Türkiye’de sanat eleştirisi IV

09.05.2019

Murat Alat, her hafta farklı altyapılardan gelen sanat yazarları ile bir araya gelerek güncel sanatın en hararetli tartışma noktalarından olan sanat eleştirisi ve yazını üzerine konuşuyor. Serinin bu haftaki konuğu Ahmet Ergenç

 

2330 kelime

 Ahmet Ergenç, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

En temel soruyla başlayalım. Sana göre eleştiri nedir? 

 

Zor bir soru. Aslında, eleştiri ne değildir diye düşününce ne olduğuna doğru adım adım gidebiliriz. Bu yüzden tersten söyleyelim: Eleştiri, var olan bir metnin ya da eserin söylediği şeyi başka ifadelerle yeniden söylemek değildir. Yani paraphrase etme işi değil, hermenötik bir çabadır. Bir yorum çabasıdır. Eğer eleştirmenin metni zaten sanatçının kendi oluşturduğu metni tekrar ve başka bir şekilde, söylüyorsa; buna kitap veya sergi tanıtım yazısı deniyor. Bu eleştiri değildir. 

 

Peki eleştiriye niye ihtiyaç var? İş tek başına kendini anlatamıyor mu? Yetersiz mi kalıyor? Bir eleştirmen olmadan iş eksik mi kalıyor sence? 

 

Öncelikle sanatçı açısından eksik kalıyor. Yani sanatçı bir şey yapıyor ve onu boşluğa fırlatıyor. Oradan ne ses geleceğini bilmiyor. 

 

Neden ortalama bir seyirciden ses çıkmıyor da eleştirmenden ses çıkıyor?

 

Çünkü eleştirmenin, sanatçının bu hamlesini iyi karşılayacak donanıma sahip olduğu varsayılıyor.

 

O zaman sadece eleştirmen için mi yapılıyor sanat? 

 

Hayır. Eleştirmen bunu ifade edebiliyor. Üzerine gelen sanat hamlesini karşılayıp sanat ya da edebiyat tarihinde -ya da güncel bir ağ içinde- bir yere oturtup anlamlandırabiliyor. Teoriyi de onun altına yerleştirip bunun nasıl bir kültürel ürün olduğunu gösterebiliyor. 

 

Peki eserin değerini direkt etkilediği bir nokta var mı? Bunlar olmasa eser bir yere oturmuyor mu? 

 

Değer tartışması bence çok belirsiz bir tartışma.

 

Günümüzde bir sergi yapıyorsan beraberinde bir eleştirmen veya akademisyen çağırıyor ve katalog metni yazdırıyorsun. Bu bir katma değer. İş bitiyor, sergiliyorsun, entelektüelleri çağırıyorsun işin üzerine röportaj yaptırıyorsun ya da yazı yazdırıyorsun. Bu da bir değer. Günümüz piyasası işi değerlendirmek için eleştiriye, eleştirel metne ihtiyaç duyuyor. Bu belki de güncel sanatın bir aksaması. Fakat eleştirinin görevi bu mu? Bir aracılık kurmak mı sence?

 

Değil. Herhalde yazarlar, sanatçılar ve sinemacılar zaten kafalarında bir ağ ile yapıyorlar işi, göndermeler ağıyla. Bir metin var kafalarında. Eğer o metni başka biri çıkıp doğru okumazsa o metnin kendiliğinden ortaya çıkma şansı yok. 

 

Dedin ya; “Sanatçı kafasında bir metinle geliyor.” Bu metin eseri bağlayan yegane metin mi ki eleştirmen onu keşfetmek zorunda olsun? 

 

O metni görmesi lazım önce. Asla ve asla sanatçının kendi içinde bir bütünlüğe sahip olan farklı bir varlık olduğunu düşünmüyoruz. Metni gördükten sonra asıl iş başlıyor zaten. Metnin kendi içindeki çelişkili noktaları, kendi içinde döküldüğü noktaları eleştirmen bulup sanatçıya gösteriyor.

 

Dediklerini toparlarsak benzer bir noktada duracağız herhalde. Muhabbet imkanı. Sanatçı bir konu açıyor eleştirmen konuyu oradan alıp muhabbeti devam ettiriyor. 

 

Ya da masayı deviriyor...

 

Ama muhabbeti devam ettiriyor. Eser muhatap olarak kendine eleştirmeni buluyor.

 

Biri bir çağdaş sanat eseri yaptı ve eser aracılığıyla geçmişteki bir sanatçıya gönderme yapıyor diyelim. Örneğin işte biraz Yüksel Arslan’dan parçalar var diyelim. Bunun görülmesini istiyor çünkü orada bir konuşma kanalı daha var; Yüksel Arslan’a doğru uzanan. Eğer işe bakan kişi Yüksel Arslan’dan habersiz ise o metni ıskalıyor. Eleştirmen olarak anılan kişinin Yüksel Arslan’ı bilmesi gerekiyor. Bu ilk konuşma anındaki metni görme olayı... Sonra o kişi diyelim bu metni gördü ve diyor ki; “Yüksel Arslan’a böyle bir gönderme yaptın fakat bu gönderme ideolojik olarak yaptığın işle uyuşmuyor...” 

 

Anlıyorum ne demek istediğini. Sadece, eserle izleyici arasındaki ilişkiyi dışladık bunu konuşurken. 

 

Aslında eleştirmen de bir izleyicidir, belki daha angaje bir izleyici. 

 

Muhabbet konusunu açmamın bir sebebi vardı. Muhatap olmak gerekiyor. Sanata muhatap, denk olabilmek... Eleştiri metninin, eserin karşısına çıkarken belirli bir yetkinlikte çıkması gerekiyor. 

 

Evet. Genellikle tersi olur gerçi; eleştirmen daha yetkin olur. 

 

Yok. Metin olarak yetkin çıkması gerekiyor demek istedim, bilgi açısından değil. Eleştiri aslında edebiyatın bir alt türü ve metnin her zaman kendini iyi anlatan, iyi örülmüş bir yapısının olması gerekiyor çünkü karşısına çıktığın şey bir sanat eseri ve bu işin karşısına çıkarken kravatını düzeltip çıkmalısın. Eleştiri ve sanat ilişkisini soracağım sana. Edebiyat eleştirisini değil ama eleştirel metnin edebi rolünü... Eleştiri, düz bir yazı yazma yöntemi değil. Aklıma bunlar geldi, şunu düşündüm, böyle yaptım olarak değil ama bir edebi tür olarak... İncelikle işlenmesi gerekmiyor mu? Bu yüzden zaten günümüzde sanat eleştirmeni yok derken işleri eleştiren yok anlamında değil, bunu bir edebiyat türü olarak yapan yok anlamında söylüyoruz. 

 

Ya da az var diyelim. 

 

Az diyelim, tamam. Senin edebiyatla olan ilişkini bildiğim için soruyorum. Senin için bu ilişki nerede duruyor?

 

Ben bundan başka türlüsünü yapamam. Metin kendi içinde bir sese ve estetik hisse sahip olmalı. Metin başlı başına edebi bir haz doğurmalı. Bunun için ben özellikle oturup uğraşıyor değilim. Bunu yapmayan metinler sadece bir bilgilendirme, gösterme amacı taşıyorsa benim için yeterli olmuyor çünkü bahsettiğim kitaptan ya da sanat işinden bana geçen duygu, efekt neyse onun dilsel karşılığını bulmam gerekiyor. Dolayısıyla bu yazının sesine, ritmine ve estetiğine de yansıyor. Yansımadığı zaman çok estetik ve yoğun bir hamleye, çok cılız ve estetik dışı bir hamleyle karşılık vermiş oluyorum. Mesela Cortazar üzerine yazacak kişinin çok iyi bir dile sahip olması gerekiyor çünkü Cortazar korkunç bir yazardır. Tabii iyi anlamda. Oğuz Atay üzerine yazacak birinin de öyle... Oğuz Atay üzerine sıkıcı ciddiyette bir metin yazdığınız zaman Oğuz Atay hissini kaybedersiniz. Aynı şey sanat eleştirisi için de geçerli. Ben bir metni o işten bağımsız okuduğum zaman gerçekten bana haz veriyorsa seviyorum. Benim en sevdiğim eleştirmenler hakikaten de böyle yazan kişiler. Mesela Deleuze’ün, Benjamin’in, Sontag’ın ya da Adorno’nun yazdıklarına bakınca hep bir “edebi” lezzet de bulunur.   

 

Türkiye’den örnek verebilir misin? 

 

Türkiye’den aklıma Ulus Baker, Orhan Koçak ve Nurdan Gürbilek geliyor. Bir de son zamanlarda yazanlardan Zafer Aracagök, Wenda Koyuncu, Ali Şimşek, Evrim Altuğ ve İlker Cihan Biner iyidir bu konuda. 

 

Bir kısmımız teoriyle zehirlenmiş insanlarız. Bu hem iyi hem de kötü bir şey. Sen de metinlerinin içerisinde çok düşünür ismi kullanıyorsun. Okuyucuyla iletişimde zorluk olmuyor mu bu?

 

Orası beni ilgilendirmiyor. 

 

Bu çizgiyi nerede çekiyorsun?

 

Hiç çekmiyorum. Okur sınırlandırması yok kafamda.

 

Mesela ben kavramı açıklamaya çalışıyorum ama sen bildiğini varsayıyorsun.

 

Tamamen öyle. Bildiğini varsayıyorum ve bilmeyen kişinin de o boşluğu kendisinin tamamlaması gerektiğini düşünüyorum. 

 

Kavramı edebi olarak da açıklayabilirsin; imgelerle. İlla referans vermene gerek yok. 

 

Bazen bunu da yapıyorum. Tabii eğer metnin içindeki gidişat izin veriyorsa... 

 

Benim senin yazılarına karşı olan en büyük eleştirim de bu zaten. İsimleri, kavramları ortaya atıyorsun ve peşini kovalamıyorsun. Bunu kasten yaptığını söyledin.

 

Evet. Ben insanların boşlukları doldurabileceğini varsayıyorum. Ders sunumu gibi yazmıyorum. Üniversite ve atölyelerde ders verdim. O zaman anlatıyordum uzun uzun fakat orada başka bir çaba vardı. Amaç o sürede, o teoriyi anlatmaktı. Ben metinleri tamamen teorik bir çerçevede yazmıyorum. 

 

Peki, konuyu birazcık değiştireceğim. Neden güncel sanatta metne bu kadar ihtiyaç duyuluyor sence? Bu konu üzerinde konuştuk ama cevabını vermedik. 

 

Herhalde bunun nedeni güncel sanatın daha çok fikir üzerine kurulu olması. Göndermelerle oluşturulan, kavramsal sanat gibi şeylere çok meyyal olduğumuz için olabilir.

 

Bir yetersizlik olabilir mi peki?

 

Nasıl yani?

 

Yani sanat eseri duygulanım üretmek üzerinedir. Bu duygulanım üretme yetersizliğini kavramlarla, düşüncelerle eleştirmenin entelektüel bagajıyla doldurmaya çalışıyorlar gibi geliyor. 

 

Hayır, işin çıkış noktası o. Yani zaten bagajı kendi sırtına koyuyor kavramsal işler üretirken.

 

Ama her zaman da değil. Katalog metinleri, sergi ve sergi sonrası konuşmalar var.

 

Bu bir endüstri.

 

Kavramsal işlerin etrafları, sergi üzerine yapılan konuşmalar, yazılar ve röportajlardan oluşan söylemsel bir bulutla kaplıyor. Pek çok sergide gördüğümüz bir şey bu.

 

Aslında sadece sanatçının kontrolünde olan bir şey değil bu bence. Bir sergi açıldığı zaman kültürel bir etkinlikle açılıyor artık. Film gösterimi, davetli, konuşmacı gibi. Bu biraz sergiyi düzenleyen kurumun da etkisi. Sergiyi düzenleyen kurum eğer kültürel bir hareketlilik peşindeyse oluyor tüm bunlar.

 

İzleyici bir şekilde tembelliğe itiliyor. O kadar da zor değil bu işlerin pek çoğuyla iletişim kurmak. Pek çok sergi sunuyor aslında kendini sana. Senin tek avantajın, sen okumaya aşinasın. Ama izleyici bu tembelliğe itiliyor. Duvardaki işi göreceği yerde hemen yanındaki metinden bu ne demiş öğrenmek istiyor. Halbuki iş karşısında. Her şey çok net aslında.

 

Hayır, hiçbir zaman net olmuyor. O işin gönderme ve bağlantılarının yakalanması gerekiyor. 

 

Bana sergi turlarımdan birinde şöyle bir şey demişlerdi, “Bunları yorumlamak için sizin kadar bilmemiz gerekiyor mu?” Gerekiyor mu gerçekten? Güncel sanat, izleyicisi için bu kadar ciddi bir bilgi bagajı istiyor mu?

 

Yani bence her zaman istiyor. Baktığın zaman seni büyüleyen bir resim var diyelim. O resme dair büyülenme hissinin kendisi de öğrenilmiş olabilir. Resimdeki renklerden eyvah suratıma bir şey çarptı ve ben yıkıldım kaldım diyebilirsin. O da bir kültürel efekt. Bir strateji gibi. O yüzden zaten resmin geri dönüşü gibi şeyler var. Bu boyutla alakalı olabilir. Tekniği veya oradaki boyanın bir özelliğini hissetmek de bir etkilenme biçimi aslında. Şimdi yapılan şeylerden etkilenebiliriz ama çoğu etkilenme biçiminde de kültürel bir aracılık durumu var. Şimdi mesela niye bundan etkileniyoruz? Çünkü küçük şeyler çağında büyük bir hareket yapıyor, o yüzden etkileniyoruz. Bu arkadaşlar önümüzdeki on yıl boyunca çağdaş sanatı ele geçirseler o zaman bu sefer gelip önüne bir bardak su koyandan çok etkileneceğiz. Çok kaygan bir zemin bu ama kavramsal işlerden bıktığımız kesin. 

 

2000 başlarındaki politize olmuş, iktidardan hesap çıkarmaya çalışan, daha direkt, daha anti-sanat bir akımı vardı. 2000’lerin sonunda bu akım yoruldu. Şu an etrafta daha değişik işler görüyoruz ama tek bir çatı altında toplayamıyoruz. En azından ben toplayamıyorum. Sen etrafa baktığın zaman Türkiye’de iş nereye kayıyor? Böyle bir harita görebiliyor musun? 

 

Öyle bir şey canlanmıyor gözümde. Bir rota tahmin edemiyorum. Bu arada ben sanat yazısı yazıyorum ama mesela olup biten her şeyi takip etmiyorum.  Görmediğim ya da kaçırdığım sergiler oluyor. Bazen unutuyorum, gitmiyorum. Dolayısıyla bu soruya cevap verecek kişi ben olmayabilirim. Havayı kokluyorum, hissediyorum ama belki benim kaçırdığım, gitmediğim bir sergi bambaşka bir şey yapmıştır ve orayı bilmiyorumdur. Ama bu kötü, desteksiz kavramsal sanat kendi kendinin karikatürü haline geldi ve insanlar bunun farkındalar. Hissim budur. Bir de Ahmet Sarı üzerine yazdığım bir yazıda, düşüncel sanat diyebileceğimiz bir şeye daha yakın olduğunu söylemiştim: Bir kavram üzerinden düşünce tarihiyle, edebiyat tarihiyle yüzleşmek. Bir kavram alma jesti değil bayağı düşünce blokları oluşturarak çalışmak. Mesela Yüksel Aslan’ın yaptığı gibi. Yüksel Aslan Nietzsche’yi karşısına alır, oturur bütün kitaplarını okur ve sonra Nietzsche portresi yapar. Sonra Marx’ın Kapital’ini resmetmeye başlar. Orada modernist bir ciddiyet var. Ama kavramsal sanatta her zaman bu ciddiyet ve derinliği bulamayabiliyorsun, bir jeste dönüşebiliyor. 

 

Sanat eleştirmenlerine bakınca sanat tarihi kökenli çok az insan var. Güncel sanat okuması sanat tarihi geleneğine ihtiyaç duyan bir şey değil. Bence bu kültürel incelemeler diye geçen 70 sonrası düşünsel akımın çok kültürcülük, gender studies, post-kolonyal çalışmaların kasası güncel sanat tarafından yağmalandı gibi... Buradan kavramlar kullanıldı, alındı, hırpalandı. Şimdi belki bunun yorgunluğu gelmiş olabilir. 

 

Emin değilim. Aslında o kadar da olumsuz konuşmayacağım ben. Çok daha entelektüel sanatçılara ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum, hani “korkunç entelektüel” dedikleri türden.

 

Entelektüele her konuda ihtiyacımız var. 

 

Masada oturduğumuz zaman saatlerce susmayacak insanlar olması lazım. Şimdiki sanatçılarda bazen yüz yüze konuştuğumda da gördüğüm şey şu: bir kavram görüyorlar ve aşırı heyecanlanıyorlar. Heyecan hoş bir şey ama bunun için belki de eve gidip 1000 sayfa okuman lazım ya da önceden okumuş olman lazımdı. Bu kültürel mesaiyi çok harcamıyorlar gibi geliyor bana. Bir de “radikal” teorinin unutulmaması lazım. Zamanın ruhunun da “entelektüeller” tarafından ihlal edilmesi lazım. Günümüzde “radikal” teori ya da ütopik tasarıların tükendiğine dair bir ideolojik bir söylem hakim. Bu söylemde delikler açmak, hatta bu söylemin altını oymak lazım. Bu aralar düşündüğüm şeylerden biri de bu: Radikal geri dönüşler yapmak lazım. Anakronizmi de göze alarak. 

 

Çok okur musun?

 

Ben çok okudum ve okuyorum da. Ama okumadığım dönemler de oluyor. İşim okumak değil. 

 

Yayınlar, editörler ve kurumların yazıya yaklaşımı nasıl sence?

 

Çok parlak değil.

 

İhtiyaçları var gibi geliyor ama ihtiyaçlarını temin ettiğin zaman da sana dilenci gibi davranıyorlar. 

 

Ha o anlamda. Dergilerden mi bahsediyoruz?

 

Sadece dergiler değil kurumlar da öyle. Garip bir şey, etrafta bir yandan yazar enflasyonu var ama bir taraftan yazar yok. 

 

Bu yazar yok meselesini ben şöyle açıklıyorum. Ben çok uzun yıllardır edebiyat üzerine yazıyorum. İlk yazdığım sanat eleştirisi yazısından hemen sonra çok büyük bir ilgi patlaması oldu benim yazdıklarıma. Bunun nedeni akademik, teorik bilgi birikim bir yana, o dilin kendisinin güçlü olması. Editörlerin, dergicilerin, yayınevlerinin bunu aradıklarını ve istediklerini biliyorum. 

 

Ama karşılığını vermeme konusunda baya bir ısrarcılar.

 

Birkaç tane yayın organı var veren.

 

Birkaç tane evet. Peki senin yazılarının “cesur” olduğunu söyleyebilir miyiz? Öyle diyenler var.   

 

Aslında en nefret ettiğim şey cesur bir eleştiri tanımı. Böyle saçma bir tanım olamaz. Bu totolojik bir şey. Islak yağmur, soğuk kar demek gibi bir şey. Ölçüt cesaret olamaz. İnsanlar korku mekanizmasını peşinen kabul ediyorlar demek bu. Kriter bu değil. Eleştiri zaten böyle bir şeydir: “Cesur” lafını bir sıfat veya övgü olarak kullanamazsın. 

 

İkimiz de sanat dünyasının içinden insanlarız. Gittiğimiz sergilerdeki sanatçıları çoğu zaman tanıyoruz. Önceki işlerini biliyoruz, kişisel bir şeylerimiz oluyor ya da sanatçının temel aldığı kavram senin çok sevdiğin bir kavram olabiliyor. O kavramı orada görüyorsun ve birden için kaynıyor. Böyle bir sürü önyargı geliyor. Bunları askıya almak gerektiğini hiç hissettin mi? Sevdiğin bir kavramı harcadıkları zaman öfkelendiğin veya sevdiğin bir arkadaşın kötü bir iş yaptığı zaman üzüldüğün, böyle bir insan oluşunu askıya almak zorunda kaldın mı hiç?

 

İdeal bir dünyada eleştirinin kesinlikle şahsa saldırı ya da şahsi duygularla yapılmış bir eleştiri olmaması gerekiyor. Ama bundan tamamen azade olabileceğini de sanmıyorum. Bu zaman zaman tartışılan bir şey. Bence dünyadaki bütün temas ve his türleri yazıyı bir şekilde şekillendiriyor. Düşünme şeklini etkiliyor. Mesela doktora tezi yazıyorsan tamamen gayri şahsi bir şey yazmak zorundasın ama eleştiri metni yazıyorsan bir şekilde o şahsi meseleler işin içine giriyordur. Yani bu konudan çok bağımsız olunabileceğini düşünmüyorum. 

 

Peki son olarak; Türkiye’de son yıllarda seni en çok etkileyen sanat olayı ne?

 

Erdoğan Zümrütoğlu’nun Pilevneli’de açtığı Kutsal Pazarlık bayağı iyiydi. Metaforik ve “reel” anlamda büyük, grandeur sahibi bir sergiydi. Ahmet Doğu İpek’in Günler sergisi ve bir de Yusuf Sevinçli’nin son fotoğraf sergisi iyiydi. Bu iki sergide de çok yoğunlaşmış ve özel bir estetik duygu vardı. Son zamanlarda da Sıla Yalazan’ın Tarlabaşı’ndaki avangard sergisini ve Memed Erdener’le Cihat Duman’ın Studio X’te sona eren Birbirimizi Hak Edecek Kadar Kötüyüz adlı sergilerini etkileyici ve önemli buldum. Bunun dışında da çeşitli kolektif ve insiyatiflerde bir artış var. İstanbul dışında da çok görülüyor bu oluşumlar. Bu kolektif duygunun canlanması iyiye işaret. Bu arada, biz de birkaç kişi bir yazı-düşünce kolektifi kuruyoruz. Plan program henüz netleşmedi ama temel fikir farklı disiplinlerde yazı yazan insanları bir araya getirip, yeni bir eleştirel blok yaratmak ve “radikal” teoriyi yeniden tedavüle sokmak. Adını da söyleyeyim, KritikKolektif. Yakında haberlerini de alırsınız... 

 

  

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon