top of page

İsmet Doğan diye bir sanatçı var

Güncelleme tarihi: 17 Nis

Ayna - Ben Bin Parça, İsmet Doğan’ın pratiğini aynanın sunduğu yüzleşme alanı üzerinden ele alarak benliğin kuruluşuna ve kırılmasına odaklanıyor


Yazı: Hıdır Eligüzel



Ayna - “Ben” Bin Parça, Ange Yayınları, 2025


İsmet Doğan, Türkiye güncel sanatının en “huzursuz” ve sorgulayıcı figürlerinden biridir. Hatta atölyesini görenler zihninin ne kadar dağınık olduğunu görebilir. Çünkü, birden fazla proje ve yapıt üzerinde aynı anda çalışır. İsmet Doğan’ın rutin bir haftasında çalışmadığı tek bir gün yoktur. Onun çabası biraz da zamanı yenmek üzerinedir. Bu amaçla yaptığı hamlelerden biri de eserleri hakkında kapsamlı bir kitap serisi oluşturmaktır; Ayna - Ben Bin Parça, bu serinin ilk kitabı. Kitabın editörlüğünü Süreyya Su ve yardımcı editörlüğünü Zeynep Yıldız üstlenirken, İsmet Doğan her zamanki gibi tüm sürecin içinde yer alarak, kitabına da tıpkı eserlerinde olduğu titizlenmiştir. Kitap, kendi içinde üç bölümden ve 15 makaleden oluşur. Tüm makaleler, Doğan’ın ayna odaklı eserlerini merkeze alır. Kitap, Süreyya Su'nun metninde, makalelerin odağını Sigmund Freud’dan yaptığı alıntıyla okuyucu için belirler: “Ben, her şeyden önce bedenseldir, sadece yüzeyden oluşan bir varlık değil, aynı zamanda bir yüzeyin yansımasıdır.”


Doğan’ın aynı anda birden fazla esere ve konuya odaklandığını belirttim; yapıtlarını ve atölyesini incelediğinizde Cumhuriyet modernleşmesinden kimlik inşasına, dilden bedene kadar geniş bir alanda dolaştığını görebilirsiniz. Doğan’ın gezginliği göçebe tarzındadır. O, aynı zamanda bir kültür tarihçisi gibi çalışarak toplumsal belleğin katmanlarını eşeler çünkü sadece yapıta odaklanmaz; onun üretim sürecini, sanat camiasını, kültür dünyasını, ülke ve dünya gündemine yönelik sorunları da tartışır. Bu nedenle de kütüphanesiyle de sıkı bir bağı bulunur. Her masasında kapağı açık, satırları çizilmiş bir kitap bulmak mümkündür. Bu nedenledir ki metinlere, harflere ve söylemlere teşnedir.  



Soldan sağa;

İsmet Doğan, Ego, Ayna serisi, 2008, Panel Üzerine Karışık Ayna ve Kolaj, 60x40 cm

İsmet Doğan, Yarık, Ayna serisi, Dışbükey ayna üzerine deri ve yağlı boya, Çap: 40 cm

İsmet Doğan, Nedimeler (Cümleler, Şeyler ve Harfler), Lapsus serisi, 1999, Tuval üzerine karışık teknik ve dışbükey ayna, 150x120 cm


Yıllar içinde çeşitlenen kavramsal odaklarının yanında kullandığı malzemeler de kavramsal odağını destekleyecek şekilde farklılaşmıştır. Ayna serisi dışındaki işlerinde özellikle harf, dil ve beden temalarına odaklanan sanatçı, Batılılaşma sancılarını ve bu süreçte parçalanan kimliği merkeze almıştır. Böylece yüzünü ve zihnini kendisinden ve insanın kendisinden dışarıya yönelmiştir. Ayna serisi ise bu kimlik arayışının, öznenin kendi yansımasıyla kurduğu en çıplak ve en kırılgan ana; yani kendini gözlemlediği aynaya odaklanır.


Bu nedenle İsmet Doğan’ın, Türkiye çağdaş sanatında “bakış”ın ve “tarih”in politikasını keskin şekilde yapmaya eğilimli sanatçılardan biri olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. Ayna kitabı bu bakışın ve tarihsel okumanın farklı yazarlar tarafından eserlerinin odağa alınarak değerlendirmesini içerir. 


“Ayna, görünen ile görüldüğünü sandığımız şey arasında çatışır.”

Susan Sontag


İsmet Doğan’ın Ayna serisinde malzemenin de etkin olmasından kaynaklı anlatı tarzının değiştiğini görebiliriz. Sanatçının eski dönemlerinde daha çok kolaj, asamblaj ve metin odaklı, bazen “gürültülü” ve protest bir dil hakimken; Ayna serisinde daha içe dönük, meditatif ancak bir o kadar da tekinsiz bir estetik görülür. Bu seri, Doğan’ın sadeliğe en çok yaklaştığı eserlerini kapsar. Diğer işlerinde toplumsal kimlik, ideoloji ve tarihin yükü altındaki “ben”i sorgularken, dışsal sembolleri (harfler, anatomik çizimler) kullanır. Ayna serisinde ise dışsal semboller yerini doğrudan izleyiciye ve onun “yansımasına” bırakır. Elbette bu sadeliğe kanama veya damlama görüntüleri vermekten de geri durmaz. Eserler, aynanın pürüzsüz yüzeyini “yaralayarak” nesneyi canlı bir organizmaya dönüştürür. Aynalar artık sadece yansıtan değil, aynı zamanda acı çeken veya “sızdıran” varlıklara dönüşür. Böylece Doğan’ın başka bir niteliği ortaya çıkar. Doğan, çoklu kavramlara ve malzemelere karşın, her zaman birbiriyle kesişen eserler ve bakışlar sergiler. Düşünsel olarak toplumun ve insanın kötü diyebileceğimiz yaralı, kusan, ezilen, yersiz yurtsuz hallerine odaklandığından, aynayı kendi halinde sunmaya zihni ve elleri gitmez. Böylece tüm sanat yaşamında amacına yedirdiği gibi toplumsal olanı dışarıdan bir gözlemci ve bir arşivci gibi sunmanın ötesine giderek, elimizdeki sanatçı kitabında odağa alınan Ayna serisi ile, bu dışsal bakışı “yansıma”ya ve “iç”e çevirir. Diğer serilerdeki gürültülü ve protest dil, burada daha sessiz ama daha sarsıcı bir “yüzleşmeye bırakmıştır.


Bu durumu kendi sanatçı öznesinden soyutlamak mümkün değildir. Bu nedenle kendisi gibi eserini gözlemleyen sanatseveri, satın alan koleksiyoneri de eserine dahil eder. Ayna’nın içbükey ve dışbükey olarak kullanımlarıyla oluşan görselde belirgin biçimde izleyen de oluşur. Doğan’ın diğer işlerinde sanatsever bir “okuyucu” iken, Ayna serisinde izleyici, eserin bir parçası, hatta doğrudan “öznesi” haline gelir. Aynanın karşısına geçtiği an, sanatçının kurduğu dünyayı kendi görüntüsüyle tamamlamak zorunda kalır. 


“Ayna karşısında insan hem özne hem nesne olur.”

Michel Foucault


Serinin odaklandığı ana tema, “ayna evresi” ve öznenin kendini kurma sürecidir. Bu kavramlar kaçınılmaz olarak öznenin psikanalitik yorumlanmasını akla getirir. Ancak buradaki eğilimi, narsistik değil, bir “yüzleşme” olarak okumak faydalı olur. 1980’lerde veya 1990’larda sanat öğrenimi alan sanatçıların yoğun olarak uğraştığı kavramlar olarak da okumak mümkün. Jacques Lacan’ın teorileştirdiği ve uygulamalarını gerçekleştirdiği Ayna Evresi ile bir başka Fransız düşünür Michel Foucault’nun iktidar karşıtı, direniş odaklı felsefesini birlikte ele almıştır. Bu iki ismin etrafından bir zamanlar kopan fırtınalar yavaş yavaş kabule dönmekle birlikte, 2020’lere geldiğimizde elde sadece Lacan kaldı. 


Foucault’un sanat dünyasının zihinlerinde düşmesi sadece popülerliğinin kaybolmasıyla ilgili değil, tam aksine, sanat dünyasının öznelerinin esasında özne konumunu terk etmesiyle de ilgili. Çünkü Foucault sadece düşünür değil aynı zamanda aktivist; düşündüğünü uygulamaya koyan, koymaya çalışan, bunun için direniş alanları yaratmaya odaklanan biridir. Bu düşünür imgesinin kaybolması, çağdaş sanat dünyasının varoluşlar sorunlarının da temelinde olan konumlanmalarına neden olmaktadır. Doğan’ı bir sanatçı aktivist olarak düşünemezsek de halen provakatif anlatısının olması, düşünsel olarak Foucault ve Lacan gibi toplumsal ve bireysel iktidarları karşısına almaya çalışması bakımından örnek alınasıdır.


Sanıldığının aksine eserlerini sadece sanatseverleri için değil, sanat profesyonelleri için de yapar. Bazen de onlara eserler özelinde tuzaklar kurarak, o, değerlendireni değerlendirir. Çünkü Doğan’ın aynaları, Lacan’ın bebeğin aynada kendini ilk kez görüp “bütünlük” yanılsamasına kapıldığı anı hatırlatır. Ve sorar, “sen bu aynadaki yansımanın kim olduğunu biliyor musun?” Fransız geleneğinden gelmenin kudreti ile iç bükey veya dış bükey aynaları kullanarak, yapıyı ya da bu bütünlüğü bozar. Görüntü parçalanır, bükülür; bu da modern insanın parçalanmış kimliğine yaptığı bir atıftır.  Kanama ve damlama imgeleri, aynanın pürüzsüz ve yansıtıcı yüzeyine yapılan müdahalelerdir. Ayna burada artık sadece dış dünyayı olduğu gibi yansıtan pasif bir nesne değildir; o artık “canlı”dır, sızdırmaktadır ve acı çekmektedir. Bu, modern insanın özellikle iktidar ve kimlik baskısı altındaki bireyin parçalanmış bütünlüğünü görünür kılar. 


“Ayna yüzü değil, yüzün ardındaki bekleyişi gösterir.”

John Berger


Bir sanat yazarı olarak benim bakış açımda, sanat sadece estetik bir obje değil, bir özgürleşme aracıdır. Türkiye çağdaş sanatının böylesi bir poetikası olup olmadığını yaşanan krizlere verdiği tepkilerden okumak mümkün. Doğan’ın eserlerini bu minvalde irdelemeye çalıştığımda kimi ipuçlarına denk geldiğimi ancak ama odağının bireysel, kültürel özgürleşme olduğunu söyleyebilirim. Bu konuda yine de azımsanmayacak başat kavramları irdelediğini, kimi zaman bu kavramları oldukça belirgin şekilde tartışmaya açtığını görüyoruz.


Hiyerarşi karşıtlığı Doğan’ın sık sık kullandığı olgulardan biridir. İçbükey ve dışbükey aynaları, izleyiciyi “merkez”den kaydırırken, onun modern insanın egosantrik, tüketici, rekabetçi kimliğini de sorgulamaya yöneltir. Bu eleştirel tutum, iktidarın merkezileşmiş panoptikonik bakışına ve bireyin kendini tüm canlılara rağmen merkeze aldığı konumlanmaya karşı bir meydan okumadır. Aynı zamanda, bireyin de merkezileşerek, kendisini tanımlamayan diğer kimliklere karşı muktedir bakışını sergilemesini kırmaya çalışır. Aynaların formuna bağlı olarak bakış tek bir noktada toplanmaz, çevreye yayılır. Çevre de benzer şekilde odağa yerleşir. 



İsmet Doğan, Siz Buradaymışsınız Gibi!, Ayna serisi, 1991-2023, Dışbükey Ayna, 90x60x12 cm


Doğa ve tür ayrımcılığı karşıtlığı Doğan’ın düşünsel imgelerinden biridir. Doğayı ve diğer canlı türlerini kaba bir eşitlik algısını yöneterek el almaz. Türlerin acılarını ve yaralanmalarını odağa alır ve sık sık da formları bozarak görüntüde sadece bir insanı değil, bitki ve hayvan bileşkesini yansıtır. Bu bozuk form, aynanın hayal ettirdiği parlak ve pürüzsüz evreni sarsıyor. Doğan bu riskin sorumluluğunu alarak, serisindeki “kanama” ve “damlama” temaları, organizmaların karanlığını yansıtır. Böylece, insanmerkezci bir acı estetiğinden çıkarak doğanın ve hayvanların maruz kaldığı şiddeti görünür kılar. Bu nedenle Ayna, sadece insanı değil, yok edilen doğayı ve diğer canlıların varlığını anımsatır.  


Doğan’ın tür ayrımcılığının karşısında konumlanması ve aynadaki formu bozmaya teşne yapısı; aynı zamanda bedeni de odağa alır. Feminizmin şiarını benim bedenim ve toplumsal cinsiyetim şeklinde güncelleyebiliriz. Autos serisindeki Kök-en eserini örneklediğimizde bedenin ve kökenin sorgulandığı biyolojik ve kültürel analizle birleşir. Bu eser özellikle, cinsiyet rollerinin “kök”lerine ve bu köklerin toplumsal baskı altındaki kavramsallaştırmasına kapı açar.  Doğan, bedeni sabit bir cinsiyet kategorisine hapsetmek yerine, onu sürekli dönüşen bir “oluş” hali olarak sunar. Bu eğilim Doğan’ın Paris’te bulunduğu yıllarda Avrupa’nın toplumsal cinsiyetlere yönelik olgunlaşmasına da denk geliyor. O güne denk erkek egemen bakış açısına karşın, diğer toplumsal cinsiyet kimliklere alan açarak onları “tanımlanmaktan” öte “akışkan” varlıklar olarak gören zihniyetin eserlerini inceliyoruz. Burada gözden kaçırılmaması gereken imgelerdeki çıplaklığın sadece kadın bedeninde sabitlenmesidir. Bunu aynı zamanda bir eleştiri olarak da ele almak gerekir. Çünkü, feminizmin bedeni başlangıçta kadın bedeni ve kadının kendi bedeni hakkında söz sahibi olmasını işaret etse de modern feminist okumada beden artık sadece kadın bedeni değildir. Kuirlere, translara, androjenlere kadar hatta heterojen erkek bedenlerine kadar uzanır.


Sanatçının Ayna serisi son derece güçlü toplumsal, ekolojik, bireysel alanlara yönelik sorgulamalar sunsa da halen de bazı noktalarda geliştirilmeye açık alanların mevcut olduğunu düşünüyorum. Erişilebilirlik ve kolektif üretim, Doğan’ın eserlerindeki iktidar karşıtı ve dayanışmacı imgelerin sadece beyaz küp galerilerde yer alması potansiyelini sınırlar. Doğan’ın eserlerinin sergilenmesinde, eserlerine kolektif dokunuşları artırması için sokakla ve sıradan olanla daha fazla temas kurması eserlerin sunduğu dünyayı genişletecektir. Çünkü aynalar, kamusal alanlarda insanların birbirini farklı açılardan görebileceği kolektif deneyimlere dönüşmelidir. Özellikle insan ve diğer canlıların birbiri ile olan akışkan ilişkisini ancak kolektif hafızaya dahil olarak kurabilir. Bu hamle sanat eserine erişebilirliğin önündeki zamanmekânsal engelleri de aşabilme olanağı sunar.


Patikalar


Her patika, bir keşfin başlangıcı ve bir hikâyenin sonudur.


Çoklu yazarlardan oluşan bir kitapta her madde benim için kitaptan ayrılan ve kitapla yeniden birleşen bir patika gibidir. Bu nedenle Ayna kitabının makalelerine bakarken onları ayrıksı birer patika olarak yorumlamaya başladım. 


Doğan prolog kısmında kitabın kronolojisini anlatırken aynı zamanda Ayna’nın da dahil olduğu geniş bir kitap dizisinden bahseder: Patriarka, Lapsus, Portre-Otoportre-Baş, Zillet, Kendileme-Appropriation, Yara ve Lack.



Ayna - “Ben” Bin Parça, Ange Yayınları, 2025


Esen Kunt kitapta İsmet Doğan için ansiklopedi denemesine girişir. Bunun için Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’ni, Walter Benjamin’in Pasajlar’ını ve Aby Warburg’un Bellek Atlası’nı hatta Sevim Burak’ın Ford March I çalışmalarını örnekler. Ancak tüm bu yazarlar gibi Kunt da eserini tamamlamaz. Sadece bitirmemeyi değil, aynı zaman da üslup olarak da farklı metinsel denemelerle Doğan’ın eserlerini dokuma girişimi olarak yorumlar ve formel bir şiir örneğiyle metnini noktalar. Doğan’ın aynalarını İstanbul’un katmanları olarak yorumlayan Kurt, aynanın bir zamanlar evlerde nadir bulunduğunu belirterek, aynanın mekânda insanın kendisiyle yüzleşmesine olanak sağladığını belirtir: Ben Kimim?


Süreyya Su ise Doğan’ın aynaları hakkında yazmadan önce söyleşir. Ancak bunu bir müzakere olarak betimleyen Su, Doğan’ın tipik tartışmacı ve polemikçi düşünme biçimini metnin odağına yerleştirir. Zaman zaman Doğan’dan daha fazla konuşmasının ardında söyleşiyi bir tartışma olarak görmesinin payı vardır. Çünkü Doğan’ın bahsettiği gibi “[b]enlik risk altında olduğunda kendiliğin tasviri bir müzakere sürecine dönüşerek, var olma kavgası verir”. Kitabın sonraki bölümü, tam da benliğin kültürel olarak inşa edilebileceğini iddia eder.



Ayna - “Ben” Bin Parça, Ange Yayınları, 2025


Ben Bir Yapımdır bölümünde egonun kuruluşu ve dağılışının odağa alındığı metinler yer alır. Süreyya Su, söyleşisinin devamı olarak Doğan’ın aynalarına daha yakından bakmaya odaklanır. Edebi bir metin üslubuyla yazılan metne Su, Spinoza ile Deleuze’ü ve onun yörüngesindeki sanatçıları davet eder. Spinoza’nın zihin ve beden arasındaki yansımalı ilişkisini öne çıkararak bedenine ayna çeviren bireyin bedeniyle birlikte düşünebileceğini iddia eder.


Ece Kılıç da iki sayfayla fragmanlarda yer alır. Aynalardaki yarıklara odaklanan Kılıç, yarık kavramının etrafında edebi iki metin kaleme alır. Özellikle ikinci metnin bir sosyal medya iletisi olması, Doğan’ın anlatısındaki medyum çeşitliliğinin de yansıması gibi.


Suzana Milevska, Doğan’ın sanat tarihindeki konumunu netleştirmek için okurları 1992 yılındaki Taksim Sanat Galerisi’ne götürür ve İsmet Doğan Kavramsalcı mı? Nominalist mi? diye sorarak önceki metinlerdeki edebi havanın aksine Doğan’ı sanat tarihinin göz ardı edilen boşluğunu anımsatır. Doğan gibi bir ironist için her şeyin kendine içkin bir doğası ya da gerçek bir özü olduğuna duyulan inanç ve sağduyuyu, en büyük düşmanları olarak ilan eder.  


Özgür Uçkan kitaba üç metinle katılarak Doğan’ın Ayna’sına yönelik oldukça cömert davranmış durumda. Doğan gibi girift konularda anlatısını geliştiren bir sanatçı için farklı metinler çıkarabilmek oldukça önemli. Uçkan’ın Orientalux Üzerine, Labirent Kent ve İsmet Doğan’ın Labirentleri başlığıyla diğer metinlerle diyalog kurmayı amaçladığını söyleyebilirim. Orientalux Üzerine, Stephen McDonells’ın Orientalux metninden sonra onunla iletişim halinde. Doğan’ın son dönem sergilerinin fikir insanı Selman Akıl’ın yazdığı Siz Gibi metni, daha önceki sergilerine atıf niteliğindedir. Akıl da Doğan’ı ve ayna eserlerini birlikte düşündüğünde sanatçının kişisel tarihine vurgu yapıyor. Bunu bir keşif olarak yorumlayan Akıl, ayna eserlerinin sanatseverler ile tamamlanmasından dolayı özsel olduğunu ifade eder. Bir yapıdan bahseder. Yapıyı da sanatçının, izleyicinin gözlerinin yanına üçüncü göz olarak da ayna eserlerin koyar. Gözün, modern ve arkaik toplumlar için önemini de anımsatarak Doğan’ın yapısının odağına koyar. Bu bağlamda görsel keşiflerin en çarpıcı yanı, dünyayı algılama biçimiz ile ilintili olmasıdır. O nedenledir ki, dijitalleşen çağımızda görmenin yarattığı yanılsama gerçeklik algısını da değiştirmektedir.


İsmet Doğan’ın Ayna serisi, bireyin kendi yansımasında bulduğu o çatlağı, toplumsal bir kırılmaya dönüştürme potansiyeline sahiptir. Eğer bu “yaralı aynalar”, sadece sanatçının veya seçkin izleyicinin değil, ezilenlerin ve doğanın da sesi olabilirse, gerçek anlamda devrimci bir sanatçı kitabından bahsedebiliriz. Ayrıca bu seri, bizi kendi görüntümüzle baş başa bırakırken aslında bizi “öteki” ile yüzleştirmektedir. Eğer bu yansımayı, bireysel bir bunalımdan çıkarıp toplumsal bir dayanışma ve eşitlik alanına dönüştürebilirsek; sanatın o dönüştürücü ve devrimci gücünü gerçekten hissetmiş olacağız.


Ayna serisinin, İsmet Doğan’ın bir mottoya dönüştürdüğü “İsmet Doğan diye bir sanatçı yok” cümlesini “İsmet Doğan diye bir sanatçı var”a çevireceğine inanıyorum.



Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page