Gül bahçesine açılan pencere

05.05.2017

8 Şubat sabahı, 688 sayılı kanun hükmünde bir kararnameyle, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’nden aralarında profesörlerin de bulunduğu bazı akademisyenlerin ihraç edildiğini öğrendik. Sevda Şener “tiyatro sanatı, insanı eşiklerde sınar," demiş. Bugün tiyatro sanatı bir kez daha yaptırım ve zulmün eşiğinden geçiyor. Ben henüz Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları bölümünde bir öğrenciyken de tiyatronun emekçilerine bir gül bahçesi vadetmediğini* biliyordum. Ancak bölümü gül bahçesine dönüştürenler vardı.

 

Prof. Dr. Hülya Nutku bu sihirli hocalardan biri. O kuramsal bilginin dışında öğrencileriyle paylaştığı değerli anıları ve hikayeleriyle öğrencilerini dış dünyaya hazırlar. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü mezunu Hülya Nutku ile kırk bir yıllık akademik hayatını, öğrencilik yıllarını, bölümün kuruluşunu ve içinden geçmekte olduğumuz bu karanlık süreci konuştuk.

 

 

Hülya Nutku, Fotoğraf: Mehmet Koştumoğlu

 

 

Şu an İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Sahne Sanatları Bölümü’nde Profesör Doktor unvanıyla akademik hayatınızı sürdürüyorsunuz. Kuruluşundan bu yana bölümdesiniz. Bize, Sahne Sanatları Bölümü’nün hikayesini ve İzmir’e nasıl bir soluk getirdiğini anlatabilir misiniz?

 

Sahne Sanatları Bölümü'nün kuruluş yılı 1976. 

 

O yıllarda Ankara’da DTCF Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra aynı bölümde yüksek lisansımı tamamladım ve doktora öncesinde Viyana'ya gitme planları yapıyordum ancak bu esnada Prof. Dr. Özdemir Nutku’dan, İzmir’de kurulacak Sahne Sanatları Bölümü’nde asistan olarak çalışmak üzere teklif aldım. Ailem kararı bana bırakınca şehri tanımak üzere İzmir'e gittim. O dönemde fakülteye daha önceden Sinema Bölümü’nü kurmak üzere gelen Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, Tiyatro Bölümünü kurmak üzere teklif alan Prof. Dr. Özdemir Nutku ve Müzik Bilimleri Bölümünü kurmak üzere davet edilmiş olan Prof. Dr. Gültekin Oransay'ın da DTCF'den geliyor olmaları bana kendimi evimde gibi hissettirmişti.

 

Sonradan Zülal Aksoy, Faruk Ersöz ve Gökhan Akçura, Murat Tuncay gibi yakın arkadaşlarım; Brecht’in en ünlü dekor sanatçısı Teo Otto’nun yanında eğitim almış bir usta olan Talay Toktamış; Füsun Bergman, Nazan Bora, Mehmet Büyükağaoğlu ve Bülent Arın gibi isimler kadroya dahil oldular.

 

Makyaja Serap Sağlar, harekete Zühal Olcay gelince; tüm bunlara Özdemir hocanın coşkusu ve çalışma azmi eklenince, yurtdışına gitmek yerine bu yuvada yer almak istediğimi anladım. Ardından Fakülteye Boğaziçi Üniversitesi mezunu dinamik bir kişilik olarak Cem Duygulu; Devlet Opera ve Balesi ışık uzmanı Abdullah Uyan; Prof. Dr. Mükerrem Usman Anabolu, Prof. Dr. Şadan Gökovalı, koleksiyoner ve ressam Turgay Gönenç ve burada sayamayacağım kadar çok sayıda değerli ismin katılmasıyla giderek büyüyor ve uzmanlık alanlarımızın sınırlarını genişletiyorduk.

 

Ege Üniversitesi bünyesinde kurulan bu bölüm, kısa sürede Türkiye’nin en önemli bölümlerinden biri haline geldi. Fakültenin misyonu ve vizyonu sadece İzmir’le sınırlı kalmadı, model olarak diğer fakültelerin Sahne Sanatları Bölümlerinin de uzmanlık alanlarını oluşturmalarına ve ders programlarını ona göre düzenlemelerine ön ayak oldu. Kuruluş yıllarında yaptığımız uluslararası kongreler, Muhsin Ertuğrul Sempozyumu, Uluslararası Tiyatro Okulları Buluşması, Ankara ve özellikle İstanbul turneleri, İstanbul Festivali, Yapı Kredi Gençlik Tiyatroları Festivali, Şehir Tiyatrolarının kurma çabalarımız, Kamyon Tiyatro, Sidney’de kazandığımız başarı, Uluslararası Tiyatro Okulları Buluşması, Suat Taşer Kısa Oyun Yazma Yarışmaları ve her yıl oynadığımız iki büyük ve dört kısa oyunla adımızı artık duyurmuştuk.

 

Başlangıçta fakültemizin salonunda oynadığımız ücretsiz oyunlara gelen seyircilerimizi yetmezmiş gibi sponsorların da katkılarıyla oyun bitimlerinde ikramlarda bulunarak gelenleri ağırlıyorduk. Sanırım böylece kendi seyircimizi de oluşturduk. Başta Salihli olmak üzere beldelere de turneler düzenleyip Gaye Cankaya ve Mahmut Gökgöz ile beraber yaptığımız sokak tiyatroları da öğrencilerimizin sokaktaki izleyici ile buluşmalarını sağladı.

 

Dokuz Eylül demek enerjinin, çalışmanın, azmin ve özverinin adıdır. Bölüm sekreterimiz Hanife Gürbulak’ın bile yokluk günlerinde, tüm antik Yunan oyunlarını mumlu kağıda daktiloyla yazması ve bizim onları rizografda çoğaltma çabamız, bizleri yokluğun bile durduramayacağının göstergelerinden biridir. Bugünlere gelmek kolay olmadı, bütün hocalar harç kardı, kum taşıdı... Ama bugün bir marka olmayı başardık. Tabii bunda Özdemir hocanın birleştirici gücü ve azminin payı büyük. 

 

Türkiye'nin ITI temsilcileri, Zeynep Oral, Refik Erduran ve Hülya Nutku, Seul, Güney Kore kongresinde

 

Siz Oyun İncelemesi dersini verirken, bir oyunu, yazarıyla, dönemiyle, toplumsal yapısıyla çözümlerken, bize yaşanmış hikayelerle oyunu anlatırdınız. Bu hikayelerden bir kaçını bizimle paylaşmanızı rica edebilir miyim? 

 

Oyunların yazıldığı dönem, toplumsal yapı kadar, yazarın hayatı da ilgimi çekmiştir çünkü bizler biraz da yarattıklarımızın ürünüyüz diye düşünürüm. Yazar nereye kadar bir şey anlatıyor? Nerede kendisi var? Üç Kız Kardeş Moskova’yı özleyen kızlar değil, verem olduğu için oyununun oynanırken Moskova’da bulunamayan Çehov'un ta kendisidir. Vanya Dayı’da çevre bilinci üzerine konuşan, doğa aşığı Dr. Astrov değil, yine yazarın kendisidir. Martı’nın yazarı Trigorin’e, yeni sanat anlayışı konusunda açıklama yapan Treplev’den çok, Çehov’dur. Mizah yazarı olduğunu söyleyen Çehov’un cenazesi bile mizahi bir ana denk gelmiştir. Badenweiler’de ölen Çehov, eşi Olga Knipper tarafından trenle Moskova’ya getirilir. Aynı trende dönemin ünlü bir generalinin de cenazesi vardır. Tren gara girince, vagondan indirilen Çehov’un naaşını, generalle karıştıran bando, askeri bir marş çalmaya başlar. Yapılan hata anlaşılınca bando çalmayı keser. Çehov’un naaşı oradan uzaklaştırıldıktan sonra, bando generalin naaşını törenle karşılar.

 

Oyunların yazım aşaması, ilk sahneye konuluşu, oyuncuların performanslarına tanıklık ettiğim DTCF ve GSF'deki rejiler kadar benim ikinci okulum dediğim başka bir mekan da Ankara Sanat Tiyatrosu’dur. Yedi yıl boyunca AST’nin hemen hemen her provasında bulundum.

 

Anılarım çok...

 

DTCF'de Özdemir hoca, Carl Zuckmayer’in Köpenikli Yüzbaşı oyununu sahnelerken, prömiyere bir hafta kala, başroldeki arkadaşımızın rahatsızlanmasıyla her şey altüst oldu. Özdemir hoca tam “Ben bu işin altından nasıl kalkacağım?” derken, ben hocanın reji asistanlığını yapıyordum. Provalar sırasında bütün oyunu ezbere bilen Altan Erkekli aklıma geldi. “Hocam bir de Altan’ı deneseniz dedim.” Hoca şiddetle karşı çıktı. “O daha birinci sınıfta,” dedi. Ama yine de Altan’a teksti alıp sahneye çıkmasını söyledi. Ezberi olduğu için tekste ihtiyacı olmayan Altan çıktı ve bütün oyunu baştan sona oynadı. Daha sonraları, onu bu oyunda izleyen AST’dan arkadaşlar Altan’ı hemen kadrolarına aldılar. Altan bu anlamda bir yetenektir ve gerçek bir tiyatro sevdalısıdır.

 

Hülya Nutku'nun yönettiği Çiçek Çölü oyununda Hakan Boyav ile Nezih Işıtan

 

İzmir'in tiyatro sahnesini nasıl değerlendirirsiniz?

 

İzmir’de kesinlikle bir tiyatro hareketi var ve giderek de ivme kazanıyor. Çok topluluk kuruluyor. Ancak en büyük sorun, kendilerine ait bir salonları ya da prova yapacak mekanların olmaması… 1992 de Yüksel Çakmur, Belediye Başkanı iken Özdemir Nutku hocayı, Şehir tiyatrolarını kurması için çağırmıştı. O zaman hem Şehir Tiyatroları Yönetmeliği Belediye Meclisi'nden geçti, hem de müdürlük kuruldu, hatta sekreter bile tahsis edildi. Ama onun yerine yerel TV kanalı kurmayı tercih ettiler. Ancak ne yazık ki bugün o kanalda yok. Ardından gelen Büyükşehir Başkanlarıysa gereken özeni göstermediler. Fakat bu yıl Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu 25. yılını 5 ayrı oyun oynayarak kutluyor. 

 

Hareketlilik hakkında, birkaç bilgi verebilirim: Tiyatrohane, Yalanın Ardındaki oyununu kendi 30 kişilik sahnesinde Zeynep Nutku çevirisi ve rejisiyle oynuyor. Başta söyleyip Zeynep’e torpil yaptım çünkü Adana Devlet Tiyatrosu, Sabancı Festivali’ne davet alan iki topluluktan biri oldu. Diğeri, Devlet Tiyatrosu sanatçılarının kurduğu ve bir mezunumuzun yazdığı Dört Delikli Düğme (Feraye Şahin) oldu. Yine Devlet Tiyatrosu’ndan İsimsiz Sahne adıyla kurulan topluluğun Ortanca adlı oyunu (Bihter Özdemir Dinçel), yine mezunlarımızın kurduğu Tiyatro Terminal, Altın Ejderha, oyunu, Devlet Tiyatrosu’ndan emekli olan Alev ve Seval Kip kardeşlerin kurduğu Epilog Tiyatro, Daha Dün Gibi adlı oyun, Praksis Perform'da Ayşegül Sünnetçioğlu adlı mezunumuzun tek başına başarıyla oynadığı Marat, yine mezunumuz Yılmaz Tüzün ve eşi Yasemin’in oynadığı Öteki Beriki Tiyatrosu, Ay Carmela ve daha sayamadığım birçok topluluk, oyunlar oynuyor. Çoğuna yerel ve merkez belediye destek veriyor. Ayrıca topluluklar bir araya gelerek Kıyı Ege ve Ege Tiyatrolar Birliği’ni kurdular. Hatta geçenlerde Turgut Özakman’ın Duvarların Ötesi oyununu yeni düzenlemesi olan Onlar adlı gösterilerini yaptılar. Bornova sahneledi, Balçova, Buca, Narlıdere, Karşıyaka ve Menemen’i çalıştıran arkadaşlar oynadı. Bir araya gelmek için zaman ayırdılar ve emek verdiler.

 

İzmir Uluslararası Kukla Günleri 9.yılına girdi ve dünyada ses getiren bir festival oldu. Çok değerli olduğunu düşündüğüm, İzmir ilköğretim okulları arasında yaptığımız kukla oyunu yarışmasının 9 yıldır jüri başkanlığını yürütüyorum ve çocuklarla gurur duyuyorum. Bu yıl bir ilkokul profesyonel Black Theater yapanlara taş çıkarır bir gösteri sundu. Biz Suat Taşer Kısa Oyun Yazma yarışmasında, Büyükşehir Belediyesi’nin de katkılarıyla, 35.yılımıza girdik ve artık İzmir Uluslararası Tiyatro Günleri’ni yapıyoruz.

 

Geçtiğimiz yıl, Alaattin Eraslan anısına Ekim ayında 1.Tiyatro Festivali yapıldı. Bu yıl da gururla söyleyebilirim ki Karşıyaka 1.Tiyatro Festivali yapılıyor. 25 Mart- 5 Nisan arasında gerçekleşecek.

 

Bu arada İstanbul toplulukları da çok sık turne düzenliyorlar. İzmir, artık toplulukların, doğal olarak da izleyenlerin ilgisi nedeniyle tam bir tiyatro mekanına dönüşüyor.

 

 Türkiye Tiyatrosunda bir ilk, Kıyı Ege

 

Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin bir geleneği olarak her yıl düzenlenen Suat Taşer Kısa Oyun Yazım Yarışması hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Suat Taşer hocamız hayattayken başlattığımız bu gelenek, onun da adını alarak bu yıl 35. yaşında. Neredeyse çeyrek asır bu işin koordinasyonunu yürüttüm. Bu gelenek yeni yazarların sahneyle buluşmasını sağlıyor ve yazarlık eğitiminin en doğru yansıması… Yaşatılması için gerçekten emek veren arkadaşlarımız var. Bugün Prof. Dr. Aslıhan Ünlü bu işi yürütüyor. Hocalarımız oyunları sahneliyor, dört oyundan birini de Devlet Tiyatroları’ndan bir sanatçı sahneliyor. Seçici jürimizde de mutlaka bir profesyonel yazar ve bir mezun yazarımız yeralıyor.

 

Bu geleneğin doğuşu aslında Bülent Arın'ın öğle tatillerinde sahnede yazarlık öğrencilerimizin metinlerini, oyunculuk dalında okuyan öğrenciler tarafından okunarak sahnede görmelerinin değerli olacağını söylemesiyle başladı. Bir gün Haşim Hekimoğlu'nun “çocuklar güzel şeyler yazarak biz oyuncuları heyecanlandırın,” demesi sahneye giden yolu açtı. Başlangıçta birkaç kısa oyun çalışmamız oldu, o zaman Suat Taşer hayattaydı. Suat hoca bizim için bir oyuncu olduğu kadar, oyunları ve çevirileriyle de değerliydi. Hatta ben çevirilerini Yazko’nun çeviri yarışmasına göndermesi için aracı olmuştum. Hoca gülerek “Yaz – ko yazıp bir kenara koyarlar,” dedi ama ödülü alınca bana çok çok teşekkür etti. İyi ki de ödül aldı çünkü onun çevirileri birçok genç kuşaktan insana ışık tutu. Onu erken kaybettiğimizi düşünüyorum. Okulda sadece 6-7 yıl kadar birlikte mesai yapabildik. Ama bu geleneğin oluşmasıyla birlikte inanılmaz sayıda oyun kazanmış olduk. Keşke bu oyunlar basılsa…Örneğin Turgut Özakman hocamız için yaptığımız sempozyumun bildirileri basıldı, kalıcı oldu, aslında onun da adını yaşatmak ve genç kuşaklara aktarmak adına yazarlık atölyelerinden birine adı verilebilir, küçük sahnemize de Haşim Hekimoğlu sahnesi diyebilsek ne güzel olur. Okullar gelenekleriyle varolurlar.

 

İlham kaynağı olacak bir geçmişiniz var, peki o günlere, hikayenizin başına gidecek olursak, her şey nasıl başladı?

 

Benim geçmişimden çok, geçmiş yıllar, gençlere ilham kaynağı olabilecek güzelliklerle dolu… Benim DTCF'ye girişim, önce yanlış bir üniversite giriş sisteminin sonucunda, kendimi Alman Filolojisi’nde bulmamla başladı. Alman Filolojisi’ne bir yıl devam etsem de uyum sağlayamadım. O sıralarda İstanbul’dan küçük halam ve eşi geldiler. Eniştem amatör bir bas baritondu ve keman çalarak aryalar söylerdi. Aslında bir reklam şirketinin yöneticisiydi. Bana sanatla uğraşmanın hayatta en güzel şey olduğunu söyleyince, ailemin de desteğiyle kendimi Tiyatro Bölümü’nde buldum. Eniştem o sıralarda Amerika’da Film Yönetimi eğitimi görüp Türkiye’ye yeni aldığı bir kamerayla gelen Özdemir hocanın kardeşi, Babür Nutku ile bir tasarısı olduğunu söyleyerek beni bölüme götürdü. Babür Nutku, aynı zamanda Devlet Tiyatrosu’nun iyi oyuncularından biriydi. Onu birçok oyunda izlemiştim. Ben Tiyatro Bölümü’nü çok sevdim. Bu bölüm gelenekleri oturmuş, çok değerli hocaların bulunduğu, öğrencileriyle birlikte, tam bir aile ortamı sunan bir bölümdü. Bölüm Başkanı Prof. Dr. Melahat Özgü, Alman Dili’nden gelmiş, Atatürk’ün yurtdışına Felsefe okumak üzere gönderdiği değerli bir hocaydı. Goethe, Schiller gibi usta yazarları ve tiyatronun tarihini ondan dinledik. Prof. Dr. Sevda Şener, Prof.Dr.Metin And ve Prof.Dr. Özdemir Nutku. Bu üç değerli bilim ve sanat insanı, Türk Tiyatrosu’nun sacayağı idi. Onların yanı sıra, Prof. Dr. Alim Şerif Onaran, Prof. Dr. Gültekin Oransay, Cüneyt Gökçer, Tekin Akmansoy, Mahmut Tali Öngören ve Prof. Dr. Emre Kongar hocalarım oldu. Daha acısı çok taze olan hocam Prof. Dr. Sevinç Sokullu’dan çok şey öğrendim. Birinci sınıfta okulun İngiltere’deki York Festivali’ne katıldım. Son sınıfta okul beni İtalya’ya gönderdi. Venedik Bienali’ni izledim ve Romantik Dönemde Tiyatro başlıklı bir seminere katılarak üç ay orada kaldım. Yüksek lisansta Londra’ya altı ay dil okuluna gittiğimde, hocam Prof. Dr. Metin And’ın girişimiyle ITI’den bana tahsis edilen bir kartla toplam 95 oyun izledim. Bunun bir öğrenci için ne büyük lüks olduğunu düşünsenize…Kendi öğrencisine sahip çıkan hocalarınızın olması bir şanstır. Ben de tıpkı Mina Urgan’ın Bir Dinazor’un Anıları kitabındaki gibi iyi ki bu hocalardan ders almışım diyorum.

 

Nasıl bir anlayıştı bu?

 

Kısaca dersler dışında da okul eğitiminim sürdüğü bir anlayıştı. Örneğin geçen gün bir yazımda da belirttim. Dersler bittikten sonra Sevinç Sokullu hocanın aralık duran kapısının önünde dolanır, onun beni davet etmesini beklerdim. En çok odasında otururken izlediği oyunlar, kaçırmamam gereken etkinliklerden haberdar olurdum. İnternet yok, bilgisayar yok ama hoca ayaklı kütüphane… Sevda hocam beni motive etmek için “hep daha iyi olmalısın,” derdi. Pekiyi dereceyle mezun olmama rağmen, “yüksek lisans yap, notunu daha da yükselt,” diyerek teşvik ederdi. Öte yandan Metin And hocamın odasında, Güney Kore’den aldığı masklara bakıp, ne kadar güzel olduklarını söylediğimde, bir gün benim de gideceğimi söylerdi, Melahat hoca tiyatro tarihi dersinde İtalya’da Olimpico ve Farnese Tiyatroları’ndan sözederken buraları bizlerin de, bir gün ziyaret edebileceğimizi vurgulardı. O zamanlar düş gibi gelen bu sözler, mezuniyette İtalya’ya, 1998 de de Güney Kore Seul’a Dünya Tiyatro Kongresi’ne gitmemle, hayal değil gerçek olduğunu anlamamı sağladı. Onların bu vizyonu geniş davranışları ve pozitif düşünceleriyle bizi motive etmelerini yıllar geçince daha iyi anlıyorum. İşte DTCF demek size inanan ve sizin arkanızda duran hocalarınızın olduğu bir vizyona sahip, gerçek bir okul demektir.

 

Özdemir Nutku'nun yönettiği Gogol'un Müfettiş oyunu

 

DTCF Tiyatro Bölümü’nün son günlerde başına gelenleri nasıl değerlendirirsiniz?

 

Ne diyebilirim. Acı çok acı… Çünkü bu meslektaşlarımız kolay yetişmediler. Kendilerini mesleklerine adamış insanlardı. Benim okuduğum dönemin misyon ve vizyonunu üstlenmiş insanlardı. Hala neyle suçlandıklarını anlayamıyorum. Eğer bütün suçları bir bildiriye imza atmaksa, ben bu bildirinin kaleme alınışına ve içeriğine itirazım olduğu için imzaladım. Ama eğer gerçekten modern bir ülkede, düşünce özgürlüğüne saygı duyulan bir ortamda yaşıyorsak, insanlar düşünceleri yüzünden cezalandırılmamalı. İstenirse sorulur soruşturulur ama önce eğitim baltalandı ve onca genç mağdur edildi. Onlar hocalarına sahip çıktılar, hocalar onlardan uzak kaldığı için acı çekti. Sayın Cumhurbaşkanı da “eğitim, kültür ve sanatta geri kaldığımız yanlar var” dedi, bu nedenle bu yanlıştan en kısa zamanda geri dönüleceğini ve DTCF’nin yeniden kültür ve sanat yuvası olarak geleneğini sürdüreceğine inanıyorum. Sevgili hocam Sevinç Sokullu ile birlikte, İstanbul’da, 2016 yılı, Yeni Tiyatro Dergisi Emek ve Onur Ödülü’nü aldık. Hocamı çok sağlıklı ve enerjik görmüştüm. Ama olanlar onu çok üzmüş olmalı ki, aniden 25 e yükselen tansiyonu beyin kanaması geçirmesine neden oldu ve ailemizden birini daha kaybetmiş olduk. Sanat duyarlığı olan insanların duyguları daha ön planda oluyor, hocamın çok üzüldüğünü düşünerek de üzülüyorum.

 

Hülya ve Özdemir Nutku Viyana'da Margret Dietrich ve Heinz Kindermann ile

 

Tiyatro alanında akademisyen olmak isteyenlere verebileceğiniz altın kurallar var mıdır? Bir kadının akademik hayatta başına neler gelebilir?

 

Elbette var. Ben öğrencilerimle hep arkadaş oldum. Derslere girdiğim zaman herkes benim için eşittir. Ancak zamanla benden kaynak isteyenler, bilgiyi sevenler, mesleğine değer verenler bir adım daha öne çıkar. Onların başarısı benim başarımdır. Eğer bir öğrenci profesyonel yaşama hazırlanan bir sanatçı adayı ise öncelikle profesyonel öğrenci olmalıdır. Bir eğitmen yıl sonunda yüzde elliden fazla öğrencisi kalıyorsa, başarısızlığı kendinde aramalıdır. Yüzde kırk öğrencisi kalıyorsa "ben de bir yanlışlık var mı?" diye sormalıdır, yüzde yirmi öğrencisi kalıyorsa, o zaman bu soruyu öğrencinin sormasını sağlamalıdır.

 

Eğer bir öğrenci, akademisyen olmak üzere geleceğini tasarlıyorsa, önce saygı, sonra vefalı olmayı, daha sonra da bilgi ve görgüsünü arttırma çabasında olmalı…İyi bir akademisyen öncelikle içinde bulunduğu kurumu yükseltmeyi düşünmeli. Son zamanlarda kimi akademisyenlerin bireysel olarak salt kendi benlerine dönük çalışmalar yaptıklarını görerek üzülüyorum. Hele söz konusu tiyatro olunca masa başı beklemek işimiz değil diye düşünüyorlar. Oysa okulumuzun başarısı, her an sizden bir şeyler almak için mesai ayırdığınız öğrencilerimizi, bugünün başarılı gençleri yapmıştır. Bizim asistanlık yıllarımız, üniversitemiz, fakültemiz en çok da bölümümüz adına çalışmakla geçti. Çünkü yetiştirdiğiniz öğrenciler, o bölümün kalitesiyle öne çıkıyor. 

 

İyi bir akademisyen araştırmayı sevmeli, yazdıklarının anlaşılır olmasına önem vermeli, bölümü için çalışmalı, meslektaşlarıyla bilgiyi paylaşmalı…Öğrencisinin hatalarını anında uyararak, doğruyu göstermeli. Bölümün bir aile huzuru içinde yürümesi için mesai ayırmalı ve birbirini gözetmeli, çünkü yıllar çok çabuk geçiyor. Ben de gelecek yılın sonunda zorunlu emekli oluyor. Tek isteğim, yeni gelen öğrencilerle bağımın kopmayıp, kalan meslektaşlarımın bizi kaynak göstermesi ve onların bizleri aramayı unutmaması. Ben Sevda Şener hocamı doğum gününde aradığım da, bana “son yazımı okudun mu?” diye sordu. Ben de yazısına duyduğum hayranlığımı dile getirdim. Yazı Antigone üzerineydi. Sofokles, Anouilh, Kemal Demirel ve Brecht’den söz ediyordu. Ben kendisine Polonyalı bir yazarın da Antigone New York’ta adlı bir oyun olduğunu ve çok ilginç olduğunu söyleyince, “nasıl gözümden kaçmış hemen bana gönder,” dedi. Ama sevgili hocamın ömrü vefa etmedi. O yaşta bile öğrenmenin peşinde olabilmektir akademisyenlik. Kısacası sevgi işidir.

 

Hocam yayınlarınızdan, gelecek dönem projelerinizden de bahsedelim...

 

O kadar çok projem var ki ben de nasıl altından kalkacağımı bilemiyorum. Birincisi doktora tezim olan Cumhuriyet Dönemi Türk Tiyatrosu’nda Tarihsel Dramlar’ı yeniden gözden geçirerek bastırmak istiyorum. İkincisi Ankara Devlet Konservatuvarı benim için en değerli kurumlardan biri, onun tarihçesi üzerine bir çalışmam hazır… Son yıllarda Postmodern Tiyatro dersleri ve Metinlerarası İlişkiler üzerine ders veriyorum. Elimde çok geniş bir repertuar oluştu, kitaplaşması gerekiyor. Sonra kendi kendime bazı oyunlarda tiyatronun kendi iç sorunlarını konu edindiğini görünce (Ben Feuerbach, Aktör Kean, Sarah Bernhardt...) Tiyatroda Tiyatro Konulu Oyunlar çalışmam da yayınlanacak duruma geldi. Yine çok oyun okuma alışkanlığı ile birçok yazar beni etkiliyor ama Edward Bond’u çok sevdim, hele onun Lear oyununu okuyunca illa ki bu yazar üzerine çalışmalıyım dedim. Üstelik çağımız şiddet çağı ve Bond bunu en ilginç şekilde veren bir yazar…Son projem ise, galiba biraz maymun iştahlıyım biri bitmeden aklıma düşen bir konunun peşinden gidiyorum. O da kuantum fiziğinin metinlerde kullanılışı üzerine, elimde şimdilik yedi metin var sadece biri yerli yazarımıza ait… Konunun pişmesi lazım ya da ben bir fizikçiyle ortaklaşa çalışmalıyım. Gecikme nedenim şu anda vize sınavlarının yaklaşması, üç adet doçentlik dosyası önümde ve ders yoğunluğum… Emeklilikte performansımın artacağını düşünüyorum.

 

Hülya ile Özdemir Nutku'nun nikahı, 2 Temmuz 1977

 

 

*Joanne Greenberg, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, Metis Yayınları, 2000

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon