Kim bu makul kurban?


Beste Erener ve Mehmet Çeper'in işlerini bir araya getiren Makul Kurban sergisi Mahmut Wenda Koyuncu küratörlüğünde geçtiğimiz aylarda Kasa Galeri'de izleyiciyle buluştu. Sergideki sanatçılarla doğayla kurduğumuz yeni ilişkilenme biçimleri üzerinden “makul kurban”ın kim olduğunun peşine düşüyoruz



Röportaj: Hüseyin Gökçe


Beste Erener, Emine, Gümül ve Diğerleri, Animasyon, 3'40' 2020-2021, Müzik: Mehmet Can Özer


Sabah erkenden kalkıp bir mezbahanın önüne gittiğimizde, ya da dünyadaki bütün mezbahaları düşündüğümüzde hayvanların boğazına bıçaklar atıldığı gerçeğiyle karşılaşırız. Kanları akıtılır. Derisi yüzülür ve oradan hayvanlar kasaplara gelir. Sonra kasapta etler birçok isim adı altında parçalara ayrılır. Reyona konulur. Bu durum Thomas Bernhard’ın Don romanının mezbaha sahnesinde ne yapılsa edilse kesilmeyecek bir çığlığa dönüşür. Çünkü çığlık hep oradadır. Ve dünyanın en büyük hakikati olarak belirir. Ayrıca ressam Francis Bacon bu durum karşısında şaşırır. Ondan dolayı Bacon şöyle der: “Kasaba gittiğimde neden orada, o hayvanın yerinde olmadığım sorusu beni hep şaşırtmıştır…”


İsterseniz hayvanat bahçelerine ya da Aqua parklara da uğrayabiliriz. Seyirlik hale getirilmiş hayvanlar var orada. Yanımızda yöremizde olmayan hayvanlar… Onların biricik yaşamları elinden alınırken bir yandan da bütün bunlar dünyayla kurulacak ilişkilerin sorunlu bir şekilde cereyan etmesine neden olur. Burada da -doğayla sonsuz sayıda ilişkinin kurulması engellendiği için- özgürleşme ve hakikat problemleri ortaya çıkar.


Öte yandan geçen yazı köyde geçirdim. Tarlaya domates, biber diktik ve salatalık ektik. Gübre vermedik. Kendimizce organik bir tarım yaptığımızı söyleyebilirim. Bu sebzeler gelişsin, boy versin diye zararlı olarak gördüğümüz bitkileri temizledik. Yararlıları zararlılardan ayırdık. Kurak geçen bir ilkbahar ve yazda arılar haliyle çiçeksiz kaldı. Fark ettim ki arılar zararlı olarak gördüğümüz bitkilerin çiçeklerinden besleniyor ve çiçek alıyorlardı. Daha büyük çaplı endüstriyel tarımı düşündüğümde yararlılar uğruna zararlı olanlara yapılan tahribatı düşünmek bile istemiyorum. Bu durum, aslında modern dünyanın siyaseti, ekonomisi, toplumsal ve kültürel ilişkilerine kadar sızmıştır. Toplama kamplarından, akıl hastanelerine, hapishanelere hastalıklı olanlardan sağlıklı olanlara ve türlü akla hayale gelmeyecek bir ayrıştırma, ayırma, dışlama ve yok sayma pratiği gündeliğin içinde belirgin bir şekilde kendi gösterir.


Bu kadar ayrıştırmanın ve dışlamanın olduğu bir yerde nekto-politikalarla kimin ölüp kimin ölmeyeceği dolayısıyla kimin yaşayıp kimin yaşamayacağına karar veren bir iktidar pratiği devreye girebilir ve bu durum yasa ve toplum eliyle meşrulaştırır. Sadece burada kalan bir süreç değildir bu. Kimin yasının tutulup tutulmayacağı da bu sürede devreye girer. Birilerinin hayatının değerli olması yas tutma ritüelini de belirlerken, değersizlerin yaşamları gibi ölümleri de bu değerden muaf tutulur. Makbul vatandaşın olduğu yerde birileri sistematiğin içine dâhil olmak istemeyebilir. Varlığı büyük bir tehdit altına girebilir. Bu mümkündür. Bu işleyişte madunlar konuşabilir mi? Kendisini temsil edebilir mi? Sözünün bir ağırlığı ve geçerliliği olabilir mi? Hal böyleyken burada sinsi bir iktidar pratiği gelişir. Egemenin aklının, dilinin, gücünün, hafızasının, işleyişinin varlığına dâhil olmayanlar; hayvan, bitki ve insan tehlike altındadır.


