“Ben kadın değilim. Mimarım.”

Dört yıl önce bugün hayata veda eden mimar Zaha Hadid’i Suha Özkan’ın anısına yazdığı ve ilk Architecture Unlimited sayısında yayımladığımız yazısıyla anıyoruz


YAZI: SUHA ÖZKAN


Zaha Hadid Planetary Arch Boyarsky, 1983


İnsan ilişkilerinde tek bırakamadığı şey Orta Doğu’ya ait tutkusu ve herkese isim takmasıydı. Bana hep, Özkan’dan çıkma bir isim olarak “Oz” derdi. Resmî ortamlardaysa bu hitap “Doktor Oz” olurdu. “Oz”u çoğunlukla emir kipiyle kullanırdı: “Oz şunu yap! Oz bunu ver!” O kadar ki, “Acaba benim gerçek ismimi biliyor mu?” diye kendi kendimi sorguladığım zamanlar da olmamış değildir. Örneğin, Hani Rashid’e “honey bunny” dediğini biliyordum, Frank Gehry’ye de bir ad yakıştırmıştı. Maalesef artık benim adımı gerçekten bilip bilmediğini ne ben size söyleyebilirim, ne de siz öğrenebilirsiniz.


Onu Architectural Association Mimarlık Okulu’nun (AA) son sınıf projeleri sergisinde keşfettim. Fütürist çözümlere olan tutkumu bilen, ODTÜ’den mezun olup İngiltere’ye doktora eğitimine gitmiş bir öğrencim bana, “Londra’ya gidince AA’in proje sergisini izle. Iraklı bir kız var, çok ilginç bulacaksın,” notunu iletti. O yıllarda daha yeni Aga Khan Ödülü için çalışmaya başlamıştım. Özellikle Üçüncü Dünya mimarlık becerisini izleyip yeni yetenekleri saptamak ve onlara olanaklar sağlamak, görev tanımım gereği, ana amacımdı. Projeyi buldum. Gerçekten de proje Rus konstrüktivistlerinin darmadağın eden tutumundan kaynaklanan, deconstructionından uzay kapsülünun bütünselliğine varan çözümlerin bir karmaşasıydı. Bu ismi ilk kez duyuyordum: Zaha Hadid.

Cenevre’ye döndüğümde, o dönem Aga Khan Mimarlık Ödülü’nün genel sekreteri, Mısırlı tarihçi Said Zulfiqar’a, “AA’de Iraklı müthiş bir yetenek var. Hem de kadın. Olağanüstü. Ondan bir biçimde yararlanmalıyız. Adı Zaha Hadid” dediğimi hatırlıyorum. Said hiç bırakmadığı kıkırdaması ile, “Ah.. biliyorum abileri Cambridge’de benimle aynı kolejdeydiler, çok yakışıklı ve zamparaydılar. Zaha da çöp bacaklı sıska bir kızdı. Mimar mı olmuş? Bildiğim Eyyubi’de (AUB-American University Beirut) matematik okuyordu” deyip noktaladı. Ortak geçmişlerini bilmiyordum ve sormaya da çekinmiştim. İzleyen yıllarda aralarında hiç bir sorun olmadığını anladım. Yine de Arap önyargısı egemen olmuş ve Zaha’yı Aga Khan Ödülü’ne katmayı - doğrusunu isterseniz yanlış bir şekilde - ıskalamıştık.


Zaha sürekli, özellikle de bir resim sanatçısı olarak ortamdaydı. Üstün görüşlü işveren Rolf Fehlbaum’un ona ilk projesi olan Vitra İtfaiye İstasyonu işini verene kadar hep yarışma ve tartışmaların gündeminde kaldı.


Zaha profesyonel yaşamını AA’de sürdürdü. AA’in yönetimini benim okuduğum yıllarda devralıp okulu kapanmaktan kurtararak dünya mimarlık eğitiminin en üst seviyesine yerleştiren Alvin Boyarsky de Zaha’ya hep destek olmuştu. Zaha’yı mimarlık ortamına büyük tartışmalarla sokan Hong Kong Heights Yarışması için, Londra’nın merkezinde üç sıra evden ibaret, mekân fakiri küçücük bir okulun arkasındaki Barrel Vault mekânını Zaha’ya resim stüdyosu olarak vermişti. Üstelik kendisine özgü nüktedanlığı ile cömert desteğinden dolayı kendi kendisini eleştirmiş, “Okulun (AA) tüm kaynakları artık bir oluşa yönlendirilmiş durumda,” demişti. Zaha’dan önceki dönemde de Postmodernizm ve Klasisizm gibi akımlar ortalığı kasıp kavururken AA da kaçınılmaz olarak o rüzgâra kapılmıştı. Sık sık uğradığım okulumda Alvin ile görüştüğümde, “Archigram’in yuvasında neler olmakta?” diye sormuştum, olağan keskin esprisi ile, “AA’de epey yol aldık. Şimdilik ancak 19. yüzyıla gelebildik,” demişti. 10 yıl geçmeden, tıpkı Archigram olgusunda olduğu gibi bu kez Peter Cook’un koruması ve Alvin Boyarsky’nin desteği ile Zaha, önce okulu (AA) sonra da tüm mimarlığı, neredeyse tek başına 21. yüzyıla taşıyıvermişti. Her ne kadar Zaha’dan sonra Jetsons diye lakap alacak mimarlığının çıkışı Hong Kong Heights yarışmasıyla ilintilendirilse de aslında çok daha önceden uzay kapsülü türü yapılar tasarlanmaktaydı. Zaha direndi. Ama öyle böyle değil. Kadını ve Arapları küçümseyen ve bu nitelemeleri tasarım ölçütü olarak sunan - eğer erdemse - döl tarihinden başka erdemleri olmayan, kof kafalılarla savaştı. Cardiff Operası’nda birinci seçildiği, ama ön yargılar ve ayak oyunları ile inşa etmemek için her türlü yolu deneyen kişiler açıkça yayın ortamında, “Herhalde, böylesine önemli bir prestij yapısını Iraklı bir karıya teslim etmeyeceğiz,” dediğinde mahkemeye gitti. Kazandı. Hem kendinin ve kadınlığının onurunu, hem de finansını yüceltti. Onun bu başarısı, ırkçı ayrımcı küstah tiplere çok da iyi bir ders oldu.


Zaha Hadid in Heydar Aliyev Cultural Center in Baku, 2013


1996 yılında, kendisi de Princeton Üniversitesi mezunu, şehir plancısı, Ürdün Kraliçesi Noor (Lisa Najeeb Halaby), Zaha Hadid ve başarılarıyla yakından ilgilenmiş ve onun Amman’da bir konuşma yapmasını istemişti. Bu konuşmanın, yakın dostum, Darat al Funun’un (Sanat Evi) kurucu sahibi Suha Shoman’ın desteği ile kent merkezinde hoş bir yükseltide yer alan, eteklerinde Darat’ın antik kalıntılarının olduğu, doğal amfide yapılmasına karar verdik. Biz Zaha ile birlikte Doha’dan gelecektik. Daha doğrusu ben onu ‘mevcutlu’ getirecektim. Çünkü Zaha, 1992 yılında, benim yönettiğim Semerkant Kentsel Yenileme Yarışması’nın jürisindeydi ancak kendisi Moskova Havaalanı’nda görünüp Semerkant’a gelmemişti. O yüzden benim nezdimde tatlı bir sabıkası vardı. Kısa bir uçak yolculuğu olmasına rağmen onu Doha’dan Amman’a getirmek hiç kolay olmadı. Sürekli her ayrıntıyı sorgulayıp, sık sık Amman’a gitmekten vazgeçmeye çalıştı. Her şikayetten sonra tatlı gülümsemesi onu açığa veriyordu. Beni sevmişti ve belli ki kızdırmaya çalışıyordu. Öfke direncimi sınıyordu. Ancak başarılı olamadı. Bendeki sabrın orta boy bir devede bile olmadığını deneyerek buldu. Ben neredeyse kendimi ona kelepçelemiştim. Biletten bagaja, bagajdan kahveye, her konuda dokundurmalar yapıyordu. Onun, “Ne, nasıl?” diye sorduğu her soruya, “Sen Majestelerinin davetlisisin, var olanın en iyisisin,” dediğimde muzipçe kıkırdıyor, Doha Uçuş Terminali’nin tatsız kahvesini içmese de şikayet etmiyordu.


Sonunda uçağa bindik. Bize uçakta verilmiş olan ikinci sırayı beğenmedi. Parmağı ile göstererek, “İlk sırada ilk koltuk” diye tutturdu. Manama’da bir mola verdik. O aradan yararlanıp rica mı yoksa yumuşak yalvarma mı denir bilmiyorum ama onun şöhret ve önemini hem uçuş personeline, hem de birinci sırada oturan kibar insanlara anlatıp onları ikna ettim. Eminim hareketlerimden benim çaresizliğimi hissetmiş olmaları bize yerlerini vermeleri açısından önemliydi. Zaha uçak kalkar kalkmaz uyuyuverdi. Amman’a indiğimizde uyandı. Uyanınca ona “Zaha, doğru dürüst oturup koltuğun tadını bile çıkarmadın. Niye beni öylesine yalvarttın,” diye sorduğumda yaramaz, muzip bir kız çocuğu gibi gülüp beni rahatlatmıştı. Gerçekten ayrık ön dişleri arasından çıkıp, tüm yüzüne yayılan gülümsemeleri benim en sevdiğim izlenimlerinden biri olageldi. Tüm bunları yaparken hep gizil bir espri ve kendine olan güveni hissedilirdi. Ayrık ön dişlerin Anadolu kültüründe bir şanslılık alameti olduğunun söylediğimde, hiç sorgulamadan, “Evet. Şanslıyım,” diye yanıtlamıştı.


Darat al Funun’daki konferans olağanüstüydü. Yüzlerce mimar, öğrenci ve sanatsever ortamı doldurmuş, yer bulamayan gençler ağaçlara tünemişlerdi. O manzara bir yandan düşme riskini barındırarak kaygı veriyor, diğer yandan ise “İşte mimarlık sevgisi ve başarının kutlanması, bu” dedirtiyordu. Zaha henüz birkaç yarışma kazanmıştı ve biri inşa edilmekte olan iki küçük yapısı vardı. İkisi de Basel’deydi. İzlediğim her konuşmasında olduğu gibi yalnız kendi yaptıklarından söz etti. Tıpkı ürettiği çözümler gibi esin kaynakları da tümüyle kendindendi. Andığı tek kişi konstrüktivist ressam Kazimir Maleviç’ti. Pırıl pırıl yepyeni dışavurumlarda oluşan bir ‘uzay sefası’ konuşmasından sonra, sorulara geçilince genç sempatik bir mimar, takdir ve hayranlıkla dolu birkaç açılış cümlesinden sonra, “ABD’de bizim üniversitemizde de konuşmuştunuz. Yakında proje teslimi olduğu için uykusuzdum. Geldim uyuyakaldım ve sunduklarınızı kaçırdım. Siz böylesine güçlü ve ödünsüz tavrınızı kadın olmanıza mı borçlusunuz?” diye sordu. Zaha, “Benim konferansıma gelip uyuduğun için sana hayran olmam mı, gerekiyor?” deyince ortam kahkahalarla doldu. Bu sorudan sonra gelen soru için verdiği yanıt ise o öldükten sonra bir çok kez anılan bir Zaha Hadid özdeyişi oldu: “Ben kadın değilim. Mimarım.”


Geçenlerde Rem Koolhaas’ın da dediği gibi, “Zaha çok güzel bir kadındı. Ne zaman bir ortama girse çevreyi kimsenin ne olduğunu bilmediği hoş bir koku sarardı.” Ben bu kokunun parfüm değil aura olduğunu düşünürdüm. İlgi duyduğum için kokuların bir çoğunu anımsarım. Ancak bu koku bildiğim hiç bir kokuya benzemiyordu. Gerçekten hep çok güzel kokardı. İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek hep ona yakın olmak isterdi. Ortama girdiğinde gülümsemesiyle ruhsal, kokusu ile de nazal ortam farklı bir kimlik kazanırdı.


Zaha Hadid


Kadınlığının bir başka göstergesi de giyimiydi. Aynı giysiyi yinelediğine ben tanık olmadım. Biraz köylü kalmış bir uluslararası yönetici, onun kilolu olmasından ucuz bir nükte eleştirisi yapmış ve bana densizce, “Söyle de kardeşinin giyimini bir çadırcı diksin,” deyince ben de çevredekilerin asık surat ve çatık kaşları arasında “Onun bir çadırcısı var, adı Issey Miyake,” diye yanıtlamıştım. Kısa bir sessizlik sonrası gülümsemeler olmuştu ve yersiz espriyi yapan yönetici hemen orayı terk etmişti. İster Miyake ister kendi tasarımları olsun, her giysisinde muhakkak bir tasarım iletisi vardı. Jürilerde ve konuşmalarda mimarlığının bütünleyici bir iletisi olarak giysilerini de ön plana sürerdi. Davetlerde, ortamlardaki varlığını giysileri pekiştirirdi.


60. yaşını Royal Academy’nin bitişiğindeki Burlington Arcade’de upuzun uçsuz bucaksız bir masa kurdurarak kutlamıştı. Ben gidememiştim ama eşim ve kardeşi katılmışlardı, bana kutlamanın ziyafetin ötesinde bir var oluş olduğunu anlatmışlardı.


Son yaş gününü ise Kensington Sarayı’ında kutlamıştı. Bir tasarım ve mimarlık şöhreti ve aynı zamanda Pritzker Ödülü Jüri Başkanı Lord Peter Palumbo, Zaha’nın yanı başındaydı. Üzerinde büyük bir cesaretle, benim doğal mı yoksa sentetik pelüş mü olduğunu anlayamadığım, tek parça taba renkli bir giysi vardı. O kadar sempatikti ki insanın hemen sarılası geliyordu. Ziyafet boyunca herkes onun kadar giysisini de konuşmuştu.


Arkadaşlarına ve sevenlerine olağanüstü sadıktı. Hangi ülkeye gitse onları mutlaka arar ve gündemi ne olursa olsun zaman ayırırdı. Sevdiklerini bir araya getirmekten büyük bir zevk alır ve ne yapar eder onları bir araya getirirdi. Hiç unutmam çok sevdiği bir arkadaşı trafik kazasından gözaltına alındığında, beni arayıp, “Oz, sen orada ne yapıyorsun? Çıkar onu dışarı. Doğru dürüst bir işe yara,” diye emir vermişti, oysa ki ben olayı daha duymamıştım bile. Kim bilir beni dünyanın hangi köşesinden arıyordu. Kaygılıydı.

___________________

Nedense, “Bir öğrenci olarak, uzun yıllar doğadan nefret ettim. Herhangi bir ortamıma canlı bir bitki konmasını reddettim. Ölü bitkiler olabilirdi,” demişti.

___________________


Pritzker Ödülü ile Aga Khan Ödülü yöneticisi olarak çok sıkı bağlarımız hep olageldi. İki önemli mimarlık ödülü olarak hedeflerimiz ve yöntemlerimiz farklıydı. Birbirimizle yarışmıyorduk. Yöneticilerinden 2002 yılında aramızdan ayrılan John Carter Brown ve onun görevini devralan Bill Lacey ile dostluğumuz iyiydi. Pritzker Ödülü’nün adaylık süreci herkese açıktır ama yöneticinin jüriye sunuşta büyük bir yetkisi ve etkisi vardır. 2004 yılında Bill Lacey’e dostça bir not yolladım. Pritzker Ödülü’nü 1976’dan o yıla değin hiç bir kadın mimarın kazanmadığını ve bunun da ödül için sanki bir “Erkekler Kulübü” izlenimi yarattığını anımsattım. Denise Scott Brown, Gae Aulenti, Odile Decq, Francine Houben (Mecanoo) ve Zaha Hadid gibi önemli başarıları olan mimarların düşünülüp düşünülmeyeceğini anımsattım. Bill’den gelen yanıt tam anlamıyla tatlı sertti. Kısacası Bill, “Suha, sen de biliyorsun ki her mimarlık ödülü gibi Pritzker Ödülü de yetenek ve başarıya verilir, cinsiyete değil,” diyordu. Yine de o yıl ödülün büyük bir hak edilmişlikle Zaha Hadid’e verilmiş olması hepimizin takdirini kazanmıştı. Hem kadın, hem Iraklı, en önemlisi de sonsuz ufuklar açan bir yeteneği değerlendirmiş olması Pritzker’e yeni bir saygınlık kazandırdı. O yıl Saint Petersburg’da yapılan törenin iki güzel yönü vardı.


Birincisi Zaha’nın benim izlediğim konferanslar arasında ilk kez Kazimir Maleviç dışında birini anmasıydı. Bu kişi Zaha’nın gelişimine büyük katkısı olduğunu kabul ettiği Rem Koolhaas’dı. İkincisi ise, Zaha’nın, neredeyse yirmi yıldır sürekli isimlerini duyduğum, ağabeylerini tanımaktı. 1937 doğumlu Foulath Hadid, Irak’daki demokrasi ve özgürlük hareketinin, bir yazar ve düşünür olarak, en önemli liderlerinden biriydi. Söylenenlere göre, İngiltere’de profesör olan Foulath, Zaha Hadid’in Oxford’taki Saint Anthony’s College’da yaptığı ek bina için çok etkin olmuştu.


Uluslar arası Mimarlar Birliği’nin UIA 2005 İstanbul’un başkanıydım. Bu kongrelere genellikle iki üç ‘ünlü’ mimar çağrılır. Ben bütçesine sadece “$1” koydurduğum bu etkinliğe 30 ünlü çağırdım. Kaşlar çatıldı. Bu eylemin gereksiz ve olanaksız olduğuna beni ikna etmek için başta UIA Yönetimi olmak üzere epey uğraştılar. Bu ünlülerden Hans Hollein ameliyat olacağı için, Rem Koolhaas Çin’de CCTV yapısında yaşanan akut gelişmelerden dolayı, Dominique Perrault ise unuttuğu için katılamadı. Diğer 27 mimar oradaydı. Hepsi bir şölen havasında geçen konuşmalardan Zaha Hadid ve Tadao Ando’nun konuşmaları ayrıca bir “Pop Star Konseri” havasındalardı. Tıklım tıklım dolmuş salonda Zaha konuşurken dinleyiciler ciyak ciyak bağırıp alkışlıyor, flaşlardan göz gözü görmüyordu. Kendisini, “Bizim dünyamızın Sinan’dan sonra en şöhretli mimarı,” olarak takdim ettim. Zaha bana bu saptamayı ileriki yıllarda hep sevgiyle ama küçük bir nüansla anımsattı; “Oz’a göre...” diyerek.


ODTÜ’nün 60. yıl kutlamaları için mimarlık konusunda sevgili dostlarım Profesör Canan Özgen ve Profesör Feride Acar, Zaha’dan bir konferans vermesini istediler. Onu ikna etmek için çok uğraştım. “Oz, ben böyle şeyler yapmam. Ama senin için düşünürüm,” deyip konuyu epey süründürdüyse de sonunda “Evet” dedi. Sonra da sürekli tehir etti. Nedeniyse onu kaybetmemize neden olan akut bronşitti. Bu konferans hiç olamadı.


Londra Merkez Camii’nde gerçekleşen cenazede kimler yoktu ki? Peter Palumbo, Richard Rogers, Thom Mayne, Hani Rashid, Peter Cook, Mohsen Mostafavi, Ian Ritchie ve ortağı Patrik Schumacher ile tüm çalışanları, şimdi anımsadığım oradaki suskun ve üzgün kişilerden sadece bazılarıydı. Sanki kendi tasarlamış gibi yumuşak hatlı bembeyaz bir tabutla camiye geldi. Bağdat’ta doğup, Beyrut’ta büyüyen ve hayatını Londra’da sürdüren, RIBA Altın Madalyalı, Pritzker ödüllü, Birleşik Krallık Kraliçesi’nin onur listesindeki Dame Zaha Hadid, tıpkı bir kuğu gibi uçtu, gitti.


Anılarımızda olduğu kadar eserleri ile de sonsuza dek anılacak. Eldeki işlerinin bitirilmesinin daha 10-15 yıl alacağı söyleniyor. Bekleyelim.


All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon