Yıkım ve inşa; tahribat ve karmaşa

17.04.2018

Deniz Aktaş, “İnsanı gerçeğe kör etmek için gözlere çekilmiş perde gibi” sözleriyle tarif ettiği yokyer kavramı etrafında mekânların, yerlerin yıkıcı dönüşümünü aktarıyor .artSümer’deki sergisinde. Aktaş’la 12 Mayıs’a kadar sürecek olan Yokyerler’i konuştuk

 

 Deniz Aktaş, Yokyerler sergisinden

 

Yapmak ile yıkmak arasındaki tarihsel gerilimin fay hattında ‘yıkım ve doğa arasında kaybolan işler’ sunuyor izleyiciye Deniz Aktaş .artSümer’deki Yokyerler sergisinde. İnsanın doğa ve mekânla kurduğu ilişkide katman katman höyüklerden modern şehirlere, kentsel dönüşüme; ekolojik tahribattan savaşın yıkıcılığına, göçe, kimliksizleşmeye uzanan hem medeniyet hem de siyaset tarihini çarpıştırdığı uzun bir hikâyenin parçası bu sergi. Aktaş’la görselleştirdiği yaratıklaşmış, anlamını yitirmiş, aidiyetsiz ‘ölü doğa’lar vesilesiyle 12 Mayıs’a kadar sürecek sergisini konuştuk. 

 

Açık Şehir ve İmkansız Uzam sergilerinde de tecrübe ettiğimiz üzere mekâna dair çalışan bir sanatçı olarak Yokyerler sergisinde de aynı hattan; inşa ve yıkım üzerinden ilerlediğinizi görüyoruz. Bu ilişki zinciri nereye evrilmiş durumda?


2016’da, Pilot’taki Açık Şehir sergisinde hem mimari hem konstrüksiyon ve inşa hem de yıkıma dair çalışmalarımdan örnekler vardı. 2017’de de İmkansız Uzam sergisinde benzer temaları işledim. Bu iki sergide de yıkımın izlerini takip ediyordum. Yıkım ile doğa arasında kaybolan işler... Yokyerler aracılığıyla da yıkımların, yıkıntıların, molozların, süprüntülerin ve hafriyattan sayılabilecek çer çöpün ‘doğal’ yollardan oluşmadığını, doğal olanın tıpkı yaşadığı ve ürettiği coğrafyanın değişmez yazgısı gibi sürekli bir tahribat ve yeniden inşa ile ‘doğallaştığını’ görüyoruz. Bu tahribatın ve karmaşanın üstüne gidiyorum ve anla(t)maya çalışıyorum.

 

 Deniz Aktaş, Yokyerler sergisinden

 

 

Yokyerler adını nereden alıyor, No Man’s Land filmiyle bir bağ kuruyor mu?

 

Yokyerler gözün görebildiği her yerde, bütün çevremizde. Pencereden dışarı baktığınızda veya sosyal medyada da onu görebilirsiniz. İnsanı gerçeğe kör etmek için gözlere çekilmiş perde gibi... 

 

Sergi adını Marc Augé’un kitabından alıyor. Yazar, yokyerin 21. yüzyıl kavramı olduğunu ifade ederek “Yokyeri anlamamız için yeri tanımlamak, onun üzerine ve aracılığıyla düşünce üretmek için yalnızca fiziksel boyutunu analiz etmek yeterli değil. Zihinsel, sezgisel, algısal deneyime bağlı pratikleri de dahil eden bakış açıları geliştirmek önemli” diyor. 

 

Yer kavramı; yer etmek, yerini bulmak, yersiz yurtsuz kalmak gibi çok geniş bir anlama sahip. Heidegger’e göre insanlar dünya üzerinde yer bulma çabasını, inşa eylemiyle fiziksel hale getirir. İnşa etmek ile ikamet etmek yer üzerinde bütünleşir. İkamet etmek, insan varoluşunun ana koşullarından biri. İnşanın zıt anlamı ise yıkım. Yıkımlar ve inşalar devam ediyor. Öte yandan serginin adı İngilizce’ye No Man’s Land olarak çevrildi; dolayısıyla sergi çarpıcı olduğu kadar sarsıcı da olan aynı adlı filmden ödünç alıyor başlığını. Sahipsiz toprak, insansız bölge, tarafsız topraklar, belirsizlik, iki cephe arasındaki sahipsiz toprak... Anlamı yüksek bir isim ve film. Yokyerler’i tam da hissedebileceğimiz bir yer.

 

 Deniz Aktaş, Yokyerler sergisinden

 


İnşa ve yıkımı görselleştirirken düşündüğünüz, aklınızdan geçen kentler, yerleşimler ve onların bağlamları nelerdi?


İnsan, birebir yaşadığı ya da tanıklık ettiği zamana ayna olur. Bu zoraki bir vicdan yansıması. Yaşadığımız mekânlarla dokusundan tutun kültürel kodlarına varıncaya değin organik bir bağ kurarız. O bağın devam etmesi için o mekânı hatırlatacak ne varsa göstermeye çalışırız. Yerin ruhu ‘mekân’ ve ‘karakter’ kavramlarına bağlı olarak anlaşılabilir. Yerin ruhunun görünür hale gelebilmesi için üç önemli değerin olması gerekir: Tarih, kimlik ve anlam. Temelde tarihi, kültürü olan yerlerle tarihsiz, zamansız, kimliksiz bir biçimde var olan yokyerler arasında önemli bir ayrım var. Yokyer, yerin olumsuzu değil. Yokyerler’i görebilmemiz için yerin karaktersizleşmesi ve anlamını kaybetmesi gerekiyor. Mesela sırf bu yüzden Haussmann’ın 19. yüzyılda yeniden yarattığı, şehrin dinamiğini ve karakterini değiştirdiği Paris’i görmek lazım. 

 

Öte yandan David Harvey Mekânın Meselesi kitabında 21. yüzyılda kentlerin hızla değişeceğinden ve kimliksizleşeceğinden bahseder. Dört yıldır dünyayı saran bir kriz durumu mevcut. Ortadoğu’nun yıkılması ve inşası. Halen devam eden yıkımlar, sadece mekânların yıkımlarıyla sınırlı değil. Ekolojik tahribat, bireyin kimliğini kaybetmesi, göç ve mültecilik gibi sorunlarla da karşı karşıyayız. Dolayısıyla yaşadığımız mekânların değişiminin siyasetle de ilişkili olduğu çok açık. Siyaset her daim bir mekâna ihtiyaç duyar. Doğrudan o mekân üzerinden ilerlemese de, o mekân üzerinden hareket eder. Yanı başımızda kentsel dönüşüm, az ötemizde Ortadoğu’nun yeniden yıkılması varken ancak bir köşesinden tutabildiğim bir mevzu bu. 


Sergide beş çizim ve iki fotoğraf var. Biri dışında hepsi insan eliyle kurulmuş ‘yapılar’. Doğanın yaptığı ile insanın yaptığı arasındaki uçurumdan ve benzerliklerden bahsedecek olursak neler söylersiniz?

 

Aslında o çizime de insan eli değdi, yani benim elim… Yine de doğa ile doğal bir ilişki var. Doğal olandan hareket etse de insanın müdahale ettiği her şeyde yapaylık var. Her şeyi merkezimize alıyoruz, doğal olanı yapaylaştırıp doğal gibi gösteriyoruz. Resimlerde ve fotoğlaflarda da aynı durumu görebiliyoruz. 

 

 Deniz Aktaş, Yokyerler sergisinden

 

 

Antik yerleşim merkezlerinden bugün kapitalizmin ya da savaş, göç, kentsel dönüşüm gibi türlü musibetin şekillendirdiği kentlere insanın bir yere aidiyeti ne kadar mümkün olabilir? Çok daha hızlı biçimde dönüşen bugünün yaşam alanları insan üzerinde nasıl etki bırakıyor sizce? 

 

Tarihin derinliklerinden çıkan katman katman antik yerleşim merkezlerinden biri, hatta şimdilik en eskisi olan Göbeklitepe’nin hangi kültüre ait olduğunu bilmiyoruz. Bu onu yokyer yapmaz. Mimarisinin, dönemine göre bir anlamı olduğunu bilsek de bugün için orayla ilgili yapılan çevre düzenlemelerinin oranın mimari karakterine uygun olmadığını görüyoruz. Tarihi Sur kentinin mimarlar değil de mühendisler tarafından yeniden inşa edilmesi gibi… Bu durum yokyerlere bir tartışma alanı açabilir. 

 

Modern öncesi dönemdeki yaşam biçimi ile 21. yüzyıl arasında fark olduğunu apaçık bir şekilde görüyoruz. Modern öncesi dönemlerde de savaşlar, göçler, kentlerin dönüşümü, dinsel farklar vardı. Modernleşme ile birlikte yer ve özne ilişkisindeki ayrışma, yersizlik duygusunu, geleneksel dünyada bireyin bulunduğu yer ve oradaki insanlarla kopuşu, süreklilik, aşinalık ve güven hislerini azalttı. Bu yersizleşme, herhangi bir yerde-hiçbir yerde bulunma hissinin yokyeri en iyi anlatan kavram olduğunu düşünüyorum. Ancak sürekli yenilenen teknolojinin kullanıldığı, çevresine bir bakış getirmeyen, tarafsız, nötr, tanımsız hatta hızlıca yapılan yapıların sayısı artıyor. Hemen hemen birbirinin tekrarı olan yapılar… Büyükşehirlerdeki bina formlarının neredeyse tamamı tek elden çıkmış gibi duruyor. Türkiye’nin her yerinde TOKİ gibi, benzer kopya yapıları görüyoruz. Bu yapılarda tek renkli, sade, temel geometrik formlar kullanıldığı görülüyor. Tam da yokyer tanımına uyuyor. Karaktersiz ve anlamsız.

 

 Deniz Aktaş, Yokyerler sergisinden

 


İnşa ve yıkım, yapı ve yıkıntı, tarih ve zamansızlık, tamamlanmışlık ve eksiklik, var ve kayıp olan, doğa ve medeniyet, gerçeklik ve düşsellik… Çalışmalarınızın bu gibi zıtlıklardan beslendiğini söyleyebilir miyiz?

 

Evet, hayatı anlamak için bile kıyaslama yapmak zorunda kalıyoruz. Siyah beyazda, beyaz da siyahta kendini gösteriyor. 

 

Çizimlerinizde siyah ve beyazı tercih etmenizin sebebi de aynı öyleyse… 

 

Renkler duyguları özetliyor. Burada rengi kullanmayışımın sebebi biraz da zaman kavramıyla alakalı. Göstermek istediğim düne, geçmişe ait bir belge hissini kazandırmak. Bu da bana yaşadığım hayatın pek de renkli olmadığını, gitmediğini, gidemediğini hatırlatıyor. 

 

İlk başta fotografik imgeleri hatırlatan ama ince bir işçilikle tahribatı, yıkımı çizerek görselleştirdiğiniz görüntülerle bir ‘yapıcı’ gibi çalıştığınızı söyleyebilir miyiz?

 

Evet, bir yapıcı gibi çalıştığımı söyleyebilirim fakat nasıl bir yapıcı olduğumu bilmiyorum. Burada yapmak istediğim olumsuz bir durumu olumlu bir duruma çevirmek değil. Sadece nötr bir görüntü...

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon