top of page

Islak kamusal

1 saat önce
5 dakikada okunur

Mekânların hızla tüketildiği günümüzde baskının ve yüzeysel şovların arasında sıkışan kamusal hayat nasıl özgürleşebilir? Berlin’deki havuz sanatı tartışmalarından kolektif hafıza ve beden politikalarına uzanıyor, kişisel ile kamusalın kesiştiği otonom imkânlara bakıyoruz


Yazı: Misal Adnan Yıldız



Selin Acarbaş, Towel, 2026


Berlin’in kültür politikalarında “kamusal alan” tartışması, kurumsal devlerin gösterişli jestleri ile kentin sosyal dokusu arasında yeni üretimlerle “yine yeni yeniden” düşünülebilir.


Volksbühne’nin yeni sanat direktörü (intendant) Matthias Lilienthal’ın programının açılış jesti olarak, tiyatronun önüne kurduğu geçici ve yaklaşık üç yüz bin avro bütçeli Volksbad (halka açık havuz) projesi, sanatsal bir özgürleşme iddiasıyla yola çıksa da kentin soylulaştırma, sınıf ve ırkçılık krizlerini örtüleyen geçici, dekoratif bir vitrine dönüştü. Berlin’de seçim öncesi sokaklardaki posterlerle birlikte, anketlerde Af D’nin ve Die Linke’nin oylarının yükselmesi ile daha net okunan toplumsal kutuplaşma siyaseti durumu belirginleştiriyor. Aktüel ortaklıkları anlamak için tiyatronun sahneyi dışarıya, sokağa, kamuya taşıma stratejisi ile kimliksiz girilebilen, ücretsiz, halka açık ortak kullanım havuzu en çok konuşulan ütopya metaforu oldu. Siyahi topluluklara alan açma iddiası taşırken aşırı sağın “ayrımcılık” suçlamaları ve güvenlik tehditleriyle tıkanan bu proje, başı kıçı ağrıyan kuruma verilen aspirin türü anlık bir çözüm, aslında tipik bir kurumsal eleştiri örneği. Elbette bakım nedeniyle sık sık kapanması, gir-çık bir kullanımı yönlendiren tasarımı ve bir araya gelinecek alanların sembolik ve dar olması da cabası…


Neden bu vesileyle halk havuzunun içine yerleşen ve Wedding’de uzun süredir faaliyetlerine devam eden bağımsız sanat alanı Tropez’i de konuşmuyoruz? Oysa çok daha uzun soluklu, çeşitli edisyonlarda alternatif formlarla mekânsallaşmış bir sergi tarihi taşıyan ve Sommerbad Humboldthain’da bulunan bu güncel sanat mekânı, yayınlarıyla da uzun süredir suyun, ortaklığın ve havuzun etrafında düşünüyor. Neden halka açık gerçek bir kamusal havuzun (Freibad) içindeki eserler, Almanya’daki ana akım tarafından ısrarla görmezden gelinen minör jestler olarak kalsın? Alternatif bir kanal olarak bakalım: Bir yanda bir günde özel bir bahçenin izolasyonuna dönüşebilen, topluluğu bir arada tutacak tek çimentosu patates kızartması (pommes) satan büfeden ibaret dekoratif, kamusal iddiasına rağmen özel mülk gibi hissettiren havuz; diğer yanda ise alanı yerleşmek, yüzmek, paylaşmak üzerinden güncel sanatın nabzını on yıldan fazla tutan bu kolektif sanatsal çaba!


Selin Acarbaş’ın Tropez’de, yaz programındaki grup sergisinde sunulan işlerden Towel (2026) adlı heykel çalışması, tam da bu “mekâna yerleşme” ve kamusal alanı parselleme geriliminin merkezine oturuyor. İnsan erişiminin ötesinde bir yüksekliğe, iki ayrı hoparlör direğine monte edilmiş, form verilerek dondurulmuş iki plaj havlusu, işlevinden arındırılarak ilk bakışta rüzgârda dalgalanan birer bayrağı andırıyor. Normal şartlarda havlunun bir dala asıldığında sergileyeceği doğal döküm, dikey montajla fiziksel bir kırılmaya uğruyor; ve rüzgârsız bir havuz gününde fırtınayla direğe çarpmış gibi duran bu tekinsiz kumaşlar, Almanya’da şezlong veya alanları havlu atarak “rezerve etme” ve sahiplenme alışkanlığına Vernel ile yıkanmış havlu yumuşaklığında dokunduruyor: “Kapılar açılır, hücum başlar. En güzel yeri kim kapacak?” Eserde kullanılan gökkuşağı havlusu sembollerin meta haline getirilmesini ve politik duruşların yüzeysel birer tüketim nesnesine dönüşmesini görünür kılarken; The Legend of Zelda havlusu evdeki güvenli alana çekilme arzusunu kamusal havuzun toplumsal etkileşimi ile karşı karşıya getiriyor. Tiergarten parkında CSD’nin (Christopher Street Day) geleneksel Onur Yürüyüşü sırasında gerçekleşen terör saldırısından sonra, bir anda normalde olduğundan daha fazla beliren-görünen olan gökkuşağı, Acarbaş için farklılıkları bir araya getiren mıknatıs etkisinde.


Makro düzeyde kentsel politikalar, devlet denetimleri, Mabel Matiz veya Manifest gibi popüler figürler üzerinden yürütülen soruşturmalarda yaşam tarzına, toplumsal cinsiyete ve kişisel özgürlük alanlarına sınır çekilmeye çalışılıyor. Ancak hatırlatmak gerek; en temel toplumsal anlaşmalar kişiler arasındaki ilişkilenmelerle başlar. Siyasetin iklimini, aramızdaki konuşmalar, birbirimize verdiğimiz izinler ve sınır ihlalleri belirler.


Leipzig Güzel Sanatlar Akademisi’nde atölyesi olan sanatçı arkadaşım Anna Ehrenstein, beni ısrarla öğrencilerinin Berlin’de gerçekleştirdiği sergiye çağırırken, “…itiraz istemem,” dedi: “Genesis ile tanışacaksın!” Ehrenstein rehberliğinde gerçekleşen kolektif öğrenci sergisinde öne çıkan Genesis Kahveci’nin sanatsal üretimi, mikro anlaşmaların ve ikili ilişkilerin özgürleştirici politik potansiyelini görünür kılıyor. İletişim tasarımı formasyonundan beslenen Kahveci, işlerinde trans, kuir ve göçmen bir birey olarak kimliği, utanç ile öz-güçlenme arasındaki gerilimi ve iktidar yapılarını sorguluyor. Cinsiyet ve kimlik tartışmalarında beklenen basmakalıp temsil imajlarının aksine, PLA filament ve seramik gibi yenilikçi malzeme deneyleriyle mekânsal kurgular ve heykel formları çalışıyor.



Genesis Kahveci, Years of Transformation Yet to Come, 2026


Kahveci’nin partneri Xavier Chade ile birlikte hayata geçirdiği Years of Transformation Yet to Come (2026) başlıklı çalışması ise, kendi cinsiyet uyum süreçlerini (MTF ve FTM) yaşayan bir çift olarak yaşam, doğa, cinsellik ve ilişkilerdeki sürekli değişen gerçeklikleri ortak bir görsel dille mühürlüyor. Hoparlör direklerindeki havluların “rezerve edilmiş” mülkiyetçi dondurulmuşluğunun veya devletin denetlemeye çalıştığı kurumların aksine; buradaki seramik ve filament malzeme üzerine kazınan Years of TransFormation yet to come ibaresi, tanınabilirlik ile olasılık arasında esnek bir alan açıyor. Anlamın her karşılaşmada -tıpkı ilişkiler gibi- zamanla dönüşmesine izin veren ortak süreç, sınırları sınamanın, dayatılan utancı aşmanın ve kişisel özgürlük alanlarını iki kişi arasındaki yakınlık üzerinden yeniden inşa etmenin somut kanıtına dönüşüyor. Uzun soluklu ve yakın ikili ilişkilerde paylaşılan sadece zaman ve mekân olmuyor; hafıza, beden ve ortak kader birliğiyle tükürük, ter ve diğer vücut sıvıları da ortak havuzda toplanıyor. Spinoza bunu: “…duygulanış, iki bedenin iç içe geçişidir.” diye özetliyor.


Almanya’da alanları “rezerve etme” ve havlu atarak yerleşme refleksi kamusal mekânı parselleyen kişisel bir mülkiyet iddiasına dönüşürken Jamal Ageli’nin Zilberman Berlin’de yeni pozisyonlara odaklanan serisinde, Dizgin Bawo/Düzgün Baba adlı iki kanallı video yerleştirmesi, mekânla kurulan bağı bireysel bir sahiplenmenin ötesine taşıyarak kadim bir “ortaklık” (commons), bellek ve toplumsal direniş alanı olarak yeniden tanımlıyor. Benim izlerken zaman zaman gerçekliğiyle gözlerim doldu, burnumun direği sızladı. Şiirsel etkisiyle, taze dili ve iyi planlarıyla son dönemde en çok etkilendiğim filmlerden. Islak. Sadece toprak ve taştan yuva değil, ortak kader birliği, birlikte zaman ve kolektif hafıza.



Jamal Ageil, Dizgin Bawo/ Düzgün Baba, 2026, İki kanallı video, 38 dakika


Acarbaş’ın havuz ortamındaki izole bireyselliğinin aksine Ageli, kamusal ve kutsal olanın köklerini, devlet mekanizmalarının ve neoliberal politikaların müdahalelerine karşı duran bir topluluk hafızasında arıyor. Türkiye’de devletin Alevi dernekleri ve kurumları üzerindeki denetim ile kontrol mekanizmalarını artırması, topluluğun kendi otonom yapılarını ve inanç pratiklerini işlevsizleştirmeyi hedefliyor. Filmin ağıt sahnesindeki müthiş kadraj bu politik şiddete doğrudan bir yanıt veriyor: Kişisel görünen gözyaşlarının ve bireysel acıların sözlü tarihini yakalayarak, onları tekil bir yastan çıkarıp toplumsal bir politik direniş zeminine oturtuyor.


Ageli’nin Dersim topografyasına yönelttiği lens; manzarayı asimilasyonun ve yerinden edilmenin ağır izlerini taşıyan canlı bir bağlar ağı ve hafıza deposu olarak okuyor. Kendi ailemde kasaplık geçmişi olduğundan, filmdeki kurban ve adak sahnelerini çocukluk anılarımdan koparamadım. Filmdeki bölümlerin ayrı ayrı taşıdığı metaforlar, yaşam ve ölüm arasındaki kutsal ittifakı ve topluluğun toprakla kurduğu doğrudan bağı pürüzsüzce görünür kılıyor. Filmin lokasyon manzaralarından kurduğu bağlam, uzaklık, kopukluk ve Dersim’i iyi kavrayan açısı, taşlara, su kaynaklarına ve endemik çiçeklere duyulan saygıyı yansıtıyor. Ageli, çevrenin kendisinin duyarlı ve kutsal kabul edildiği Dersim Alevi kozmolojisini yavaş sinema gözlemleriyle kaydederken, sistematik şiddetten sağ kurtulmuş bir toprakla topluluğun kurduğu siyasi ve kozmik ahengi, bir aradalığı, topraktan doğan bir komüniteyi belgeliyor. Dili, geçişleri, metin ve sözlü tarihle ilişkisi ve kurgusu çok kuvvetli.


Bahsettiğim pratikler, baskın kültürde içinde kaybolduğumuz ağır konuları ana akımda, Almanların deyimiyle Leitkultur’de konuşulmayanları sadece görünür kılmakla kalmıyor, aynı zamanda hafifletiyor; başka pivotların mümkün olduğunu müjdeliyor. Volksbühne’nin yapay havuzundan Almanya’nın “havlu atarak alan kapatan” mülkiyet kültürüne, Dersim’in kutsal toprağındaki kolektif yastan devlet denetimine direnen otonom bağlara ve iki insanın kendi bedeninde başlattığı özgürleştirici dönüşüme kadar... Kamusal ile kişisel olan bu çizgide kesişiyor.


O halde sormak gerekiyor: Baskının makro düzeyde kurumsallaştığı bir çağda; alanı özgürleştirmek kentin geçici vitrinlerinden mi geçiyor, yoksa çıplaklığı en yalın haliyle paylaşmaktan, toprağın kadim hafızasına kök salıp aramızda kurduğumuz dönüştürücü bağlardan ve aşkın gücünü savunmaktan mı?



Selin Acarbaş, Towel, 2026

 
 
 

İlgili Yazılar

Hepsini Gör
Nereden bükülebilir gidişat?

Yazı: Süreyyya Evren Sanat düşünme alanı ister diyor Fakewhale, geçtiğimiz aylarda yayımladığı eleştirel yazısında¹, eleştirel derken temelde sanatın aşırı gösteriye dönmesinden, hızlı alımlanabilen,

 
 

Yorumlar


Bu gönderiye yorum yapmak artık mümkün değil. Daha fazla bilgi için site sahibiyle iletişime geçin.

Bütün yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir. Yazı ve fotoğrafların tüm hakları Unlimited’a aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz.

All content is the sole responsibility of the authors. All rights to the texts and images belong to Unlimited.

No part of this publication may be reproduced or quoted without permission.

Unlimited Publications

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page