Sanat tarihini yazıyor muyuz?

21.04.2017

Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı (1970-2010) sanat tarihi metinlerinin neyi nasıl söylemeyi tercih ettiği, neyin altını çizip neyi görmezden geldiği üzerine bir çalışma. Yazarı akademisyen Ceren Özpınar, dostum. Kitabını raflara yerleşmeden, gidip yayıncısı Tarih 

Vakfı’ndan edinmemse daha çok samimi bir meraktan, beş yıllık emeğinin nereye vardığını görme telaşımdan. Kitapta, beklentilerimi doğrulayan titiz bir çalışma ve somut bir ortaya koyuş var.

 

 

 

 

Sanat tarihin tarihine bakmak da nereden çıktı?

 

Tarih bizim hep okuduğumuz, öğrenmeye çalıştığımız bir şey. Tarihin sorgulanmasına dair 2000lerin getirdiği hem akademik hem popüler bir

dalga var. Hatta Türkiye’de 90ların sonundan itibaren başlayan, tarihi tekrar ele

aldığımız ve incelediğimiz, orada bulamadığımız bazı gerçekleri ortaya çıkarmaya

çalıştığımız bir dönem bu. Sanat tarihine de yansıyor yavaş yavaş.

 

Böylece bir noktadan diğerine doğrusal olarak akan, zamanı genel geçer dönemlere bölen, bu kutuların içine akımları ve sanatçıları dolduran, kendi andığı sanatçılar dışında bir üretimin varlığını tanımayan sanat tarihine şüpheyle yaklaşmaya başladığımız da söylenebilir mi?

 

İnsanlar düşünmeye başlıyorlar: Bu gerçekten böyle mi olmuştu? Burada

gerçekten sadece bu isimler mi vardı? Gerçekten tarih bu mu? Onun dediği ile bunun dediği tutmuyor, bu nasıl olabilir? Tarih disiplini içinde olduğu kadar sanat tarihi disiplini içinde de böyle. Tarih yazımı son yıllarda çok ilgi çeken, tartışılan bir konu. Bu ilginin nedeni farklı tarihlerin ortaya çıkmış olması. 2000lerin sonuna doğru yayınlanan çeşitli kitaplar oldu. Bunların içinde farklı farklı söylemlere rastladık, farklı sanatçıların isimleri geçti, farklı dönemlerden bahsettiler. Herkes bunlarla ilgili bir şey söylemeye başladı.

 

Aldığın eğitimin sanat tarihine eleştirel bakmanda rolü olduğunu düşünüyor musun?

 

Sanat yönetimi lisans öğrenimim daha disiplinlerarasıydı, sadece tarihi

okumaya yönelik değildi. Sadece öğrenmeye çalışmıyorduk; eleştirel düşünme her

şeyin odağındaydı. Biz bunu yaparken çok fark etmiyorduk elbette, doğal geliyordu. Film, metin, sergi ve yapıt analizleri yapıyorduk. Bugünden baktığımda, bu sistemin çalıştığım konularla bağlantılarını daha iyi kurabiliyorum.

 

Lisansta sanat yönetimi, yüksek lisansta tekstil, doktorada sanat tarihi bölümlerinde bulundun.

 

Hep çağdaş ve güncel sanat üzerine, aslında temelde 70 sonrası üzerine çalıştım.

Sanat yapıtları da olsa, akımlar da olsa, sanat tarihi yazımı da olsa... Bienaller, fiber

art, sanat yapıtlarında yazı kullanımı gibi farklı konular üzerinde de çalışmalarım

oldu.

 

Çalışmanın yakın sayılabilecek bir döneme bakıyor olması tuzaklarıyla birlikte geliyor. Tartışılmış, tüketilmiş, başlamış ve bitmiş bir zamana bakmıyor bu çalışma. Pek çok farklı başlık altında da incelenbilirdi bu metinler, metinlere hangi bağlamlardan bakacağına nasıl karar verdin?

 

Metinlerin kendi sundukları bağlamlardan, hem de çeşitli kuramlardan yola

çıkarak başlıkları oluşturduğumu söyleyebilirim. Dönemler, sanat tarihinde eleştirel olarak incelenmiş bir konu. Özgünlük, farklı modernizmlerden ve postkolonyal kuramdan ortaya çıkan yeni bakış açıları; çok kültürlülük kavramının getirdiği etnik kimlikler düşüncesi... Bu kitap, farklı teorilerin bize sunduğu kavramlar ve meseleler etrafında dönen bir tartışma oluşturmaya çalışıyor. Farklı dinsel, etnik ve cinsel kimlikler ve bunların ele alınma biçimleri mesela bu bağlamda ortaya çıkıyor. Başka bir ülkenin sanat tarihi yazımına bakıyor olsaydık başka kimlikler ortaya çıkardı. Bizim bağlamımızda başka kimliklerden de söz edilebilir ama bu kimlikler incelenen metinlerden çıktı.

 

 

Çalışmanın başarısı metinlerde bulduğunla yetinmenden geliyor; senin metinlerde aradığın değil metinlerde bulduğun kavramlar bunlar.

 

 

Süreç içinde benim de tekrar tekrar düşündüğüm bir konu bu: Ne kadar ilginç,

buna da mı baksam? sorusu hep vardı. Bambaşka meseleler etrafında da kurulabilirdi bu çalışma.

 

1970 politik ve kültürel pek çok kırılma için milat. Bir yandan da çalışmaya konu olan süreli yayınların, derleme kitapların ve sergi kataloglarının sayıca arttığı, zenginleştiği bir dönem. Üstelik bu kırk yılın çoğunda aktif olan yazarlar da var.

 

Beral Madra gibi, özellikle 1980’lerden günümüze kadar aktif olan yazarlar

var. Kaybettiğimiz Semra Germaner ve Kaya Özsezgin de bu aralık içinde tarihsel

anlatılar üretmiş yazarlardan. Tamamında değilse de büyük bir kısmında üretimde

bulunmuş ve sanat tarihi yazmış başka isimler de var. Onların da kimi görüşlerinin

ve sanat tarihine yaklaşımlarının nasıl değiştiğini görebiliyoruz. Tabii bunu, isimler

üzerinden takip etmek istersek. Bu tamamen okuyucunun tercihine bağlı. Kitabın

amacı bu metinlerin yazarlar üzerinden izlenmesi değil. Ama insan, insan faktörünü aramaya eğilimli. Yazarlara odaklanıldığında yazarların bağlamı işin içine giriyor. Bu da metinde yazarın ne dediğinden veya nasıl dediğinden uzaklaşmaya başlamak demek. Kitapta tam da bu nedenle yazar adları ve metin başlıkları yerine sayılar var. Yine de bu erişilmez bir bilgi değil; her isteyen sayının hangi yazarın hangi yazısına karşılık geldiğini kitabın sonundaki listeye bakarak kolayca bulabilir ve bunun üzerine bir yorum geliştirebilir. Benim yaklaşımım metne odaklanmayı amaçlıyor.

 

Sonuçta, 70 sonrasına bakmanın bir zorluğu da söz konusu metinlerin sahiplerinin hala yazıyor olmaları olabilir mi?

 

Günümüze yakın zamanlar üzerine konuşmak veya çalışmak elbette daha güç.

Bağlam kişiler üzerine oturduğunda daha da sorunlu hale geliyor. Bu çalışmanın

yaptığı gibi metinler üzerinden düşünüldüğünde şu kişinin dediği değil bu metnin

söylediği şey önem kazanıyor. Metnin bütünselliği içinde, hatta metnin yayınlandığı bütün içinde düşündüğümüzde daha da farklılaşıyor. Neticede yapılan eleştirel bir çalışma. Ben sadece metinleri eleştiriyorum diyemezsin ama amaç yazarları eleştirmek değil.

 

Yakın tarihe bakıyor olmanın -özellikle de tarih yazmayı sınıyorken- güçlü yanının okuyucunun kendi belleğine de başvurabilmesi olduğunu düşünüyorum. Metinlere baktığımda, tanıdığım, bildiğim, bağlamı içinde gördüğüm bir yapıt üzerine yazılanların benim okumam ve düşüncelerimle ne derece koşut olup olmadığını ya da aynı yapıt üzerine söylenmiş farklı sözleri kendi bilgimle

sınayabiliyorum.

 

Bu da aynı zamanda tek bir doğrunun, bir sanat yapıtına tek bir yaklaşımın veya

tarihi tek bir okuma biçiminin olmadığını bir kez daha gösteriyor belki.

 

Bir söylemin varlığını fark etmek güncel okumanda da söylemin varlığını dikkate almana yarıyor. Bir malzeme ile ilgili birden fazla şey söylenebileceğinin bilgisi yapıtla kurulan ilişkiyi zenginleştiriyor.

 

Tarih yazımı üzerine düşünmeyi önemli buluyorum. Bunun sanat tarihi

üzerinden yapmanın mümkün olduğunu göstermeyi de. Sanat tarihi yazımında

bunu daha çok yapmamız, farklı yayınlarda bunu görmemiz, okumamız, üzerine

düşünmemiz hem üzerine daha çok çalışmamızı, hem de daha çok üretmemizi

sağlayacak. Bu eleştirilere bakıp en basitinden “Daha farklı ne yapabilirim?” “Şu

yapıta formalist değil de başka bir çerçeveden baksam nasıl olur?” sorusunu sormayı getirebilir. Bir anlamda sanat tarihi disiplinini zenginleştirecek.

 

Otoriteyi de sarsıyor. Otorite olarak tanımlanmış olanın sözünün üzerine söz söylemek belki mümkün ama yine de biliyoruz ki bunun duyulması daha güç.

 

Belki de sorunun bir kaynağı da bu. Çoğulluk ve farklı sesler ortaya çıkıyor.

Hem sanata yaklaşımımızda tekillikten çıkıp çoğulluğa varmamızı, hem de kanon,

dönemler gibi birimleri nasıl çoğaltabileceğimizi, tek bir tarih yerine tarihlerin var

olduğunu görmemizi sağlıyor.

 

Türkiye’de Sanat Tarihi Yazımı’nın amaçlarından olmayan bir başka konu da tüketim davranışını ortaya koymak. Dergiler, bu dergilerde yazanlar, bu dergileri okuyanlar, bunların sürüyor olması, sürmüyor olması, geçirdikleri dönüşüm... Sanat ortamında bir üretimin ve tüketimin varlığını gösteriyor. Sanat eleştirisi, sanat yayıncılığı kıyasıya eleştiriliyor, yetersiz, eksik bulunuyor...

 

Eksiklik diye bakarsak eksiklik görürüz. Neye göre eksiklik? Bir şeyle mi

karşılaştırarak bu eksikliği buluyoruz? O yüzden bu çalışmada genelde sanat tarihi

araştırmalarında görmediğimiz çeşitli nicel ölçütler de var. Bunlar bir kesinlik ve

doğruluk iddiasında değil elbette. Ama savlarımızı bir tabloya oturttuğumuzda ya da rakamsal bir ifadeye çevirmeye çalıştığımızda ne getirdiğini gösteriyor. Bu gösterme biçimi alanımız için yararlı olabilir. “Eleştiri yok, yapılmıyor,” derken niteliğinden mi bahsediyoruz? “Eleştirinin yöntemlerine sadık kalınmıyor,” demek mi istiyoruz yoksa sayısal olarak bir azlıktan mı bahsediyoruz? Niteliğiyle ilgili çok şey söylenebilir. 70lerdeki eleştirinin niteliğiyle bugünkü eleştirinin niteliği arasında bazı noktalarda büyük fark var; bazı yerlerde de yok. Çünkü yöntemler değişiyor. Bazı durumlarda okumalar değişiyor. Önümüzdeki yapıtlar değişiyor. Bununla birlikte terminoloji ve dil de değişebiliyor. Bu her yazar ya da her yayın için geçerli olmayabilir ama “Eleştiri yok,” diyerek kesip atmak haksızlık.

Bazı durumlarda rakamlar üzerinden konuşmak faydalı olabilir. Kırk yıl içinde çıkmış yüzlerce dergi var. Bazıları kısa ömürlü olmuş, kimisi hala yayınlanıyor.

Bunlara yazan da yüzlerce yazar olmuş. Dergilerin daha popülist olduğu doğru ama

bir o kadar, hatta daha fazla kitap var. Kataloglara yazılan metinler var. Bunların

niteliği üzerinden konuşmuyorum ama düşünce üreten bir çok metin var. Bunu

gidip İngiltere’yle karşılaştırdığımızda rakamlar göreceli olarak düşük çıkacaktır.

Biz kaç kişiyiz ve ne kadar üretiyoruz daha doğru bir soru olur. Sanat ortamında

kaç kişiyiz? Kaç akademisyen vardı, kaç kişi bununla ilgileniyordu, kaç sanat tarihi

öğrencisi vardı? Bu sorularla ilgilenen çalışmalar da bir yandan yapılıyor. Sanat tarihi eğitiminin de tarihine bakan, kaç kişi girdi, kaç kişi çıktı, kaçı sanat tarihçi oldu, ne kadar yazdı ve bunların ne kadar etkisi oldu sorularını soran çalışmalar. Bunlar çok işimize yarayacak.

 

Değişimi ve dönüşümü daima ileriye doğru bir şey olarak görme eğilimindeyiz.

 

Tarihi düşünme biçimimizle ilgili. Anlamamızı ve aktarmamızı kolaylaştıran

paketlere ayırıyoruz. İlk yaptığım taslaklarda on yıllara bölmek de bir olasılık olarak

görünmüştü ama bunun da indirgemeci olduğunu düşündüm. Metinleri gruplamak da mümkündü. Neye yarayacaktı? Kendi eleştirdiği şeyi yapmak istemiyor bu çalışma. Sonucu yazarken “Türkiye’de sanat tarihi yazımı şöyle şöyle gelişmeler gösterir” diyebilirdim. Bu tuzağa düşebileceğim yerler çoktu. Özellikle dikkat ederek gelişme, ivme gibi sözcükleri kullanmadım. Eleştirdiğim şeylerden biri bu! Böyle bir ‘gelişme’ye ihtiyacımız var mı? Hangi ‘gelişme’ bu? Kime göre, neden gelişiyoruz? Gelişmeye neden bu kadar takmışız? İçinden çıkmak mümkün mü bilemem ama fark etmek mümkün. Sorun belki de bir alanda “gelişme” görmediğimizi düşündüğümüzde bunu hep bir “eksiklik” olarak yorumlamak.

 

70 Türkiye için olduğu kadar dünya için de bir milat mı? Sanat tarihinin ilgilendiği klasik dönemin sonuna ve daha bugüne ait, yapılmakta olan bir şeyin okunmasına geçiyor olabilir miyiz?

 

İkisi de. 50lerden, 60lardan da almak mümkün. Sonuçta bu tam da hangi

sanat tarihçinin metnini okuduğumuzla ilgili. Farklı farklı dönemselleştirmeler

var. Almanca’da kısa bir süre için ‘çağdaş’ terimi görülüyor ama çok da tutmuyor

sanat tarihinde. Postmodern diyince 50lere kadar geri gidebiliyor. ‘2. Dünya Savaşı

sonrası’ bir ayrım olabiliyor. Pop Art bunun başlangıcı olarak alınabiliyor ya da

tek bir isim verilebiliyor. Rauschenberg’in resimlerine, Warhol’un resimleri birer

köken olarak ortaya konabiliyor. 70lere itibaren alıp minimal sanat ve sonrası da

denebiliyor. Türkiye’de de buna denk düşen yapıtlarla benzer bir dönemin başladığı düşünülüyor genelde. Sanat tarihlerinde, Türkiye’yle kısıtlı da değil bu, baskın olan Batı’yla denklik kurmak endişesi hep var. Türkiye’de 68’in etkisi hem sanat.ılar üzerinde hem de toplum üzerinde çok büyük. Sonrasında 1971 ve ardından 1980 tarihsel mihenk taşları olarak sanat tarihi yazımında da ortaya çıkıyor. Daha gerilere götürmek de mümkün. 2. Dünya Savaşı sonrasında Fransa’ya giden ve oradan gelen sanatçıların etkileri var. Yani aslında sanat tarihinde farklı perspektifler zaten yaratılmış. Farklı sanatçı ve stilleri birbirine çeşitli ortaklıklarla yan yana getiren yaklaşımlar 70 sonrasında ya da 90 sonrasında ansızın ortaya çıkmıyor. Kapsamla ilgili bir sorun aynı zamanda. 70ler dünyada postmodern düşüncenin biraz daha etkili olduğu bir dönem, Türkiye’de de süregelen dergicilik geleneğinin belirgin biçimde zenginleştiği; bugün yayınlanmayı sürdüren kimi dergilerin ortaya çıktığı bir aralık. Hem sayısal olarak hem de uzun soluklu olabilmeleri açısından bu yayınların varlığı önemliydi. Bu nedenle çalışmanın kapsamı için bir zaman aralığı belirlemek gerektiğinde 1970 doğal bir başlangıç olarak göründü.

 

Türkiye gibi bir ülkede 70 sonrasında çok kritik, çok dönüştürücü anlar var. En basitinden 80 sonrasında ortaya konan liberal politikaların getirdiği fiziksel değişim var. 2000'lerin başında ekonomik olarak dünyaya erişimi artmış bir Türkiye’nin bakış açılarındaki dönüşüm var. Bu dış etkenlerin, var olan sanat ortamını nasıl dönüştürdüğünden söz etmeksizin metinlere bakmak bana eksik geldi. Yazanların da erişebildikleri, deneyimledikleri yapıtların ve bunların çevresinde gelişen literatürün hem sayıca hem çeşit olarak artması, bakış açılarını ve dillerini dönüştürmüş olsa gerek.

 

Bu da bağlama dahil edilebilirdi elbette. Çeşitli bağlantıları, problematikleri

daha açık kılan bir bağlantı olabilirdi. Kimi bölümlerde, çeşitli yazarların çeşitli

karşılaşmalarına değiniyorum. John Berger ile Sezer Tansuğ’un yan yana gelmiş

olmaları bir bilgi. Bazı yazarların erişebildiği yayınlara değiniyorum. Bunları her

alt başlık i.in yapmak kapsamın dışına çıkmak olurdu; kitabı çok genişletirdi.

Metinlerin odakta kalmasını sağlamak için çok gerekli olan kimi yerlerde bu

bilgiyi verip diğer zamanlarda metinlerin kendisine bırakmayı seçtim. Metinler

de söylüyor zaten. “90ların etkisi,” “liberal ekonominin ortaya çıkması” gibi

çeşitli gerekçeler sanatın çağdaştan güncele ya da modernden çağdaşa dönüşünün

gerek.eleri olarak veriliyor. Özellikle dönemler bölümünde bu değişimleri de

bağlama dahil etmeye çalıştım.

 

40 yıllık bir zaman aralığında 212 metin, bu metinlerde sözü geçen binlerce yapıt var; bu kitapta bir tane yapıt görülüyor. O yapıtı nasıl seçtin?

 

Açıkçası kapakta genç bir kadın sanatçının işinin olması istedim. Seçme

şansım varsa seçimimi bu yönde kullanmak benim için önemliydi. Tarih Vakfı

da bana bu imkanı sağladı. Elbette başka birçok seçenek vardı. Başka bir yapıt

da kullanılabilirdi ya da bir yapıt içermeyecek şekilde de tasarlanabilirdi kapak.

Şansım varken değerlendirdim. Son zamanlarda düzenlenmiş, genç sanatçıların

katıldığı sergileri tekrar gözden geçirdim. Gençlerin açtığı yeni galerilerin

websitelerine, kataloglarına dönüp baktım. Sanatçıların websitelerini taradım.

İşlerini bilmediğim, son zamanlarda daha görünür olmuş pek çok sanatçı var

doğal olarak. Çok da yeni iş var. Bana da son dönemde yapılan işleri görme ve

yeni sanatçıları farketmek için fırsat oldu. Candan İşcan’ın kapakta yer alan bu

resmi yüksek lisans bitirme işi. 2 metreye 8 metre, büyük bir resim. İçinde ‘yazı’yı

anımsatacak öğeler de vardı.

 

 Ceren Özpınar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu röportaj Art Unlimited'in Kasım 2016 tarihli 39. sayısında yayımlanmıştır.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon