Geçici mekanlar, perde arkasındaki sesler

15.10.2015

İfadesindeki gücü yine yalınlığından alan, bizi içinde yaşadığımız çevrelere, mekânlara dair derin sorgulamalara iten bir Ayşe Erkmen sergisiyle daha karşı karşıyayız. Erkmen, Dirimart Dolapdere’deki Kıpraşım adını taşıyan sergide, bu kez mekanın derisini yüzerek, kabuk değiştiren Dolapdere’yi masaya yatırıyor.

 

Dirimart Dolapdere, uzun sanat kariyeri boyunca özellikle mekâna özgü işleriyle hafızalara kazınan Ayşe Erkmen’in, Kıpraşım adlı yeni kişisel sergisini ağırlıyor. Erkmen bu sergisinde de mimariyle, semtle ve çevreyle ilgili kiminin cevabı bariz, kimininki saklı sorular soruyor. Sergileme mekânı üzerinden galerilerin sanat dünyasındaki rolünü, mekana özgü işlere eşlik eden ses yerleştirmesiyle de Dolapdere’nin içinden geçmekte olduğu dönüşümü tartışmaya açan sergiyi Ayşe Erkmen’den dinledik.

 

Elvin Vural: Hep mekânla bir derdiniz, ilişkiniz var. Kıpraşım sergisinin fikri nasıl ortaya çıktı? Bu sergi özelinde mekânın rolü nedir?

 

Ayşe Erkmen: Bu sergide bir büyük, bir de küçük mekân var. Büyük mekân derken Dolapdere’yi ve bu bölgenin geçirdiği ‘dönüşüm’ sürecini kastediyorum. Bu proje kapsamında yapılan binalardan birinin içinde yeni mekânına taşınmış bir galeri var. Dirimart’ın yeni mekânı çok büyük, aynı zamanda büyük hevesler taşıyor, dolayısıyla büyük sergilere açık bir mekan. Bu tür galeri veya müze alanlarında kaçınılmaz olarak gerçekte o mekâna ait olmayan yapma duvarlar oluyor; bazen mekânın tekniğini saklamak için, bazen de sergilerin kendi özel gereksinimleri için yapılmış duvarlar. Dirimart’taki bu özelliğe sahip iki duvarın gerisinde galerinin tüm teknik altyapısı bulunuyor, gözükmeyen bir hizmet mekanizması var arkada. Bu duvarlar aynı zamanda galerilerin ve sergi mekânlarının en sevdiği elemanlar olan beyaz duvarları da yüzeyinde taşıyor. Benim yaptığım, bu beyaz küp galerinin içindeki sanat taşımak için yapılmış beyaz duvarları parça parça kesmek, sanki derisini çıkartır gibi üzerindeki alçıpanı çıkartmak ve bu alçıpanları yine bu galerinin mimarisine ait olan tavandaki kirişlere asmak oldu. Tavana asılan bu parçaların bir tarafı beyaz, bir tarafı bej. Bej olan ve arkada kalan yüzeylerde çivi delikleri ve belirgin eklemeler, yama/kolajlar var. Duvarların bir altındaki düzlemden koparılıp alındığını ve koparma anının şiddetini gösteren izler bunlar. Bir yandan da performatif bir harekete işaret ediyorlar.

 

Alçıpanların bazısı kırık, bazısının bir köşesi kopuk, bazıları bükülmüş gibi ve hepsinde farklı bir ‘koparılma’ izi var. Diğer söylemleriyle paralel olarak koparılan parçaların ve ahşap duvar üzerinde bıraktığı izlerin estetik bir söylemi de var.

 

Kıpraşım, Ayşe Erkmen

 

EV: Mekâna mümkün olduğunca az yabancı unsur sokmayı tercih ediyorsunuz, neden?

 

AE: Evet böyle bir isteğim var. Örneğin bu sergiye de dışarıdan hiçbir malzeme getirmedim sayılır. Kullandığım her şey yine ‘içeriden,’ galerinin kendisinden. Galerinin duvarlarını söküp yine galeriye ait kirişlere astım. Bunu hem doğrudan malzeme ekonomisi açısından tercih ediyorum hem de sanat yapıtını nesne olarak sorgulaması nedeniyle. Tabii geri dönüşümü de unutmamak lazım, bazı sergilerimde yerlerinden edilen objeler, sergi bitiminde yerlerine geri dönüyor. Fazla malzeme kullanmanın  kolaylıkları, az malzeme kullanmanınsa daha zor tarafları var. Bir mekanın kendi malzemeleriyle yetinebilir, az malzemeyle iş üretebilirsem kendimi daha başarılı hissediyorum.

 

EV: Sergide yer alan metal heykelleri bu alçıpan yerleştirmesinden sonra mı yaptınız?

 

AE: Evet daha sonra yaptım. Bu sergide gördüğünüz tüm işler Kıpraşım sergisi için üretildi. Metal heykeller, galerinin showroom olarak kullanılan bölümünde sergileniyor. Galerinin ticari bir mekan olma özelliği bu odada görünür kılınıyor. Burası da aynı zamanda önemli bir sanat gösterme alanı. Ben bu odayı bir depoymuş gibi kurguladım. Böylece oda da içindeki heykellerle birlikte sözü olan bir heykele dönüştü. O odada bir geçicilik var gibi, sanki heykeller gelmiş, gidiyor veya birbirlerini itiyor gibi. O kadar dolu ki içi, sanki o heykeller bir anlığına oraya gelmişler de hemen götürüleceklermiş gibi. Yine bu heykeller de galerinin kendi mekânıyla yakından ilgili. Bütün heykellerin formu galerinin genel planından ortaya çıktı, bükülerek, kırıştırılarak, kesilip biçilerek kendi sanatsal formlarını buldular. Bu galerinin farklı, özgün bir formu var, mesela kirişler birbirine paralel değil; odaların tam dikdörtgen olmaması gibi.  Yani sadece malzeme olarak değil, form olarak da yabancı unsur kullanmadım bu sergide.

 

EV: Sergiye bir de ses yerleştirmesi eşlik ediyor. Kuş sesini andıran fakat bir yandan da mekanik bir ses bu. Neyin sesi olduğunu, ne ifade ettiğini anlatır mısınız?

 

AE: Müzik gibi geliyor kulağa ama bu tamamen Dolapdere’nin içinden geçtiği dönüşümle ilgili bir ses. Biliyoruz ki bölgenin yerlisi olan küçük esnaf, tamirhaneler, Roman aileleri birer birer kaybolacak. Bu ses şöyle oluştu;  Pangaltı’dan başlayarak Dirimart’a kadar olan, Dolapdere’deki bütün dükkanların, tamircilerin, lokantaların, kısaca iş yerlerinin listesini çıkardık. Sonra bu liste bir ses sanatçısı tarafından stüdyoda sırasıyla, 6 dakika 38 saniye boyunca hiç durmadan, aralık vermeden okundu, kaydedildi. Kaydın frekansı alındı ve burada duyduğunuz sese dönüştürüldü. Belki bir süre sonra burada olmayacak bütün mekanlar, bu sesin arkasına saklandı. Oradalar fakat biz isimlerini artık duymuyoruz, sadece ıslığa benzer bir ses işitiyoruz.

 

EV: ‘Kıpraşım’ ismi neye referans taşıyor?

 

AE: Hem küçük mekânda, yani galerinin içinde sürekli bir dönüşüm var, hem büyük mekân Dolapdere’de, hem de kullandığım malzeme ve formların kopartılması, bükülmesi, kesilmesi sırasında… Hep bir tansiyon, bir gerginlik var. Yerinden olmak, başka yerlere tutunmak, eğilip bükülmek, sesin arkasına gizlenmek, sesini değiştirmek gibi…

 

EV: Bültende bu serginin “izleyicinin varlığıyla tamamlandığı” yazıyor. Bu sergide izleyicinin rolü nedir?

 

AE: Belki öncesi ve sonrası gibi düşünceler üretmek, mekânın oranlarında ve engellerinde yolunu bulmak olabilir. Dolapdere’deki mekân ve dükkân isimlerinin listesi önüme geldiğinde uzun bir süre düşündüm ben bunlarla ne yapabilirim diye. Listeyi doğrudan kullanmak çok direkt bir söyleme sahip olacaktı, sadece isimlerden oluşuyordu. Listeyi okuyorsunuz, bitiyor, çok doğrudan. Benim ulaşabildiğim bu sonuçta ise bir gizlenme var. Hem isimler kendini gizliyor ama varlar, hem de izleyicinin bunu çözmesi imkansız. Belki bu bahsettiğiniz “izleyici ile tamamlanma” izleyicinin yapboz çözercesine uğraşıp bulacağı birçok unsurun olmasıyla ilgili.  

 

EV: Mekânla böylesine güçlü bir bağ kurmanızın sebebi nedir?

 

AE: Ben mekânları görmezden gelemiyorum. Mekân sanki hiçbir şey ifade etmiyormuşçasına bir yerine bir sanat eseri koymak bana çok da anlamlı gelmiyor; öyle yaptığım da hiç olmuyor değil ama. Beni ilgilendiren sadece mekân da değil; mekânın tarihi, oranları, mimarisi hatta içinde çalışanlar, bulunduğu semt, ülke…

 

EV: Sanatsal pratiğinizde nelerden besleniyorsunuz?

 

AE: Basit ve günlük şeylerle ve olaylarla ilgiliyim. Tasarım da böyle. Bu konulara biraz da nelerle baş etmem gerektiğini görebilmek için ilgi duyuyorum. Bugün tasarım alanında çok ilginç projeler ortaya konuyor; sanat ve tasarım arasındaki sınır iyice belirsizleşti. Tasarım alanında da artık herhangi bir amaca hizmet etmeyen, işlevi olmayan üretimler yapılıyor.

 

 Ayşe Erkmen

 

EV: Nelerle baş etmeniz gerektiğini öğrenmek derken ne kastediyorsunuz?

 

AE: Mesela bu sergi için hazırladığımız broşürde yer alan, Fulya Erdemci’yle konuşmamızda bahsettiğim gibi politik mesajı dümdüz vermenin anlamı yok sanatçı olarak artık. Dünyada olup bitenleri olduğu gibi söylemenin anlamı yok. Çünkü bunu söyleyen sivil toplum örgütleri, gazeteciler, belgesel sinemacılar var; söylemesi gereken siyasetçiler var, televizyon kanalları var. Fakat bunların iyi olanları bile artık söyleyeceklerini dolaylı yollardan söylüyorlar. Taksim’deki Duran Adam performansını hatırlayın. O kadar sanata yakın bir duruşu vardı ki ve aynı zamanda güçlü. Bununla nasıl başa çıkabilirsiniz? O yüzden bana dümdüz bir şeyler söyleyen sanat yapıtları çok sıkıcı ve hatta fırsatçı geliyor. Çünkü bir haber veriyorsunuz sadece, zaten bilineni bir kez daha söyleyerek bilenleri mutlu ediyorsunuz. Dışarıdan ve yeni bir şey söylemiyorsunuz. Sanatçının yaratıcılığını kullanarak ifade özelinde, amacı sadece protesto olan grupların, belli bir davayı sahiplenmiş olan grupların önüne geçmesi veya onlardan farklı bir söylem edinmesi lazım. Ya da bazen hiç farkında olmamak da çok iyi olabilir, başka bir dünyadan konuşuyor gibi.

 

EV: Peki sizin sanatla bağınız ilk ne zaman oluştu?

 

AE: Heykel eğitimi gördüm ama çok daha öncesinden de sanata ilgim vardı zaten. Ortaokulda süper bir sanat hocam vardı, Seniye Fenmen Taylan. Vefat edene kadar her sergime geldi. Ondan çok şey öğrendim. Sonrasında Akademi’de çok şanslı bir dönemde okudum; Altan Gürman, Şadi Çalık ve Ercüment Kalmuk’la okudum ki, bence gelmiş geçmiş en iyi hocalardandırlar.

 

EV: “Neyle mücadele ettiğimi bilmek istiyorum” demenize istinaden soruyorum; sizce sanatsal ifadenin sınırları var mı?

 

AE: Yok tabii ama fikir de çok önemli değil aslında, o fikrin nasıl ifade edildiği daha önemli.  Düşünceye hiçbir şey katmadan, az önce bahsettiğimiz gibi direkt bir şekilde göstermenin anlamı yok. Farklı ifade formları aramak, düşünceyi bilinmeyen, daha önce düşünülmemiş ifadelere dönüştürmek, tuhaf gösterme şekillerini üst üste bindirip düşünceye layık olabilmek önemli. Bu yüzden sonu yok sanatın! Sonu olmayınca sınırları da yok.

 

EV: Peki, ayrı öneme sahip bir eseriniz var mı?

 

AE: Uyumlu Çizgiler. Bunları 70li yıllarda, daha okuldayken yaptım. Akademi’de o zamanlar Ahmet Andiçen sergileri düzenleniyordu. Bu sergilerden biri için yaptığım bu çalışmalar, Akademi’nin türlü çeşit kenar ve köşelerini taklit eden işlerdi. Bunları ayrı bir yere koymamın sebebi, çok anlamsız, lüzumsuz durmaları ve son derece basit olmaları. Estetik açıdan da sıfıra dönüştürülmüş durumdalar neredeyse. İkinci en sevdiğim işim ise 1994 yılında Berlin Daad Galerie’de gösterdiğim, odaların ışıklarını yere indirdiğim işim: das Haus. Daha sonraları aynı işi farklı mekanlarda da yaptım, tabii değişik ışık düzenlerinde farklı formlar aldılar. Shipped Ships; Frankfurt’a Main Nehri üzerinde çalışmaya götürülen vapurlar. Çok büyük ve maliyetli bir proje olmasına rağmen nehirde kayboldular adeta ve hemen çalışmaya başladılar, oralı gibi.  

 

das Haus, Ayşe Erkmen

 

EV: 1977 yılından beri her 10 yılda bir düzenlenen Münster Sculpture Project’te, 1997’de bir işiniz sergilenmişti. Bu yıl 10 Haziran-1 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek 2017 edisyonunda bir başkası sergilenecek. Nasıl bir projeyle izleyici karşısına çıkacaksınız?

 

AE: Bu yılki projede Münster’in içinden geçen nehrin bir yakasından öteki yakasına, su yüzeyinin biraz altından ilerleyen bir köprü yapacağım. Yani bu köprüyü kullananların sadece ayakları ıslanacak ama nehrin üzerinden yürüyerek karşı kıyıya ulaşabilecekler. Münster Sculpture Project’in 1997 yılındaki edisyonunda heykel taşıyan helikopterler uçurmuştum. Havada bir iş yaptıktan sonra karaya inmek istemedim, havadan suya inmenin daha iyi olacağını düşündüm.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon