Üçüncü döneminin ardından: Açık Atölye Sanatçı Programı

Daire Sanat, İstanbul Cihangir’deki mekânında pandemi dönemi öncesinde başladığı ve sanatçılar Özge Enginöz ve Özgül Kahraman’ı konuk ettiği Açık Atölye Sanatçı Programı’nın üçüncü dönemini bugün 11:00 ve 18:00 saatleri arasında düzenleyeceği kapanış etkinliğiyle tamamlıyor. Programı ve bu sürecin ortaya çıkışından itibaren nasıl geliştiğini, sanatçılara ve Daire Sanat’ın kurucusu Selin Söl’e sorduk


Röportaj: Sinan Eren Erk




Solda: Özgül Kahraman, Braille Alfabesiyle İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, 2021, Daire Sanat'ın izniyle

Sağda: Özge Enginöz, Bir ailenin geometrisi, 35X55 cm, 2021




Selin, üç dönemdir devam eden programın ardındaki fikir sana ait olduğu için önce seninle başlıyoruz. Daire Sanat bir süre önce galeri yapısını değiştirerek yeni bir işleyiş biçimine geçtiğini açıklamıştı. Bu nedenle mekânı bir galeri olarak kullanmak yerine Açık Atölye Sanatçı Programı adı altında farklı sanatçıların dönemlik kullanımına açtınız. Bu programdan biraz bahsedebilir misin?


Selin Söl: 12 senelik galeri deneyiminden sonra hem değişen güncel sanat ortamına ayak uydurmak hem de oluşan farklı ihtiyaçlara cevap aramak için bu değişikliği yapmaya karar verdim. Son on yılda güncel sanat üzerine çalışan genç sanatçılara yer veren galerilerin artması bir yandan çok güzel bir gelişmeydi. Lakin, bu artış benim gözlemimde ara-alanların oluşması ihtiyacını da beraberinde getirdi. Ara-alanlardan kastım, ticari olmayan ama sanatçıya projesini olgunlaştırmak, çalışmaları üzerinde yoğunlaşmak ve interaktif geri bildirim sağlayarak alan açan mekânlardır. Bunun gereksinimini 2010’ların başında yaşanan güncel sanat balonu döneminde, ham veya olgunlaşmamış sanat eserlerinin güncel sanat kisvesi altında bolca sergilenmesiyle hep beraber gördük. Bu alanda çalışan ve bu gereksinimi gözlemleyen bir sanat profesyoneli olarak, hem bu ara-alan ihtiyacından yola çıkarak hem de izleyici ile sanatçı ilişkisinde farklı bir diyalog sunmak amacıyla Açık Atölye Sanatçı Programı’nı kurdum. Bu programın bir benzerini daha önce sanat danışmanlığı yaptığım bir vakıf için projelendirmiştim. Ancak söz konusu program için vakfın kullanacağı mekânın tarihi eser olması bazı engelleri de beraberinde getirmiş ve sonunda konuk sanatçı programı hayata geçememişti. Ben de bu programı uygulama imkânını Daire Sanat’ı dönüştürerek buldum.


Seçici Kurul, her dönem farklı kişilerden oluşuyor. Ancak kurulda çeşitlilik gözetmek amacıyla bir sanat profesyoneli, bir sanat tarihçisi/küratör, bir koleksiyoncu ve en az bir sanatçı/akademisyen olmasına özen gösteriyoruz. Program, Sonbahar (Eylül-Aralık) ve Kış (Şubat-Mayıs) olmak üzere iki dönemden oluşuyor. Programa daha önce katılan sanatçılar sırasıyla şöyle: Alp İşmen ile Helena Kaupilla; Evrim Şener - Elif Öner ikilisi ile Nejbir Erkol ve son olarak Özge Enginöz ile Özgül Kahraman.



Üstte: Özge Enginöz, Ailenin geometrisi Baba; diken, Videodan bir kare

Altta: Özge Enginöz, Ailenin geometrisi Baba; kubbe, Videodan bir kare



Aslında bu konuda sana bir sorum daha olacak ama önce Özge ve Özgül’ü dinleyelim. Lafı uzatmadan soruyorum: Bu programa başvurmayı neden düşündünüz?


Özge Enginöz: Bu programa başvurmayı atölye ihtiyacından dolayı istedim. 2011'de Borusan Art Center Residence programında iki yıllık bir atölye sürecim olmuştu, farklı disiplinlerden sanatçılarla, galericilerle ve sanatseverlerle iletişimde olduğum ve bu tip bir atölye ortamını farklı alanlarda deneyimlediğim keyifli bir programdı. Bundan sonraki dönemde ev-atölye ve evin dışında atölye kurma gibi süreçlerden geçtim. Açık Atölye Sanatçı Programı’na başvurma fikrinin ardındaysa üretimime devam etmek ve motivasyonumu yeniden kazanmak gibi nedenlerle vardı.


Özgül Kahraman: Yakın zamanda İstanbul’a yerleştim ve üzerinde çalıştığım projemi olgunlaştırabileceğim bir atölye ortamına ihtiyaç duyuyordum. Daire Sanat Açık Atölye Sanatçı Programı, atölye ihtiyacına cevap verirken, aynı zamanda sanat alanından çeşitli kişi ve kurumlarla iletişim ve iş birliği ağı oluşturarak sanatçının görünürlüğünü artırabileceği bir ortam sunuyor. Ben de bu iki fırsatı bir arada yakalayabileceğim programa hemen başvurdum.



“Kitapta annenin gözünden baba hep kadından üstün, erkek egemenliğini önceleyen dik ve sivri formlara sahipken, anne hep kendini yetersiz hisseden, aynı çemberde dolanan kendinin farkında olamayan bir sıfır noktası; dairenin sembolü. Çocuk ise bu çemberden çıkmaya çalışan, çalışırken de babanın köşeli noktalarına çarpan ve bu şekilde dikdörtgen ve dairenin içinde kendi alanını oluşturmaya çalışan başka bir dünya.”

Özge Enginöz



Özge senin bundan önce “hasar” ve “zaman” üzerine ürettiğin bir seri var, bu aynı zamanda insan ilişkileri için de kullandığın bir anlatım yöntemi olarak işlerine yansımış durumda. Daire Sanat’ta ise bu defa insan ilişkilerine başka bir açıdan yaklaşan Ailenin Geometrisi adında bir başka proje üzerinde çalıştın. Ailenin Geometrisi’nden biraz bahseder misin; bu projenin temeli neye dayanıyor?


Ö.E: Önce biraz projenin temelinden ve gelişim sürecinden bahsetmek istiyorum. Hasar kavramına odaklanarak çalıştığım son birkaç yıl, bu olgunun hem duygusal hem de bilişsel izleri üzerinden bir dizi çalışma ürettim. Bu çalışmalarda yüzeyler; objeler ve materyaller üzerinden de (kav mantarı, kibrit) yüzeylerdeki fiziki hasarlara; yaralara, kalıcı izlere, yanma, yok olma, bozulma, kül olma gibi süreçlerin sonuçlarına odaklandım.

2019’da Ali Taptık ile birlikte tasarladığımız Love damage fault (Aşk hasar kusur) kitabında ve Borga Kantürk küratörlüğünde Daire Sanat’ta açtığım kişisel sergimde tüm bu süreçleri bir araya toplayarak hasar ve zaman ilişkisini “deneyim” kavramı eşliğinde göstermeye çalıştım. Sonrasında bu deneyim alanına insan ilişkilerinin karmaşıklığı, iletişimsizlik gibi kavramlar dahil olunca empatiyi ve empatinin mümkün olup olmadığını sorgulayarak kendimi ifade etmenin farklı yollarını aramaya başladım.

Pandemi dönemi ve kapanma süreciyle doğada deneyimlediğim alanların sınırlanması nedeniyle hasar kavramını bu sefer yazarlar üzerinden incelemeye başladım. Bu projenin temelini, Virginia Woolf’un ilişkiler ve iletişimsizlik üzerine yazdığı Deniz Feneri kitabından ilham alarak oluşturdum. Kitap, Woolf’un bilinç akışı tekniğiyle, yani karakterlerin düşüncelerini olduğu gibi içsel monologlar şeklinde aktardığı ilk otobiyografik romanı. Beni etkileyen nokta, bu iç sesler ve hepimizin bu seslerle kurabildiği yakınlık oldu.


Kitaptaki bu diyalogları alıp bende uyandırdığı etkileşimle oluşturduğum imgeleri kolaj tekniğiyle bir araya getirdim. Kelimelerle imgeleri birleştirip arada kalan boşluk sayesinde bir alan oluşturmak istedim. Kelimeler ve imgeler birbirini tamamlarken birbirlerinin birebir göstereni haline gelmiyor. Kelimeyle imge arasında bırakılan aralık sayesinde aralarında bir titreşim alanı oluşuyor. Kelimelerle imgeler karşılıklı olarak zihinde yankılanıyor ve boşluk etkileşime olanak veriyor.



Solda: Özge Enginöz, Daire Sanat AASP'dan bir kare

Sağda: Özge Enginöz, Part 3. Child. Aygıt-machine, 26x35 cm, Kolaj, 2021



Yuvarlak ve dikdörtgen formlar üzerinden ebeveynleri, ebeveynlik kavramını ve gelişim sürecindeki insanın ilişkilerini inceliyorsun. Dilini geometri üzerine kurmanın nedeni neydi?


Ö.E: Bu ilişki süreci, kitaptaki aile üyelerinin (anne, baba, çocuk) iç seslerinden yola çıkarak oluşturduğum geometrik bir dil haline dönüştü. Bu geometriyi atölye sürecinin ikinci ayında fark ettim. Duvara asarak kendi aralarında bir mekân yarattığım bu kağıtlar, sonrasında beni de içlerine alarak cümleler ve imgeler arasında sınıflandırmaya gitmemi sağladı. Kelimeleri ve imajları her iç sesin sahibine göre ayırdım böylelikle anne baba ve çocuk kendi seslerine ve geometrilerine kavuştular.

Farkında olmadan babaya dikdörtgen ve üçgen formlarda kolajlar yaparken anneye daire, çocuğa ise hem daire hem de dikdörtgen formlarla ilişkilendirdiğim kolajlar yaptığımı fark ettim. Kitapta annenin gözünden baba hep kadından üstün, erkek egemenliğini önceleyen dik ve sivri formlara sahipken, anne hep kendini yetersiz hisseden, aynı çemberde dolanan kendinin farkında olamayan bir sıfır noktası; dairenin sembolü. Çocuk ise bu çemberden çıkmaya çalışan, çalışırken de babanın köşeli noktalarına çarpan ve bu şekilde dikdörtgen ve dairenin içinde kendi alanını oluşturmaya çalışan başka bir dünya.



Anne, baba ve çocuk formlarından hangisi, çalışırken seni daha çok kendine çekti? Bu formlardan birine özel bir sempati veya ilgi duydun mu? Bunun nedeni ne olabilir?


Ö.E: Hepsi benim için ayrı bir önem taşıyor. Hepsinin iç sesleriyle geometrik bir alana dahil olmaları en önemli nokta benim için.



Özgül Kahraman, Daire Sanat AASP'dan kareler



Ailenin Geometrisi’nde babanın veya annenin genel hatlarıyla sabit ama kendi içinde çeşitlenen karakterlerini görüyoruz. Peki ya çocuk? Onun hangi anda dönüştüğünü, değiştiğini ve bunun ne yönde olduğunu izleyiciye gösteriyor musun?


Ö.E: Çocuk en ilginç karakter bence. Dönüşümünü ve değişimini anne ve babadan aldığı formlarla oluşturacak. Çoçuk sesin de temsili olduğu için iç ve dış seslerle farklı bir bölüm yaratacak.



Bu proje aklındaki aile fikrine dair bir süreci belgelemeye mi yoksa aile üzerinden oluşturduğun anlatımla insan ilişkilerinde yeni alternatifler önermeye mi yakın?


Ö.E: İkisinden ayrı olarak, farklı coğrafyalarda yaşamış insanların benzer ilişkiler ve hisler içinde birbirlerine yakın iç seslere sahip olması benim ilgilendiğim kısım. Bu yakınlık ve empati durumunu görünür kılmaya çalışıyorum diyebiliriz.



Solda: Özgül Kahraman, Üç Olasılık Üzerine adlı serisinde Braille alfabesinin

varyasyonlarını sunuyor, Daire Sanat'ın izniyle

Sağda: Özgül Kahraman, Daire sanat AASP



Aile içindeki bu ilişkinin, ailenin, diğer ailelerle ve dış dünyayla olan toplumsal ilişkisine benzediğini düşünüyor musun? Aile kendi dinamiklerini ve dilini geliştiriyor ama bu defa da dış dünya aileyi şekillendiren bir alan mı yaratıyor?


Ö.E: Benziyor. Dış dünya elbette böyle bir alan yaratıyor; aile de topluma ve otoriteye göre şekillenebiliyor. Çocuk nasıl aile tarafından şekilleniyorsa ailedeki bireyler de başka iktidar odakları altında form değiştirip başkalaşabiliyor diyebiliriz.



Mutlu bir çocuk muydun? Ailenle ve çevrenle ilişkin nasıldı?


Ö.E: Mutlu bir çocuktum; iyiydi.



Bugün toplumdaki iletişimsizliğin nedenlerinden biri ailedeki belki de stereotipik diyebileceğimiz bu yapı olabilir mi? Birbirimizi yaralama ve iyileştirme süreçlerimiz sence ne kadar aile temelli?


Ö.E: Olabilir. Kalıtsal olarak geçen, nesilden nesile aktarılan travmalarımız var. Bunun için doğmuş olmanız yeterli. Bu yüzden bunlarla baş edebilen bir donanıma sahip olmak, hayatın içinde olmak demek. Yaralarımızla ve hasarlarımızla barışmayı öğrenmemiz gerekiyor. Burada Irmgard Emmelhainz’ın Parçalanma ve iyileşme metninden alıntı yapmak istiyorum.


“Bölünmüşlüğümüzle ve paramparça olmuşluğumuzla yaşamayı öğrenmek nasıl bir şey olabilir diye düşünmeye çalışırken, zamanında öğrendiğim bir onarım yöntemi geliyor aklıma: Bir alet artık kullanılmayacak kadar hasar görmüşse, aleti çok kızgın bir ateşe tutup pürüzü giderir ve sonra suya daldırırsan hasarlı kısımdan kurtulabilirsin. Bu su içilebilir-hasarın öyküsünü gerçekten de içmen ve onarman gerekir; hatta inancın varsa hasarın kaynağını bile iyileştirebilirsin. Sonrasında, hasarlı parçaya yeni bir işlev veya amaç atfedebilirsin. Bu anlattığım yöntem demir aletleri onarmakta kullanılır, ama ‘öyküyü içerek’ iyileşmek ve hasarlı parçayı yeni bir amaç için kullanmak, kendi parçalanmışlığımızı benimsemenin bir stratejisi olarak da işe yarayabilir. Hasarlı parçadan bir tür arındırıcı kopuş yoluyla kendi benliğimizi temizleyebilir ve geriye kalan parçalarla yeniden birleşebiliriz.”



Özgül Kahraman, 1 1345 123 1 134 1 13, kabartma yazı kağıdı, 40,5 x 30,5 cm, 2020



Özgül sen de program kapsamında aynı dönemde Rakamsal Diyalog adında, temelinde görme duyusu olan bir proje üzerinde çalıştın. Açık Atölye Sanatçı Programı’nda temelleri çok önce atılmış ve üzerinde epey kafa yorulmuş bir işin yeni bir adımını attın. Bu projeden biraz bahsedebilir misin? Ne kadar süredir bunun üzerinde çalışıyorsun?


Ö.K: Rakamsal Diyalog, içinde bir dizi performatif uygulamalar barındıran bir projenin ana başlığıdır. Bu projenin fikirsel anlamda ortaya çıkması bir yıldan daha uzun süreye dayanıyor; gelişimi ise biraz zaman aldı. Altı ay kadar önce bu proje yeterli olgunluğa erişti. Uygulamak için doğru yeri ve zamanı bekledim ama pandemi önlemleri nedeniyle ilk uygulamayı çevrimiçi yapmak zorunda kaldım.


Bu çalışma serisi, temelini altı noktanın 63 farklı varyasyonuyla anlamlandırılan Braille alfabesi yazı sistematiğinden alıyor. Braille alfabesindeki harflerin altı noktadaki karşılığını rakamlarla telaffuz ederek bir diyalog kuruyorum. Bu diyaloğu şimdilik tek başıma seslendiriyorum çünkü Latin alfabesinin Braille alfabesindeki karşılığını düşünüp, onu rakamlara dönüştürmek ve rakamlarla telaffuz etmek oldukça zor ve yorucu bir işlem. Serinin ilk performansını art arda sıraladığım rakamları yazarak bana eşlik eden bir izleyici kitlesiyle gerçekleştirdim. Bu performansın farklı varyasyonlarını diyalogda bana eşlik edebilecek kişilerle karşılıklı sohbetler şeklinde sürdürmeyi planlıyorum.



“ ...İmajlar dünyasının birer nesnesi haline geldik. Bu durum bizi manipülasyonlara açık hale getiriyor. Her bir kişi çabucak görme ve görülme arzusunda; daha yavaşına vaktimiz yok.”

Özgül Kahraman



İşlerinde kullandığın malzemeler genellikle çabuk zarar görebilir ve çoğunlukla da rahatlıkla “görülemeyen” türden. Görme yetisi olmayan veya bu yetisini kaybetmiş insanların kullandığı alfabeyi görsel sanata taşırken neden bu tip malzemeleri tercih ediyorsun? Görmek ile gördüğümüzü sandığımız arasındaki bağ sence ne?


Ö.K: Çalışmalarımın temelinde görme/görmeme ve iletişimsizlik meseleleri var. Gözlerimizle algıladığımız çevreyi bakışın yönetimindeki ezberinden kurtaracak yeni yollar arıyorum. Bu kapsamda, gözün algılamakta zorlanacağı türde malzemeler araştırıp seçiyorum. Çalışmalarımda bakışın algılayışını yanılsamaya uğratarak diğer duyuları harekete geçirecek tasarımlar kurguluyorum. Öte yandan gören ve görmeyenin algılama biçimlerine, yani ezber yöntemlerine hizmet eder gibi gözüken ancak her iki kesime de farklı veriler sunan işler üretmeye çalışıyorum.


İmajlarla çevrili günümüz ortamında bakış edilgen bir hal almış gibi gözüküyor. Görüntünün Yazgısı adlı kitabında Jacques Rancière, “artık gerçeklik yok, yalnızca görüntüler var”, ya da tersine, “artık görüntüler yok, yalnızca kendini hiç durmadan kendine yeniden sunan bir gerçeklik var” söylemini gündeme taşırken günümüzde görüntü ile gerçeklik arasındaki bağın zayıflığına vurgu yapar. Rancière sözlerini şöyle sürdürür: “Artık görüntülerden başka bir şey yoksa, görüntünün ötekisi de yoktur. Ve görüntünün ötekisi yoksa, bizzat görüntü mefhumu da içeriğini kaybeder; artık görüntü yoktur.”


Günümüzde retinaya çarpan verilere ulaşmak son derece kolaylaştı. Görmek istemeyeceğimiz kadar görsel veriye maruz kalıyoruz. Bu durum zihni yorarak tembelleştiriyor. Görmek ve görülmek üstüne kurulu imajlar dünyasının bu baskısı bir süre sonra yanılsamalara yol açıyor. Görme yetisine sahip bireyler olarak ikinci plana ittiğimiz diğer duyularımızı daha aktif hale getirdikçe Jean Baudrillard’ın “Varım, buradayım değil; bir imajım; bana bak, bak” söylemiyle eleştirdiği edilgen birey pozisyonundan belki sıyrılabiliriz.



Braille alfabesi altı nokta üzerinden kodlanan bir kabartma sistemi. İşlerinde bu alfabeyi kullanıyorsun ama bazen kabartmaların negatifini alıyor, yani çıkıntılar yerine girintiler, kimi zaman ışığın içinden geçebileceği delikler kullanıyorsun. Bunu alfabeyi tersine çevirmek gibi düşünebilir miyiz? Bu durum dili dışarıyla ilişki kurmaktansa içe yönlendirmek gibi okunabilir mi? İzleyiciyi kendisiyle başbaşa mı bırakıyorsun?


Ö.K: Bu uygulamaları, izleyicide yaratacağı etkiyi düşünmeksizin, kendi kabuğuma çekildiğim anların bir yansıması olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır. Her sanatçı gibi yaşamdan besleniyorum. Anlık durumların bende yarattığı etkileri çalışmalarıma aktarmaktan keyif alıyorum. Beni en çok etkileyen işler böyle zamanlarda ortaya çıkıyor. Kabartma yazıyı çalışmalarımın temeline oturttuğum bu süreçte yaşadığım bir durum, bazı işlerimde, kabartma yazının yerini girintiye, hatta o girintiyi delerek oluşturduğum boşluğa bıraktı. Bu çalışmalardan biri Beni Kimse Anlamıyor’dur. Yaşadığım anlık bir durumla ortaya çıkan bu çalışma, yaşama farklı perspektiflerden bakmaktan kaynaklanan gizli bir çatışmanın tanığı oldu adeta. Kendi kabuğuma çekildiğim anlarda ortaya çıkan bu çalışmalar umarım izleyicide de benzer etkiler yaratarak iç dünyalarına bir yolculuk yapmalarına yol açar.



Braille alfabesinin aynı zamanda rakamlarla ifade edildiği bir yazım sistemi de var. Hatta yakın zamanda Instagram üzerinde bu sistemi kullanarak katılımcılarla birlikte canlı yayında iki farklı günde tamamlanan bir performans gerçekleştirdin. Bu yazım sistemini nasıl öğrendin? Yaptığın performans neye dayanıyordu ve o süreç nasıl işledi?


Ö.K: Görme yetisini yitiren kişilerle 2020 yılının Ocak ayından itibaren Ankara, Altı Nokta Körler Derneği bünyesinde bir araya gelerek haftada bir ya da iki gün orada vakit geçirmeye başladım. Yabancısı olduğum bu alanı öğrenmeye çalışıyordum. Bu süreçte Braille alfabesiyle okuma yazma öğrenmek istediğimi belirttim ve bu konuda yardım istedim. Dernekte tanıştığım İsmail hoca (emekli, kör bir öğretmen) ile sıkı bir çalışmayla Braille alfabesi ile okuma ve yazmayı kısa sürede öğrendim. İsmail hocayla pratik yaparken harflerin altı noktadaki rakamsal karşılıklarını söylememiz gerekiyordu. Bu pratik bende Rakamsal Diyalog performansı fikrini oluşturdu.



Günümüz yaşamını, politik, ekonomik, sosyal ve kültürel açıdan düşündüğünde bireylerin aralarındaki iletişim sorunları sence çözülemeyecek kadar karmaşık bir halde mi; yoksa bunu sadece doğru iletişimin ve anlaşma isteğinin yetersizliğiyle açıklamak mümkün mü?


Ö.K: Daha önce de belirttiğim gibi imajlar dünyasının birer nesnesi haline geldik. Bu durum bizi manipülasyonlara açık hale getiriyor. Her bir kişi çabucak görme ve görülme arzusunda; daha yavaşına vaktimiz yok. Hal böyle olunca beslendiğimiz kaynak ve veriler yetersizleşiyor; olay, durum ve olguları eldeki verilerle değerlendirmek zorunda kalıyoruz. Veri yetersizliği ya da doğru veri yetersizliği ise iletişimsizliği körüklüyor.



Bireyi, zihinsel ve fiziksel olarak hiçbir engeli olmayacakmış gibi kabul eden klasik toplumlardan, engellerin anlaşılmaya başlandığı, dışlayıcı olmayan modern toplumlara doğru evriliyoruz. Ancak bu defa da politik doğruculuk kavramıyla ilgili sorunlar ortaya çıkıyor. Bunların başında ise dildeki adlandırma problemleri var. Görme yetisi olmayan insanlarla bir süredir çalışıyor ve o toplulukla zaman geçiriyorsun. Sence hangisi doğru kullanım: Görme engelli mi yoksa kör mü?


Ö.K: Bu sorunun yanıtına öncelikle Birleşmiş Milletler engellilik hakları sözleşmesinde (2014) bulunan engellilik tanımı ile başlamak istiyorum: “Engellilik kişide belirli fonksiyonların kaybı üstünden toplumun onu belirli ölçülerde engellediği durumdur.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi engellilik dış kaynaklı bir durumdur ve engelliliği toplum, çevre, fiziki şartlar bellirliyor. Toplum olarak bu bilince yeterince erişmediğimizi düşünüyorum. Dışlayıcı olmayan bir topluma evriliyoruz ancak kapsayıcı olduğumuz da söylenemez. Kapsayıcılık, tavandan tabana doğru, toplumun önemli oranının bilinçlenmesiyle mümkün olacaktır. Umarım kısa sürede bu seviyeye ulaşılır.

Görmeme durumunun nasıl ifade edileceğine gelince, bu soruyu yanıtlamak oldukça güç. Nitekim görme yetisini yitiren bireylerin de henüz ortak bir uzlaşıya varamadığı, tartışmalı bir alan burası. Bir grubu temsilen kullanılan (kör, görme engelli ya da görme yetisini yitirmiş vb.) terimler bambaşka anlamlar içermesine rağmen, ifade eden kişi ya da toplum tarafından bilinçli bir şekilde ifade edilmedikçe hiçbir anlamı yoktur. Kör ve engelli kelimeleri arasındaki farkı belirttiğimizde durumun kritikliği daha anlaşılır olacaktır. Körlük kişinin fonksiyon kaybıdır ve tıbbi bir terimdir, engellilik ise fonksiyon kaybından ötürü çevrede yapamayacağı şeyi belirleme durumudur. Bu durumda görmeme durumunu nasıl ifade etmek gerekir derseniz; yanıtı muhatabından almak en doğrusu.



Özgül Kahraman, Daire sanat AASP



İki proje de oldukça yoğun, detaylı bir düşünsel altyapıya sahip ama temelinde iletişim biçimleriyle büyük bir bağları var. İki sanatçı olarak program süresince aynı mekânda düzenli olarak yan yana çalışmak kendi aranızda bir dil oluşturdu mu? Süreçte nasıl anlaştınız? Bu yan yanalık hali işlerinizin ilerleyişi üzerinde nasıl bir etki oluşturdu?


Ö.E: Aslında atölyeye seçilmeden önce de ortak bir dilimiz varmış; ama bunun farkına atölye sürecinde vardık. İkimiz de algının temel bileşenleri olan görme ve işitme ikilisini dokunsal olanla ilişkide kullanıyoruz. Ben işitilmeyen iç sesi görünür kılmaya çalışırken; Özgül hem görünen hem de dokunsal olanla ilgileniyor. İlgilendiğimiz konular ve disiplinlerarası çalışıyor olmamız, işlerimizin ilerleyişinde yardımlaşmamızı ve projemizin olumlu yönde gelişmesini sağladı.


Ö.K: Bir arada olmak ortak bir dil oluşturmadı, ancak varolan ortak dilimizi fark etmemizi sağladı. Bu durum pozitif bir etki yaratarak sürecin uyum içinde ilerlemesine yol açtı. Direkt işlerimize yansıyan bir etkileşimimiz olmasa da fikir alışverişinde bulunarak birbirimizden destek aldık. Motivasyon konusunda birbirimizi desteklememizi, hayata, sanata dair sohbetlerimizi bu süreçten bize kalan kazanımlar olarak görüyorum.