Devir teslim

6-31 Ocak 2020 tarihleri arasında Galeri 5’te gerçekleşen Devir sergisi Gizem Karakaş’ın inisiyatifiyle gerçekleşen ve 2019 yılı boyunca süren bir projenin sonucu olarak ortaya çıktı. Her ay bir sanatçı olmak üzere, toplam 12 sanatçı Galeri 5’i atölye olarak kullanarak mekâna özgü işler ürettiler. Art Unlimited için Devir sanatçıları birbirlerine sorular sordular. Kimin kime soru soracağını projenin oyun kurucusu Gizem Karakaş sanatçıların işlerinin mekânda konumlarına ve yakınlıklarına göre belirledi


Bireysel ve kolektif üretim, izleyici ve üretici, sınırlar ve özgürlük alanları arasındaki dinamiklerini araştıran projede yer alan sanatçıların seçimi bir “devir” sistemiyle belirlendi: Ay boyunca galeride çalışan sanatçı mekândan ayrılırken kendisi takip edecek diğer sanatçıya karar verdi. Bu kapsamda, galeride Ocak ayında Merve Ünsal, Şubat’ta Lara Ögel, Mart’ta Sena Başöz, Nisan’da Merve Ertufan, Mayıs’ta Burcu Yağcıoğlu, Haziran’da Sibel Horada, Temmuz’da Gül Ilgaz, Ağustos’ta Melis Bilgin, Eylül’de Özgür Demirci, Ekim’de Ayşe İdil İdil, Kasım’da Burak Kabadayı ve Aralık’ta Berkay Tuncay yer aldılar. Süreç boyunca sanatçılar, çalıştıkları galerinin konumunu, içinde bulunduğu iş merkezinin, mahallenin dinamiklerini ele alan ve kendilerinden önceki sanatçıların üretimleriyle diyalog halinde işler ürettiler. Art Unlimited röportajı için Devir sanatçıları birbirlerine sorular sordular. Kimin kime soru soracağını projenin oyun kurucusu Gizem Karakaş sanatçıların işlerinin mekânda konumlarına ve yakınlıklarına göre belirledi.


Merve Ertufan’dan Merve Ünsal’a


Ocak ayında, Devir projesinin ilki olarak dört parçadan oluşan Araçsallaştırılmış isimli bir iş bıraktın mekâna. Tereminle çalınmış bir şarkı, Clara Rockmore’un bir portresi, araba antenleri ve Şubat ayında mekânı senden teslim alacak olan Lara’ya bir not. Projenle baş başa kaldığımda, Lara’ya yazdığın notu birebir taklit edip bir doppelganger yaratmaya çalıştığım zaman düşünemediğim ama şu an aklıma gelen soru şu: Ellerin uzaydaki konumundan, duruşundan, en minik hareketlerinden etkilenen teremin, araba antenleriyle oda büyüklüğüne (hayali de olsa) getirildiğinde, bir mekânda sen değil, ben bulunsam ya da ben değil sen bulunsan, tıpatıp aynı yerleri dolaşıp, aynı şeyleri yapsak şarkı değişir mi? Aynı zamanda, bir mekânda bulunup bulunmadığımız, burada değil şurada durduğumuz, kısa bir adım atıp atmadığımız, gerçeği duyamadığımız bu şarkı dışında başka ne tür etkiler yaratma potansiyeline sahip?

Kesinlikle değişir! Bunun fiziksel nedenlerini bir tarafa bırakıyorum (hava, nem koşulları, bedenlerimizin farklı hacimlerde olması, boyumuzun aynı olmaması, o anda mekânda olabilecek başka insanlar ve nesnelerin ilişkilenmesi). Benim için asıl mesele, tereminin öznelliğin en temelindeki o hiç aynı olmama, duramama, temsil etme çabalarının kayganlığıyla ilgili olması. Yani, bir işi, her zaman her an değişen, sürekli başkalaşan ve aslında her zaman kendi dışındaki şeylere, durumlara, hallere, zamanlara işaret eden, anlık bir bir aradalık olarak görmek, düşünmek, kurgulamak. Galeri 5’teki süreç benim için teremin metaforu üzerinden bir süreç başlattı: Üzerine konuşamadığımız, ağza alamadığımız, acı ve affect’le (duygulanım olarak Türkçeye çevrilmesine katılmıyorum, duygulanım ve düşün-edim gibi bir şeye tekabül ediyor bence) ilgili sanat ve dil üretimi denemelerinde, ima edilen beden ve öznellikleri, orada olmayan ve olamayacakları nasıl düşünebiliriz? Tereminin havayı aktive etmesi bence iyi bir başlangıç noktası.


Merve Ünsal’dan Ayşe İdil İdil’e

Alan yaratma, birbirini dinleme, kulak verme gibi konular üzerine düşündüğünü biliyorum. Tuttuğun günlük bir tarafa, mekâna bıraktığın koltuk iki yönden işliyor: Orada vakit geçirme, üretimin bir parçası olarak zamanın ve durmanın önemi-yeri. İkincisi de senden sonra gelecekler için belli bir beden koreografisi önermek. Üretim alanları üzerine düşünürken, ev-sanat üretimi-alan-mekân tanımları üzerinden Galeri 5’teki devir süreci senin pratiğini nasıl dönüştürdü?

Yaşama ve çalışma şartlarımın çok değiştiği bir dönemden çıktım/çıkıyorum (3-4 yıldır devam eden bir döneme belki de norm demek gerekir?), başka bir hıza alışmak zaman aldı (4 yıl önce İstanbul’a döndüğümde her vapurda çay içiyordum turist gibi hissetmek için). Devir projesine dahil olduğumda tam da evin salonunu çalışma alanına dönüştürmekteydim -tekli koltuklardan biri evde başka bir yere sığmıyordu ve salonda kaldı, sabahları beynin ısınma turları orada atılmaya başlandı. Bir gün Galeri 5’te yine “ne yapacağım burada, ne yapacağım buradan sonra ve hayatta?” sorularıyla düşünürken, orada bulunan iki iskemleyi de her mekâna gittiğimde camın önüne çekip dışarı bakarak orada oturduğumu fark ettim. Galeridekinin de evdekinin de, neye referans verdiğini bilmeden, “mış gibi” hissetmeye çalışmak olduğunu düşünüyorum. Olumsuz değil içgüdüsel bir yerden geliyor bu, spesifik koşullar yaratmaya çalışıyor duygularım beynim için. O koltukta hissettiğim üretken mekân-zamanı ev-galeri arasında bir geçide dönüştürmek istedim. Hayatımın diğer yerlerindeki (insanlar, rutinler, mekânlar, anılar arasındaki) görünmez portalların farkına vardım bu süreç vesilesiyle.


Ayşe İdil İdil’den Gül Ilgaz’a

Mekâna iki adet gül bıraktın; Biri Küçük İskender’den ödünç ve Lara’nın servi ağacına bakıyor, diğeri ise Sibel’in sana emanet ettiği bir fikir üzerinden gelişti anladığım kadarıyla. Biri senden birkaç devir sonra benim yerleştirmiş olduğum koltuğa oturup rahat hissedildiğinde göze çarpıyor, diğerinin ise kendisi bir bankta rahatlıyor... Pratiğinde bu tür vekil bırakma, ödünç alma ve kelime oyunlarının yeri, mekânla kurdukları ilişki nasıl?

Mekâna girdiğim ilk gün piyanonun üzerinde duran vazo ve içindeki gül dikkatimi çekmişti. Bu gül bilinmeyen bir el tarafından sürekli tazeleniyordu. 3 Temmuz günü Küçük İskender’in vefat haberini aldığımda gene sergi mekânındaydım. Onun şiirlerine göz atıyordum. İçinde hem “gül”, hem “uyku”, hem de serviye atıf yapan “yaprak” kelimelerinin geçtiği o şiir sergi mekânında olmayı seçmişti gibi geldi bana.


Bu çalışmada da yazı (şiir) ile “uyku” çalışmasını birlikte tasarlamıştım. Ancak uygulamada birbirlerini olumsuz etkilediklerini görünce ayrı yerlere koymayı tercih ettim. Yazıyı pek de dikkati çekmeyen bir yere yerleştirmeyi düşündüğümden pencere pervazı bana en uygun yer gibi geldi. Senin yerleştirmiş olduğun koltuk ise ilginç bir biçimde bu gizlenme çabası içinde olan dizeleri açığa çıkarttı. Kendi bedenimi kullandığım “uyku” çalışması ise hali hazırda mekânda bulunan bankları bir yatak oluşturacak şekilde dönüştürmemle başladı. Plaza çalışanlarının uyuyup dinlenebileceği bir mekân oluşturmak fikrinden, yatar halde çekilmiş olan fotoğrafın basılı olduğu bir çarşafın yatağın üzerine yerleştirildiği bir işe evrildi bu çalışma. Çalışmalarım genellikle içinde bulunulan şartların beden üzerine etkisi veya ortak duygu durumlarının biçim bulması yönünde olduğundan, senin deyiminle «vekil bırakma» durumu bu işimi geçmiş çalışma pratiğime bağlayan en önemli unsur oldu.


Gül Ilgaz’dan Burcu Yağcıoğlu’na


Çalışmanda büyüyecek olan bir servi ağacının olası gölgesini, deri-kumaş arası bir malzeme kullanarak zemine yaydığını görüyoruz. Aslında boyutu olmayan gölgeyi, boyutlu bir hale getirmişsin ve adeta siyah bir örtü gibi yeri kaplıyor. Bu örtü-örten olma halinin geçmiş işlerinle nasıl bir ilişkisi var, merak ettim?

Aslında servi ağacının kendisi de maddesel bir gölge gibi. Yukarıya bakan sıkı dalları, siyaha çalan gövdeleri ve yapraklarıyla dimdik duran gölgelere benziyorlar. Yüzyıllardır yaşı ve ölümü sembolize etmişler. Bir servi mitine göre Apollo’nun aşık olduğu genç Cyparissus evcil geyiğini yanlışlıkla öldürünce, dinmeyen yasının ağırlığı altında bir ağaca dönüşmeyi dilemiş. Apollo, istemeyerek de olsa Cyparissus servi ağacına dönüştürmüş. Ağaç Apollo’yla olan aşkı sebebiyle onun ışınlarını emip bedeninde biriktirirmiş. Işığı yansıtmayan siyah görüntüsünün sebebi buymuş. Serviyi çeşitli zaman ve coğrafyalarda ölüm ve yasın ağacı olarak kurgulayan mitlerden biri böyle. Servinin bol reçineli, gövdesinde göz yaşını andıran reçine damlaları oluşturan bir ağaç olması da bu ağlama yas ve ölüm kurgusunu desteklemiş. Gölgeyi anıştıran bir ağacın gölgesi nasıl olmalı diye düşünürken Apollo-Cyparissus miti yol gösterdi diyebilirim. Gölgeyi lateksten yaptım. Lateks de ayni reçine gibi ağaçların bedenlerinden akan bir sıvı. Dediğin gibi kaplayan örten ağır bu kumaşın hammaddesi de bir ağacın bedeninden akan yoğun bir sıvının biçim bulmuş hali aslında. Bu örtme jesti zaman zaman pratiğimde yer buldu sanıyorum. Bir sis makinesiyle galeri zeminini örtme ya da kendi saçımla kendimi örtme gibi. Örtme eylemi sanki görünmez olana, bazen orada olduğu halde bakılmaz olana bakmaya çağırıyor. Bakışı kışkırtan bir tarafı var örtmenin.


Burcu Yağcıoğlu’ndan Lara Ögel’e


Lara, mekâna bir servi fidanı yerleştirdin. Ümraniye’nin eski adı Yalnız Servi’ymiş, buradan kalkarak yaptığın bir müdahaleydi bu. Servinin etrafında da üzerinde galeriye giren insanların mekân içindeki rotalarının şemalarının olduğu mermerden bir kutu var. İster galeriyi görmeye gelenler olsun, isterse telefonla konuşmak için sakin bir köşe arayanlar mermerin üzerinde yer bulmuşlar. Bu gelip geçen tekilliklerden oluşan kalabalıkların karşısında kendi pozisyonunla yalnız servi arasında bir paralellik var mıydı senin için?

Şubat ayında Merve (Ünsal)’ın işiyle baş başaydık galeride, ben içerde vakit geçirirken mekâna girip çıkan insanların rotalarını defterime kaydediyordum. Bu esnada galeriye çeşitli nedenlerden dolayı girenler ile bir iletişimim olamadı, hissettiğim ve gözlemlediğim temassızlık ve yalnızlık burada devreye girmekte.

Ümraniye ile ilgili araştırmalarımda, bu bölgede eskiden servi ağaçları, mezarlıklar ve birkaç evden başka bir şey olmadığını, bu yüzden de Yalnız Servi olarak hitap edildiğini öğrenince bahsettiğin paralellik oluştu. Arapça kökenli Ümran ismi uygarlık, ilerleme ve refah anlamına geliyor. Mezar taşlarında kullanılan mermerler; servi fidanının yaşadığı, belki onu koruyan belki de içine alan bir kutu, belki de bir mezar oluşturuyorlar. Mermer bu bağlamda; anıtsal, kalıcı olmayı eyleyen, kuralları olan ve günümüzde Ümraniye’de pek çok bulunan kurumsal yapıları temsil ediyor. Yüzeylerinde Galeri 5’in krokisi kazılı. Kırmızı yün ip, ben mekânda vakit geçirirken oraya girip çıkan insanların yol ve hareketlerini kaydediyor.


Malzemelerin birlikteliğinden oluşan sertlik/yumuşaklık, geçicilik/kalıcılık gibi tezatlıklar işin yaşadığı bağlamda yoruma açılıyor. İnsan ruhunun gelip geçiciliği karşısında kurumsal kimliklerin söz verilen anıtsallığı... Çelimsiz servi fidanını, yaşayan bir şey olarak Galeri 5’i benden sonra devralacak hepinize bıraktım. Böylece projenin taleplerinden biri olan galeri mekânında vakit geçirmeye, aynı zamanda serviyi büyütmeye, ona bakmaya da davet ediyorum. Pratiğimde kişisel, evrensele doğru yayılmakta. Yalnız Serviler’in bulunduğu, üretildiği bağlama baktığımızda sadece bana ve benim deneyimime değil tüm insanlık ruhuna da konuşuyor olduğunu görebiliyoruz.


Lara Ögel’den Burak Kabadayı’ya


Yalnız Serviler’in kişisel, biricik bir hikâyeden çıkıp topluma yayılması, hareket, takip ve kaydetme eylemleri barındırması üzerinden de senin işin ile bir akrabalık paylaşıyor sanki. Belki bireye bakmak ve topluma bakmak eylemlerinin üzerinde yoğunlaşabiliriz. Bıraktığımız izler ne gibi ipuçları veriyor? Kaydettiğim hareketler galeri mekânında oluşurken, seninkiler Anel İş Merkezi’nin giriş holünde gerçekleşiyor. Pratiğin bağlamında kişisellik ve toplumsallık unsurları nasıl işliyor, Devir’e bıraktığın eserini de kataraktan neler paylaşmak istersin?

Devir