surprised to see how many Lebanese artists are in dialogue with them and how many they support, for instance the film by Joreige in the exhibition is a perfect example of this dialogue between Adnan and the art scene. This exhibition is also about this generosity and the idea of sharing that we sometimes forget in the competitive art world.


Bahar Kızgut of Martch Art Project was very interested in showing artists that are less known in Turkey in dialogue with the poetry of Etel Adnan and to discover an art scene with eleven artists showing at her gallery. It’s an intimate exhibition but I hope this introduction to the works of a few Lebanese artists will trigger a larger interest in their productions. I appreciated especially this act of solidarity towards the Lebanese art scene in those tough moments and hope some sales will follow to support them.



 

“We are going through tough times, we can not compare with the Lebanese civil war, but the accumulation of economic crisis, politics, the blast, the lack of electricity and now of medicine is too much for the people who are survivors. It is more than a fatigue, people in Lebanon live barely through one day... This fatigue also comes after this sense of fighting against the darkness (radicalization, militias..) that has been up for years. The intelligentsia is tired, many want to leave but understand that if they do, the country will be conquered by darkness.”

 


a yellow sun a black sun is an exhibition that draws strength from Lebanon's multiculturalism, heterogeneity, palimpsest structure and, at the same time, its fatigue. How do you correlate the exhibition with this geography? What does it mean for you to present it in Istanbul?


For us Lebanese, we value multiculturalism a lot. We are going through tough times, we can not compare with the Lebanese civil war, but the accumulation of economic crisis, politics, the blast, the lack of electricity and now of medicine is too much for the people who are survivors. It is more than a fatigue, people in Lebanon live barely through one day... This fatigue also comes after this sense of fighting against the darkness (radicalization, militias..) that has been up for years. The intelligentsia is tired, many want to leave but understand that if they do, the country will be conquered by darkness. Istanbul is one of these few places in the Middle East that represent this cosmopolitanism, openness and culture. There are few dialogues between Beirut and Istanbul but I think we should exchange more since we are in a region where we share a common past and there are a lot of similarities in the struggles of the young art scene in Istanbul and Beirut. I hope that the Turkish art scene will continue creating this resistance and Istanbul continues to be for us a place of inspiration. Few of the Lebanese artists included in this exhibition have a link to Turkey’s history, their life stories bear witness to the complex history of our roots in Beirut that was actually a place of immigration. For example, Mireille Kassar’s ancestors come from Mardin and she is working on a film on Mardin. Her abstract work in the exhibition is an impression of Karabakh’s mineral land, another region she visited seven years ago. Nadim Asfar ancestors come from Diyarbakır. Also, showing works inspired by the poetry of Etel Adnan along with her work as well, who has a different outlook on the Ottomans is important to show this multiculturalism of Beirut. Adnan wrote a lot about the importance of the Ottoman era, her father was an important officer in the Ottoman empire, she grew up in Beirut, spoke French, had a Greek mother all of her life is an example of the incredible mixes Beirutis have in their blood. There is a small text she wrote in French, A propos de la fin de l’empire ottoman; I don't know if it's translated in English where she describes the end of this freedom of moving within this region and borders that began closing. Through the online publishing platform I am starting in September 2021 called perambulation.org with art critic Ari Akkermans, we will publish a text by Simone Fattal who wrote about this moment, when all this region embraced all the different ethnicities and you could take a bus from Beirut to Kabul through Syria with no problem. She asks at the end of her text what happened to us since?





When it comes to talk about the art centers of the Middle East, Beirut and Istanbul are often compared with each other. How do you evaluate this comparison in terms of similarities and differences?


Beirut and Istanbul share the same curiosity and the same interests in both their Asian, Oriental and Mediterranean identities with a strong link to Europe as well. We share the same problems, in Beirut there are no public policies to support the local art scene and contemporary art centers benefit from the help of many private sponsors, I can see the same in Istanbul. However, Istanbul is much more rich in terms of art spaces and public art museums. In Beirut, the Archaeological National Museum is amazing and we have few private art centers that have been supporting the local art scene such as Ashkal Alwan and Sursock Museum or another that has been bringing international artists such as the Beirut Art Center. However the cultural offer is practically non-existent outside of Beirut. Concerning the outreach of the Lebanese art scene, I have to say it’s quite good. Akram Zaatari, Walid Raad and Joanna Hadjithomas and Khalil Joreige represent Lebanon well around the world. But Beirut feels more intimate than Istanbul, I am for example a big fan of the Istanbul Biennale, I have been visiting it for the past six years and I enjoyed it every time and I think it is the main event in contemporary art in the Middle East; for example this scale is rarely seen in art events in Beirut. The research, the texts and the publishing world, in Arabic, English and French, is really the strength of the Lebanese art scene, with writers such as Jalal Toufic, Gregory Buchakjian and Walid Sadek.



The Lebanese art world, with its intertwined nature of art and event, could find a large place in the intersection of wars, fire and destruction, and also remain alive and open to the outside world. How would you explain this irony?


This is due to the incredible resistance of such curators as Christine Tohmé who founded the platform Ashkal Alwan in the end of the 90’s, artists as Marwan Rechmaoui and Akram Zaatari who stayed in Beirut and started working while the war was happening at the same time. Ashkal Alwan created a hub where curators and artists from around the world came to Beirut and she definitely put it on the art map. This was at the cost of comfort and I know that their struggles were incredibly hard.



In the explosion in 2020, many important galleries of the country were damaged along with the works on display, and most of the galleries and museums closed their doors. Afterwards, the pandemic brought along a tough time also for the art world and its actors. What kind of improvement policy did you follow in Lebanon, which went through these processes, were there any new formations or state policies developed?


After the blast and the massive destruction that happened, artists lost their works, and galleries their spaces. The government was never this absent, the help came from private foundations abroad, ALIPH gave few funds to art centers such as Sursock, UNESCO and AFAC and the platform Mawred helped the artists. Sfeir Semler gallery and Marfa re-opened but restored at their own expense.


Last September, after the blast, I started a research and a survey along with some partners in order to study what type of cultural policies we would need, but the level of corruption of the state made this work totally useless. For now the situation is deteriorating and I don't see any important changes unless a new class of politics will replace the war militias now in power and we can submit our research in order to propose cultural policies.





Within the curatorial platform Studiocur/art, of which you are the creator, you bring together contemporary art with cultural heritage places in projects such as Cycles of Collapsing Progress (2018), The Silent Echo (2016). How does this unity and conflict feed the exhibition, and how do you evaluate the achievements of this relationship?


Studiocur/art has been working on projects around the world but the last two main public events happened in Lebanon in 2016 at the archaeological site of Baalbek with The Silent Echo and at the famous Oscar Niemeyer abandoned Fair complex and citadel of Tripoli with Cycles of Collapsing Progress in 2018. Growing up in Lebanon, I was always fascinated by its layers of history, the Phoenician intertwined with the Greeks, Romans, Crusaders, Fatimids, Mamluks, Ottomans and the era of the French mandate, Lebanon and its religions: Sunni, Chia, Maronites, Orthodox, Druzes, Assyrians and Syriacs etc. The exhibitions created a dialogue between the past and the present. Those layers are very visible in cities such as Tripoli where our last project Cycles of Collapsing Progress took place and this event was successful in bringing awareness to the modern legacy of Niemeyer and the crusader’s citadel, the fair was practically never visited by most of our visitors. Also we exhibited a few projects that revealed the history of Lebanon in the 60’s such as the project by Joana Hadjithomas and Khalil Joreige on the Lebanese Rocket society. I wanted to add an additional contemporary layer to all those past places to reactivate them as with Zad Moultaka’s sound piece which was in dialogue with the famous structure of the fair, the Dome.


I was very worried the first time we opened The Silent Echo, because many were skeptical whether people would visit the exhibition 90 km from Beirut in Baalbek, not far from Syria. The works created a dialogue between art and archaeology with works by Cynthia Zaven ( Lebanese composer) and Susan Hiller on dead languages, however, the ministry of culture allowed for the site to be open for free and therefore we had 15.000 visitors in 20 days and I consider this as a success knowing how Baalbek was feared for its proximity with the conflict zones. In Lebanon, the heritage is so rich that it is difficult to ignore its existence, in my curatorial practice, I consider this has affected me a lot and for me this is an important aspect to look into the layering of identities and I am now creating few projects in Russia and elsewhere that will create the same dialogue.



In Walid Raad's collective project The Atlas Group (1989-2004), a video titled I only wish that I could weep, “sunset”, “sun” were the expressions of an unifying discourse and longing for Beirut. What has changed in the process from there to a yellow sun to a black sun; and in your opinion what is the expression of that "sun" today?


This work by Walid Raad could definitely be part of the exhibition a yellow sun a black sun. However the suns are different in each of Adnan’s and Raad’s works. In Raad’s work, the sunset becomes this distraction, this magnetic view that turned the operator’s attention away from the political reality and the spying happening at the Corniche seaside. In Adnan’s work, the sun is at the center of the political life, the sun is one of the main protagonists of the Lebanese civil war. Both artists have a relationship to fiction, Raad’s famous Atlas Group is a collection of works around fabricated facts around the Lebanese civil war while Adnan’s fiction around the sun looks at the Lebanese civil war created by a war between the mythological gods and natural elements.