Bacon gibi şaşkınlık ve hayret içerisinde düşünmeme vesile olanın geçen aylarda Makul Kurban adıyla gerçekleşen sergi olduğu söyleyebilirim. Kurban etme geleneğinin yanı sıra beni huzursuz eden “makul” sıfatının kurbana eklenmesidir. Sanırım kurban edebilmek için önce bir şeyi makul hale getirmek gerekiyor. Onay ve rıza var bu süreçte. Yaşamlar gibi ölümler de değersizleştirilir.

Mahmut Wenda Koyuncu’nun küratörlüğünde Beste Erener ve Mehmet Çeper’in işlerinin bir araya geldiği 17 Kasım – 31 Aralık 2021 tarihleri arasında Kasa Galeri’de izleyiciye sunulan sergideki işler, her çağda canlı ve cansız birçok şeyin kurban edildiği bir yeryüzünde, doğayla yeniden ilişkilenme ve ona yaklaşma biçimimizi acil bir şekilde gözden geçirme üzerine kurulu bir anlatı sunuyor. Makul hale getirmeden, bir şeyleri gözden çıkarmadan yeniden doğayı düşünme, yaşamı yeniden örgütlemenin imkânını arıyor. Özgürleşme için sonsuz sayıda ilişki kurmanın yanında kurban olmayı reddedecek bir düşünceye ihtiyacımız olduğu vurgulanıyor.


Mehmet Çeper, Following, Süre 10.40', 2020, Media video


Makul Kurban konusunda böyle hareket etsem de şu soruyu size yöneltme ihtiyacı hissediyorum: Kim bu “makul kurban”? Sergi açıldığında Minerva Han’ın önünde kafede çay içerken genç bir garson merakla bana sormuştu bu soruyu. Ben de sanırım mülksüzleştirenler olarak biziz demiştim. Türk Dil Kurumu’nda makul olanın akla uygun, akıllıca gibi bir anlamı var. Akla uygun olduğu için tereddüt etmeliyim. Hatta korkmalıyım. Bunun sanırım tarihsel, kültürel, mitsel ve sınıfsal bir geçmişi var.


Mehmet Çeper: Günümüz dünyasında doğa ve devlet ilişkisinden bahsederken her zemin üzerinden nasıl birlikte hareket edebildiğini ve içe geçmişlik durumunu görürüz. Bu iç içe geçmişlik sonucunda dışarıya verdiği bir tür enformasyon vardır. Bu enformasyonun güç noktası ise yarattığı mekanizmayla dışarıyı kontrol altına almaktır. Meseleyi Hobbes üzerinden götürürsek, devletin ortaya çıkmasını sağlayan sözleşmeyle, insanların tüm tehlikelere karşı can ve mal güvenlikleri sağlama alınıyor. Bu sözleşmeyle yaratılan yapay güç onları koruyup temsil edecektir. Aslında tam da sorunun başladığı ve belki de “makul kurban”ı arayacağımız yer görünmeye başlıyor. Mutlak, sürekli ve bölünemez nitelikte olan bu yapı karşısında temsiliyet sorunu çıkıyor. Tabi esas sorun bu sözleşmenin temel dayanağı olan politika ve demokrasi gibi yapılar. Onlar rol alınca herhangi bir durum karşısında öznenin yer alıp almadığı ya da konuşup konuşmadığı mesele devreye giriyor. Sorun temsiliyet meselesi olunca “makul kurban” her yerde olabiliyor. Örnek; siyasal, sosyal, ekonomik, kültür, eğitim, dil, kimlik, cinsiyet, ekoloji gibi…


Beste Erener: Makul Kurban, sergideki işler arasında bağ kurduran, güzel bir başlık oldu, bunun için küratörümüz Mahmut Wenda Koyuncu’ya teşekkür ederim. Kurban kavramının çok temel olarak topluluğu bir arada tutma, topluluk içinde doğabilecek şiddeti kapsayıp orayı arındırma gibi amaçları var (René) Girard’a göre. Kurban edilebilir olanın kim olduğu sorusu geliyor buradan akla. “Makul kurban”ı tanımlamak zor, her çağ ve toplum, işlevselliği doğrultusunda kendi “makul” kurbanlarını üretmiş diyebiliriz daha çok.


Akıldan bahsetmişken ve özellikle aydınlanma fikrinin yirminci yüzyıldaki tahribatlarını göz önüne aldığımızda ilk başvuru kaynaklarından birini Frankfurt Okulu ve onun önemli isimlerinden biri olan Theodor Adorno akla geliyor. Aydınlanmanın Diyalektiği’nde Marx Horkhemier’la aydınlanmayı yerden yere vuruyor. Onların eleştiri okları araçsal akla. Yani en kısa ve kolay yoldan bir şeye ulaşmayı sağlayan bu akılla dertleri. Eğer amaç bir şeylere ulaşmaksa onun yaratacağı tahribatı görmezden geliyorsun ya da öyle bir etkisi olup olmayacağını hesaba katmıyorsun. Özellikle mülkiyet edinme ve bir şeyleri sermayeye dönüştürme konusunda. Doğaya müdahale etmenin derece farklarını gözetmiyorsun. Emeğin sömürüsünde de. Makul olanın mülkiyetle sıkı bir ilişkisi var gibime geliyor.


BE: Araçsal aklın yarattığı yabancılaşmayı görünür kılması açısından çok iyi olduğunu düşündüğüm bir örnek, The Yes Men’in Dow Chemicals şirketinde yaptığı Kabul Edilebilir Risk başlıklı sahte sunum ve buna verilen tepkilerdi. Burada yabancılaşmanın sadece kurumsal politikalar düzeyinde değil kişilerin davranış ve tutumları düzeyinde de ne kadar korkutucu bir noktaya geldiğini görmek mümkün. Kabul Edilebilir Risk gibi gerçeğin üstünü örten kurumsal bir dille, ölümlerden (ki burada makul olan ölüm mülksüzlerinki) nasıl kâr elde edilebileceğini rahatlıkla tartışılabilir kılabiliyordu Andy Bichlbaum. Antroposen yerine “kapitalosen” diyeceğim; ekolojik tahribatı, devlet ve şirket politikaları, insan hakları, gelir adaletsizliği ve tür sömürüsünü bir arada ele almadan konuşmanın mümkün olabileceğini düşünmüyorum.


MÇ: Bu soruna dere yürüyüşümdeki videoyla cevap vermek istiyorum. Yürüyüş performansında doğayı izlediğimizde ya da ona eşlik ettiğimizde aslında doğanın süregelen bir akış içinde olduğunu, kendini hiç sınırlamadığını ve kendine set çekmediğini hatta suyun kaynaktan başladığı yerden itibaren Basra Körfezi’ne kadar ulaşıp okyanusa karıştığını fark ediyoruz. Oysaki insan bunun tam tersi bir şekilde bir yolda ilerlerken kendi ideolojilerini üretmek için doğaya karşı çıkarak suni engeller oluşturmuş olması ve bu suni engelleri ise devletlerin oluşturduğu; sınır, milli güvenlik, sembolik ve militer yapılar olarak tanımlayabiliriz.


Mehmet Çeper, Ayna, Süre 5.02', 2020, Media video


Bütün bu olumsuzluklardan yola çıkarsak şöyle bir sonuca varıyoruz: Sergide kilit rol oynayan bir mefhum var. Her canlı hayatta olduğu gibi doğa. Sergi onunla olan sorunlu ilişkimizi gözden geçirme, onunla yeniden düşünmeye yönelik bir bakış ve alan açtığı söylenebilir. Sergideki eserlerde doğaya yeniden bir yaklaşma biçimi geliştirme ihtiyacı neden kaynaklanıyor?


MÇ: Her üç video çalışmamda doğa ve bireyin birlikte hareket ettiğini hatta bazen doğanın bizim adımıza konuştuğu bazen de bizim doğanın yerine konuştuğumuz oluyor. Mesela The Fading’de yazıyı yazarken doğanın yazıyı silip meseleyi bir tür paradoks haline dönüştürmesi çalışmamdaki esas vurguyu oluşturdu. Ayna işi ise bunun tam tersi bir yolda ilerlemekte ve rastantısal bir süreç dâhilinde bize bakan büyük imaj yerine küçük imajlara odaklanmamızı ve yeni tür tartışma alanları açmasını sağladı. Sanırım Dere yürüyüşünde de bir aradalıktan bahsedebiliriz. Doğanın belli bir akış içinde olduğu, kendini sınırlamadığı ve ona eşlik ederek dile getirmek istediğim fikirleri bu yolla söyleyebileceğimi düşündüm. Sonuç itibarıyla konuşma yetimizi düşünce zincirlerine dönüştürürken yararlı olanı ve zararlı olanı, adil olanı ve adil olmayanı, iyi ve kötü gibi meseleleri ifade etmeye hizmet ederken Jacques Rancière’in de dediği gibi bize bu konuşma gücünü “doğa” bahşetmiştir.


Beste Erener, yerleşik olanla ilişkimizi böylece de yaban olanla ilişkisizliğimizi sorunsallaştırıyor. Hayvan olanla bu problemimizin altından çok sular aktı. Aramız kapanmayacak kadar açıldı. Araya dil, kültür ve araçsal akıl girdi. Bu yabancılaşmanın sonuçlarını gösteriyor. Her ikisi için de yolunda gitmeyen durumlar göze çarpıyor video işinde.


BE: Bu yabancılaşma içinde yabanın hayaleti bulunduğu kör noktadan bizi huzursuz etmeye devam ediyor ama. Toplumsal biliçdışında -benim Emine, Gümül ve Diğerleri adlı işimde ninniyle yaptığım gibi- izini sürmek mümkün. Ninni, arzu edilen ve aynı zamanda tabu olan doğayla bütünleşmenin yasa tarafından cezalandırılması, melez olanın yok edilmesiyle son buluyor. Hikâyenin animasyonda yer almayan kısmında ana karakter insan gelinin, kötü muamele gördüğü “üvey” bir annesi var; animasyonda ise, ormandaki yarı insan-yarı hayvan gerçek ailesinin “üvey” erkek kardeşleri tarafından öldürüldüğünü görüyoruz. Burada insan/uygarlık tarafına üveylik vurgusunun yapılmasını sembolik olarak önemli buluyorum.


Çeper’in Ayna çalışmasında uçsuz bucaksız bir alanda tam uzam önümüzde sınırsızca uzanacakken aynalar rüzgârın da yardımıyla dönerek onlarca ters açıdaki farklı imajları görmemizi sağlıyor. Ayna metaforunu doğayla birlikte düşündüğümüzde yeni “görme biçimleri” sağladığı ileri sürülebilir. Onlarca aynadan anladığım hiçbir şeyin sabitlenemediği, farklı perspektifler ve bakış açıları sağladığıdır. Guattari ve Deleuz’un “Gören özne değil, manzaradır” sözü çınlıyor kulağımda ama bir taraftan da bir müddet sonra aynalara bakmaktan nerede olduğumu unuttuğumu söyleyebilirim.


MÇ: Ayna işine gelirsek, bir imajlar dünyası yaratıp, izleyiciyi bir tür hipnoz seansına sokmak istedim. Buradaki imajlar, enformasyonun bizlere dayattığı temsil biçimleridir. Görmeye ve algılamaya çalıştığımız gündelik imajların, gerçeğin bir yansıması olduğunu ve bizlerin de büyük bir yanılsama atmosferinin içinde olduğumuzu anlatmak istedim. İmajların hızlı bir şekilde aynaların içinden yansıyarak dönmesi, aynı zamanda gerçek ile simülasyonun arasındaki ince geçişi yaratan bir etki bıraktı. Enformasyonun manipüle ettiği zihinsel tahribatı böyle bir anlatımla göstermeye çalıştım. Aynı zamanda görselliğin aksine işitsel duyuyu devreye sokmak istedim.


Beste Erener, Cryptic II, Lightox /video, 2021


Beste Erener’in iki işinde kendimi bir manzara karşında hissettim. Ama bir hayvan olduğunu düşündüğüm bir canlıya soluğunu üfleyen bir kadınla manzara duygusu ortadan kayboldu. Bizzat o gerçekliğin içine girdim. Bu iki eser, manzara ve doğa karşıtlığı konusunda ne tür bir yaklaşım getirmektedir?


BE: Aslında sergideki işlerim doğayla ilişkimizden ziyade kendi yalnızlığımızla ilgili. Yukarda sorduğun -makasın fazla açılması, araya dil ve kültürün girmesi- insan olmayan canlılar için bir felaketle sonuçlanırken bizler için de durum farklı değil. Kutuları biraz da bu nedenle tiyatro maketi gibi tasarladım, manzara da tiyatro dekoru gibi. O ilişkiyi hatırlamaya ihtiyacımız var ama öylesine şifrelenmiş bir bağ ya da anı ki o, her hatırlama girişimi aslında hatırlamaya çalıştığımız nesneyi elimizden kaçırdığımız yeni bir kurguya dönüşüyor.


Mehmet Çeper, The Fading, Süre 3.30', 2020, Media video, Müzik: Ludwig van Beethoven,9.Senfoni: Avrupa Birliği Marşı


Son olarak Mehmet Çeper The Fading adlı video işinde bir toprak parçasına I don't know what it is to have a state (Bir devlete sahip olmak nedir bilmiyorum.) diye yazıyorsun. Fakat tam sen yazarken bu yazının bir taraftan da silindiğini veya buharlaştığını görüyoruz. Bu uçuculuğun mülkiyet ve devlet gibi katılığa bir karşılık olduğu söylenebilir mi?


MÇ: The Fading adlı bu video çalışmamdaki imge oluşturma çabam aslında bir imge oluşturmama deneyimi olarak da görülebilir çünkü ben burada bir olmayışın diliyle ve bir oluşun hiçliğiyle seslenmek istedim. Hatta kendi politik oluşumun hiçliğini bitmeyen bir yazı üzerinden ifade etmeye çalıştım. Bu yüzden yazının sürekli tekrar etme meselesi sanatçının hiçliğine tanıklık etmiş oluyor. Daha da meseleyi açarsak, benim için bu çalışmadaki gerçeklik duygusu, duyumsanmayan, bilinmeyen, hissedilmeyen ve duygulanımla bağ kurulmayan bir gerçekliktir. Yani bir nevi kurgulanan bir kompozisyondan hiper-gerçekliğe uzanan yeni bir yol gibi düşünebiliriz. Kurgu ne kadar gerçek dışı ise hiper-gerçeklik de aslında bir o kadar gerçek olana uzaktır. Yazılan şey -benim için- bir idea da olsa, bunun gerçek olana denk gelmediğini görebiliyoruz. Oluşturmak istediğim reel-politik idea, ütopik bir şekle bürünmekten kendini alıkoyamıyor. Yazı ile yazıyı yazan kişi arasındaki arızi bağı çarçabuk tespit edebiliyoruz. Arızi durumu oluşturan doğanın kendisidir. Doğa, yazının silinmesine ve ideanın gerçek dışı bir alana sürüklenmesine yol açıyor. Doğa, yazı ile yazan arasındaki duyu birlikteliğini ortadan kaldırıyor ve dolayısıyla doğal bir seleksiyon gerçekleşiyor. Buradaki doğal seleksiyon bir metafordur. Bu metafor iktidarın kendisidir. İktidarın doğal seleksiyonu, tıpkı yazıdaki silinme paradoksu gibi, doğal olan hakkımı (anadil, kültür, kimlik) ya da ideamı (antimilitarizm, hümanizm, ekoloji) elimden alıyor.


Bir kasabın önünden geçiyorum. “Kim bu makul kurban?” diye bir kez daha kendime soruyorum.