Derken şehirde bir parlama: Cinsiyetsizleşen bedenler ve yeniden kurulan arşivler

Artificial Bloom; Fluid Archives sergisi Christiane Peschek, Zeynep Beler ve Luz Blanco ile bütünlüklü bir “alternatif arşiv”, bedenin dağılması, genişlemesi, cinsiyetlerin belirsizleşmesi ve sanatçıların hem kendi bedenlerini hem de sanatta yerini alan klasik şekliyle kadın bedeni imgesini yeniden kuruyor. Melih Aydemir’in ilk solo küratörlüğüyle düzenlenen ve 19 Ocak 2020 tarihine dek SANATORUIM’da devam edecek olan sergiyi değerlendirdik


YAZI: SEÇİL EPİK


Zeynep Beler, Komik Şaka, 2019, Duralit üzerine yağlıboya, 25 X 27 cm,

Sanatorium ve Krank Art Gallery izniyle


En yakın arkadaşlarımdan biriyle Tumblr’dan tanıştım. Bugün otuzların ikinci yarısına yaklaşmış biri olarak bunu söylemek garip gelse de yirmili yaşlarının başındaki “ben” için kendimi ifade edebileceğim bir alan bulmak, bir topluluğun parçası olmak bulunmaz nimetti. İnternet teknolojisi 90’lardan bu yana feministler ve kuir varoluşlar için kendilerini ifade edebilecekleri, kendilerine yeni ve farklı benlikler inşa ederek gerçek hayattaki varlıklarının bir uzantısı olarak “personalar” yaratacakları bir alan olageldi. Bugün televizyon programlarında, haberlerde ve gazetelerde telefon ya da bilgisayar bağımlılığı üzerine olumsuz düşünceleri görsek de bir uzantımız haline gelen telefonların, “gerçekteki” benliğimizi silikleştirdiği düşüncesine karşı siberfeminist üretim geçerliliğini koruyor. 1991 yılına tarihlenen VNS Matrix adlı feminist sanat topluluğunun Siberfeminist Manifesto’dan bu yana (elbette öncesinden gelen eğilimlerin de rüzgârıyla) İnternet eril tahakküme karşı kadınlar için yeni bir alan olarak görüldü. Bugün post-İnternet ya da post-siberfeminizm düşüncesine yakın sanatçılar, bir mecra olarak sosyal medyayı, kişisel arşivlerimizin kaydını tuttuğumuz İnternet’i hâlâ erkek bakışın etkisindeki kadın bedenini, heteronormatif ilişkilenmeleri bozan ve yeniden kuran “mekânlar” olarak kullanmaya devam ediyor.


Sanatorium’da 19 Ocak’a kadar görülebilecek, Melih Aydemir’in ilk solo küratörlüğü olma özelliğini taşıyan Artificial Bloom; Fluid Archives sergisi, Christiane Peschek, Zeynep Beler ve Luz Blanco ile bütünlüklü bir alternatif arşiv kurgularken; bedenin dağılması, genişlemesi, cinsiyetlerin belirsizleşmesi ve sanatçıların hem kendi bedenlerini hem de sanatta yerini alan klasik şekliyle kadın bedeni imgesini yeniden kuruyor.


Artificial Bloom; Fluid Archives sergisi, gösterdikleri, gizledikleri ve izleyiciye tanıdığı keşif alanıyla ne yapmak istediğini çok iyi bilen bir aklın ürünü. Mesele ettiği arşiv ve anarşiv (arşivlenmeye değer görülmemiş ya da belirli bir tahakküm mekanizması tarafından arşivlenmiş olanın arşivi diyebiliriz) meselesini ele alış şekli, bedenin -özellikle kadın ve kuir bedenlerin- siberalan aracılığıyla bozulmasını, genişlemesini ve çizgiselliğini kaybederek yeni ve daha büyük bir “şey”e dönüşmesini galeri mekânına taşıma biçimi ile gerçek ve sanal benliğimiz arasındaki boşluktan doğan imkânları sergilemekte şüphe götürmeyen bir başarı yakalıyor.

Zeynep Beler, The Gloom, 2019, Tuval üzerine yağlıboya, 100 X 100 cm,

Sanatorium ve Krank Art Gallery izniyle


Arşivi bozmak, sonra yeniden yapmak

Klasik anlamda “arşiv” bilgiyi tekelinde tutarak neyin saklanabilir, neyin bir sonraki nesillere aktarılabilir olduğunu belirlerken söz konusu “arşivlenmeye değer” olanın nasıl sergileneceğinin de gücünü elinde tutar. Bugün antropoloji ve tarihyazımı, kimi dönüşümler geçirerek dünü, bugünün kabulüyle -orta sınıf, beyaz, heteroseksüel erkeği merkeze koyarak- almayı reddeden yaklaşımlara sahne olsa da geçmişi yüzyıllara dayanan eğilimin etkilerini başka şekillerde hâlâ hissettiğimiz aşikâr. Beri yandan kadınların ve normatif olmayan varoluşların İnternet üzerinden kendi tarihlerini oluşturması, kendi arşivlerini tutması ya da sanal mecrada kendi bedenlerine yaptıkları müdahalelerle başka imkânları kucaklaması direkt olarak var olan iktidar araçlarını yerinden etmek, tarihin çizgisel gidişatına bir müdahale anlamına da geliyor.


“Özgürleşme, bilinçliliğin, imgesel kavrayışın, baskının ve dolayısıyla olasılığın kurulmasındadır. Siborg bir kurgu meselesi, canlı bir deneyim meselesidir,” der Donna Haraway, 1984 tarihli Siborg Manifesto’sunda. Manifesto, sanal ortamı ve siborg-oluşları erkek egemen teknolojinin tekelinden kurtarmayı, ironik bir düş olarak ortak bir dil oluşturmayı salık verir. Gücünü buradan alan video sanatı, yeni teknolojiler ve İnternet 20. yüzyılın sonlarından itibaren feminist sanatçıların kendilerini ifade alanına dönüşürken toplumsal cinsiyet, beden, erkek bakışı, ırk gibi konularda kadınların kendi sözlerini söylemeleri, kişisel tarihlerini yazmaları, kendi arşivlerini oluşturmaları ve kadın bedenini akışkan bir varlığa dönüştürmelerini sağlar.


Artificial Bloom; Fluid Archives sergisiyle Türkiye’de ilk kez işlerini görme imkânı bulduğumuz Avusturyalı sanatçı Christiane Peschek, işlerinde beden ve ekranı birbirinin bir uzantısı olarak görür. Ekran, insan bedeninin bir uzantısı gibidir. Fiziksel olanla sanal olanın birleştiği bu nokta bize muğlak bir varlık, akışan bir kimlik sağlar. Sergi çıkış noktasını Peschek’in POSE serisinden alır. Günümüzden elli yıl, belki de yüz yıl sonra dijital kalıntılar üzerine çalışan bir arkeolog neler bulacaktır? Erkek bakışıyla inşa edilmiş kadın pozu, tekrar ve tekrar üzerinde oynanarak, manipüle edilerek neye dönüşmüş olacaktır? Bu sorulardan yola çıkan Peschek, bir dijital mağara yaratır. İzleyicinin elindeki telefon sergideki işlerin tamamını görebilmesi için bir araçtır. Telefonun aşı olmadan tamamını göremediğiniz duvar resimleri, cinsiyetsiz iki baş heykeli ve vücut parçaları gerçekteki varlığımızla sanal varlığımız arasındaki boşluklara dikkat çeker. Peschek’in aşla görülebilen duvar çizimleri 2013 yılında yapılan bir buluşu da akla getirir. Pennsylvania State Üniversitesi’nden arkeolog Dean Snow’un yaptığı araştırma en eski mağara resimlerindeki el izlerinin çoğunun kadınlara ait olduğunu gösterir. Araştırmacı, o güne kadar mağara resimlerini yapanların erkekler olduğu kabulünün hiçbir araştırma dahi yapılmadan yüzyıllardır devam ettiğini görmenin şaşırtıcı olduğunu ifade eder. Christiane Peschek’in mağara resimlerini andıran ve duvar çizimleri ve yerleştirmeleri, doğru kabul edilen bir arkeolojik dogmanın daha sarsılmasına sebep olan bu haberden ne derece etkilendi bilinmez ama arkeolojik kazıların neye göre kategorilendirildiğiyle ve hangi kabul üzerinden yapıldığıyla bir yüzleşme yaşanmasını sağlar.


Christiane Peschek’in POSE serisinde manipüle ettiği fotoğraflar, serginin Artificial Bloom başlığına uygun olarak etrafa dağılan çiçekler gibi görünür. Sergide işleri arasındaki heyecan verici diyalogu mutlaka fark edeceğiniz Christiane Peschek ve Zeynep Beler’in işlerinin çıkış noktası telefonlarıyla çektikleri fotoğraflar olur. Peschek, klasik eril bakışın görmeyi beklediği kadın pozunu önce telefonuyla çeker, bu poza konu olan kendi bedenidir üstelik, ardından bu görüntüyü manipüle ederek bedeni dağılan, uçuşan bir şeye dönüştürerek onu klasik cinsiyet anlatısından koparır. Sanatçının sergilenen bu fotoğrafları elde etmek için izlediği süreç de işin kendisine dair ipuçlarıyla doludur. Peschek, fotoğrafları sergilemek için 1800’lerin sonlarında oldukça popüler olan bir tekniğe geri döner. Tersine bir yöntemle negatif filme dönüştürdüğü dijital görsellerin analog gümüş jelatin baskılarını yapar. Telefonla çekilmiş ve manipüle edilmiş bu fotoğrafları, sergide yer alan boyutlarıyla sergileyebilmenin bir yoludur bu. Sanatçı, arşivsel olarak kabul edilen bu fotoğraf baskı tekniğini kullanarak bedenin dönüşümünün, akışkanlığının ya da parçalı uzantılardan oluşma halinin onu daha az gerçek kılmadığını ve hâlâ arşivlenmeye değer olduğunu göstermek ister.


Sanatçıların, feminist sanat pratiklerinin en önemli araçlarından biri olan “kendi bedenini işin bir parçası haline getirmesi”, sergilenme biçimine dair de bir irade koymalarını sağlar. Zeynep Beler’in 2015’ten beri üretimine devam ettiği Nights on Instagram serisinin çıkış noktası da “postlamaya” değer görmediğimiz fotoğraflardır. Bugün hepimizin telefon galerilerini dolduran ama hiçbir zaman Instagram’da kullanmaya değer görmediğimiz fotoğraflar, tuval üzerine yağlıboya tekniğiyle birer resme dönüşerek sergilenmeye değer bir hale gelir. Kötü açılı, Instagram standartları için çok düşük olan, bedenimizin hiç de memnun olmadığımız defolarını ortaya koyabilen bu fotoğraflar tuvale aktarıldığında sanal varlığımızla gerçek varlığımız arasındaki sınırlara ve sınırsızlıklara da dikkat çeker. Bu haliyle Beler’in resimleri ikinci bir yapıbozuma giderek İnternetin kısıtlılıklarına, kadın bedenini belli sınırlara göre sergilenmesi dayatmasına karşı “değersiz” fotoğrafları bir sanat eserine dönüştürerek karşı çıkar gibidir. Böylece her iki sanatçı da arşivlenmeye ve sergilenmeye değer olmayanı sadece arşivlenir ve sergilenir kılmakla kalmaz onların nasıl, hangi biçimde “gösterileceğine” de karar vermiş olur. Hem Peschek’in fotoğrafları hem de Beler’in yağlıboya resimleri İnternet ile birlikte kendini temsil etme iradesini kendi eline erken diyebileceğimiz dönemde alan siber-feminist sanatçıların izlerini taşır.


Zeynep Beler ve Christiane Peschek’in aksine sosyal medya hesapları dahi olmayan bir sanatçı olarak Luz Blanco’nun işlerinin diğer iki sanatçının işiyle diyalog imkânı bulduğu yegâne alan da burasıdır. Blanco’nın işleri, silme, hafıza ve unutmak arasındaki bağlardan yola çıkarak kaybolan parçalar üzerine düşünür. Sergide yer alan Constellation 1-2-3’teki pikseller kopya kâğıdı aracılığıyla çizilerek tek tek işlenmiştir. Bu işlemeler, bedenlerin ve anıların ayrıldığı katmanlar arasındaki geçişliliğe dikkat çekerken daha yakından baktığınızda çizimdeki piksellerde “kaybolmuş” ya da “yarı görünür” kadın imgelerini seçmeye başlarsınız.



Artificial Bloom; Fluid Archives sergi görüntüsü, Küratör: Melih Aydemir,

Fotoğraf: Zeynep Fırat, Sanatorium izniyle


Çizgisel olmayan bir genişleme hali

Artık bedenimizin bir uzantısı haline gelen akıllı telefonlarımızla, İnternet’te dolaşan profillerimiz, karakter ve imgelerimizle her birimizin birer siborg olduğunu söyleyebilir miyiz? Peki ya bu soruyu sormanın bile anlamını yitirdiği bir noktaya geldiyse siborg-oluş serüvenimiz? Gerçek hayattaki benliğimiz (IRL) ile siber-benliklerimiz (siber benliğin tek ve biricik olmadığını, mecraya göre farklılık gösterdiğini de unutmamak gerek) arasındaki sınırların belirsizleşmesinin yaratacağı imkânlar Artificial Bloom; Fluid Archives’in bir diğer çıkış noktası. Bu çıkış noktasına ilham veren ise bir şarkı ve klibi. SOPHIE, yapımcı ve müzisyen, 2018 tarihli Faceshopping şarkısıyla sanal varlığıyla gerçek hayattaki benliği arasındaki çizgiyi silikleştirir. Bu aynı zamanda SOPHIE için bir geçiş (transition) ve açılma ânıdır da. Sanatçının trans kimliğini bu kadar açık bir şekilde ilk kez ekran karşısına taşıdığına tanık oluruz. Şarkıda geçen haliyle Artificial Bloom (Yapay Çiçeklenme) kişinin kendi bedenini yeniden inşasını bir çiçek açması, hatta bir saçılma olarak görür. Yine şarkıda geçen I’m real when I shop my face sözleri, eril tahakkümün belirlediği “gerçekliğin” ayağının altındaki halıyı kaydırmaya yönelik bir hamle gibidir. Neyin gerçek, neyin sahte olduğu arasında eril tahakkümün belirlediği sınırlar artık yoktur. Beden, çizgisel bir şekilde değil de İnternet üzerinden ağlarla sarmallanarak, genişleyerek ilerleyen akışkan bir varlığa dönüşmüştür. Ataerkil sistemin kurulmasında temel rol oynayan “beden” siberalanla birlikte geçerliliğini yitirir. Ortada bir beden olmadığında, akıl ve ruh, şe at ve güç, ev içi ve dışarısı gibi ikilikler üzerinden sağlamlaştırılan tahakküm araçları da geçerliliğini yitirir.


Zeynep Beler’in hafıza kartları, epoksi, silikon, balık ağı, kablo kelepçeleri, deniz kabukları, buluntu objeler ve plastik tırnak gibi kendisinden atık parçaları bir araya getirerek oluşturduğu yerleştirmesi elinde telefonuyla eriyivermiş bir beden gibi durur karşımızda. Gerçek hayattaki temsilimizle dijital varlığımız arasındaki çizgi silikleşmiş gibidir. Bu çizginin silikleşmesi, bulanıklaşması bir başka varoluş şeklini müjdeler. Bu varoluş şekli sadece fiziksel veya dijital değildir aksine bu anıtta insan gerçek ve sanal olarak iki farklı varlık olmaktan çıkmıştır; birbirini genişleten, çiçeklenen bir birleşme söz konusudur. Bu akışkan, cinsiyetsiz anıt üzerine yerleştirilen küçük tuvallerle “insan bedeni” hem bir sergi alanına dönüşürken hem de aslında hiçbir şeyin kaybolmadığını, dijital varlığımıza eklediğimiz her şeyin orada ortaya çıkarılmak üzere beklediğini hatırlatır. Beler’in bu akışkan anıtlarında ataerkinin şekillendirdiği kadın bedeni, artık gerçek anlamıyla bir beden olmaktan bile uzak ve öyle özgürdür.

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon