Tanımsızlaşmaya giden yol

10.07.2018

Sohbetler dizisinin ilk sergisi olarak SALT Galata’da 15 Temmuz’a dek görülebilecek olan Tanımsız Hizmetler Bürosu (T.H.B.), sanat üretimlerinin başka çevrelerde nasıl uygulamaya geçirildiğini ve çeşitli disiplinlerle etkileşirken ne gibi nitelik ve roller edindiğini araştırıyor

 

2017 tarihli John Ziqiang Wu: Learning Art and Art Learning Society (Sanat Öğrenimi ve Sanat Öğrenen Toplum) sanatçı kitabından, Don’t Get It

 

İnsanlığın bir şeyleri tanımlama itkisinin en eski araçları imge ve dil. Tanımsız sözcüğü ise bu sonsuz çabaya giriştiğimizden bu yana varlığını koruyor. Yani hâlâ bir şeyleri tanımlayamadığımızı düşünüyoruz. Belki imgeler konusunda bunu daha az dert ediniyoruz çünkü onlar kendilerinden menkul, kendi kendilerini tanımlayan özneler. İnsanlık süreci boyunca mağara resimleri sözcükler yerine geçiyor, mitolojik hikayeler kelimelerde olduğu kadar çömleklerde ya da mimari yapılarda da canlanıyordu. Kilise freskoları kutsal kitaptan hikayeleri etkileyici şekillerde görselleştiriyordu. Tanımlamak, anlamak ve aktarmanın bir yoluydu. Peki bugün, zamanlar ve kültürler aşarak kimbilir nasıl bir evrimsel süreç izleyerek çağdaş Türkçe’ye katılan tanım kelimesi bize neler çağrıştırıyor? 

 

Tanım

isim 

Bir kavramın niteliklerini eksiksiz olarak belirtme veya açıklama, tarif

 

Sözlükler, tanımın mabedleri. Tanımlamak için girişilen sayfalarca (artık web sayfalarınca) uğraş. Sözlüklerin doğaları gereği yetersizliklerini kabul etsek de zamanın ruhunu kaydetme fonksiyonlarını es geçemeyiz. Tanımlamak eylemi kuşkusuz sözlük anlamının ötesinde, kullanıldığı çağın içinde anlam buluyor. Bugün monopol kapitalizmi olarak tanımlanan bir sistemin içerisinde yaşıyor ve onun göstergeleriyle dilimizi kuruyoruz. Sistemin yaşama ve insana dair her değerin maddeye çevirilmesini öngördüğünü düşünürsek bugün tanımlamak eylemini değer biçme süreçleri içinde değerlendirebiliriz.

 

Sıklıkla sanat piyasasını da kapsayacak şekilde düşündüğümüz sanatta tanımlamak kimi zaman sorunlu bir konu olabiliyor. Bunun bazı sanat yapıtlarının doğası gereği soyut, tam kelimelere dökülemeyen tarafı ile piyasanın kategorilere sokma, anlama, açıklama beklentileri arasında yaşanan irili ufaklı çatışmalar şeklinde vücut bulduğu söylenebilir. SALT Galata’da 12 Nisan’da açılan Tanımsız Hizmetler Bürosu (T.H.B.) adlı sergi sanatın tanımlanamazlığı ile uzlaşmak istercesine bu fikri, birkaç ilgili kavramla beraber ele alıyor. Sergi alanının orta bölümünde yer alan Danna Wajda’nın giysi askısı ve üzerlerindeki detaylarla ‘basın bülteni, yeni iş, estetik, Frieze (sanat fuarı)’ gibi sanat piyasasının sanatçıyı ve sanat yapıtını tanımlamaya yönelik taleplerini belirten kıyafetleri de bu çatışmayı en baştan ortaya koyuyor.

 

 Danna Vajda, untitledstatementcollection, 2018, Fotoğraf: Mustafa Hazneci

 

SALT’ın Sohbetler adlı, kültür alanından kişileri kuruma davet ederek aktif bir fikir alışveriş ortamı kurmayı amaçlayan serisinin ilk sergisi olan ve New York’taki Sculpture Center’ın küratörü Sohrab Mohebbi tarafından programlanan Tanımsız Hizmetler Bürosu’ndaki eserlerin ortak özellikleri bir ilişkiler ağı içinde bulunmaları ve günlük hayat estetiğine olan yakınlıkları. Yani eserler yaygın bir küratöryel anlayışla, spesifik bir tema etrafında toplanmıyor, ancak satır aralarına girdiğimizde yapıtları birbirine bağlayan izleğin, her bir yapıtın bugünün estetik anlayışına getirdikleri yorumlar olduğu farkediliyor. Bu anlamda ben de okumamı estetik kavramı üzerinden örmek; kavramın tarihsel süreçte yaşadığı dönüşümlere bakarak günümüzdeki farklı yaklaşımlarına bakmak istiyorum.

 

Estetik

isim 

Sanatsal yaratının genel yasalarıyla sanatta ve hayatta güzelliğin kuramsal bilimi, güzel duyu, bedii, bediiyat

 

Estetik kavramı ve neyin estetik olup olmadığı sorusu, antik dönemden bugüne sayısız kez tanımlanmaya çalışılmışsa da kesin olan tek şey anlamının hep dönüşmekte olduğu gibi görünüyor. Bu dönüşümleri takip etmek belki bugünün estetik anlayışının geldiği noktayı anlamak için faydalı olabilir. Modern öncesi ve modern dönemde “sanat için sanat” ve “toplum için sanat” olmak üzere iki estetik anlayışı öne çıkıyor. Sanat için sanat yaklaşımı çok genel anlamıyla sanatı bir yücelik olarak konumlandırıyor, bu şekilde de anlayan ve anlamayan olarak ikili, hiyerarşik bir izleyici yapısı yaratıyor. Diğer taraftan toplum için sanat anlayışı sanatı yüce statüsünden ve dolayısıyla hitap ettiği seçkin kitleden uzaklaştırıp daha geniş kitlelere ulaşabilmesini öngörüyor. Bu yapısıyla sanatı kategorilere ayırmayı, bir anlamda tanımlayı reddediyor. Sınır yıkıcı anlayışı ile sanat için sanat yaklaşımına sahip kişilerce sanatın asla konusu olamayacak basit, sıradan, gündelik meseleleri sanatın kapsamına dahil ediyor. Daha açık bir şekilde söylersek, toplum için sanat anlayışıyla yaratılan yapıt, formun madde, devletin kitle, zihnin duyu, kültürün doğa üzerindeki tahakkümünü askıya almayı öneriyor. (1)

 

Felsefe profesörü Yuriko Saito’nun 2007 yılında kitaplaştırdığı ‘günlük hayat estetiği’ kavramı ilk bakışta bizim estetik anlayışımıza uymayan şeylerdeki estetiği bulmaya yönelik bir çağrı içeriyor. Günlük hayattan objeleri, durumları ve ortamları sanat yapıtının konusu haline getirmekten ve bu şekilde günlük hayatımızda üzeri örtülü bir şekilde duran estetik hazzı araştırmaktan bahsediyor. Bu yanıyla da toplum için sanat anlayışına benzer bir sınır tanımamazlık içeriyor. 

 

Chris Evans’ın Tanımsız Hizmetler Bürosu (T.H.B.) sergisinde sunulan cıngılı için, Fotoğraf: Mustafa Hazneci, Çanakkale, 2018

 

Bu noktada T.H.B. sergisindeki sanat yapıtlarının ‘bir ilişkiler ağı’ ile olan bağlantısına geri dönersek; bizi bugünün estetik yaklaşımlarını anlamaya biraz daha yaklaştırabilecek olan küratör Nicolas Bourriaud’un İlişkisel Estetik ve sosyolog ve filozof Bruno Latour’un Aktör-Ağ Teorisi kuramlarına bakış atabiliriz. Latour’un 1970’lerde bir grup arkadaşıyla geliştirdiği Aktör-Ağ Teorisi ise, en basit anlatımıyla, bilim ve teknoloji alanlarında bilginin nasıl üretildiğine dair bir kavrayış geliştirmeyi amaçlıyor. Akademisyen Ayşe H. Köksal’ın ilgili bir makalesinde çıkarsadığı gibi Latour’un uğraşı, bilginin hangi mekanizmalarla ‘gerçek’e dönüştüğünü arama ve böylelikle bilgi üzerinden kurulabilecek her türlü seçkinciliği, tahakkümü tartışmaya dayanıyor. (2) Bu hiyerarşik yapılanmalara karşı olan tavrın sanat üretimine yansımasını ise şu şekilde açıklıyor Köksal: Heterojen aktörlerin birbiriyle ilişkide olduğu ağa dahil olan sanatçı, bu ağdan üretimine uygun ne varsa onu çekip çıkarır; bir araya getirir ve sanat olarak var eder. O yüzden, post-çağdaş sanat bir Aktör-Ağ estetiğidir. (3) Diğer yandan Bourriaud’un 1998’de ortaya attığı kuram ise sanatı bir arada olma ve karşılıklı eylem fikirleri üzerinden düşünmeyi öneriyor. Bu perspektifte sanat üretiminin insanlar arası sosyal ortamlar, ilişkiler ve bu ilişkilerden doğan etkileşimlerden köklenip geliştiği şeklinde yorumlanabilir. (4) Bu anlamda estetiğe getirilen bu iki yakın dönemli yorumu, ilişkilere yaptıkları vurgu neticesinde aynı ufuk üzerindeki farklı noktalar olarak değerlendirmek mümkün. Ancak Aktör-Ağ Teorisi’nin yalnızca sanat değil farklı disiplinleri de içine alan bütünsel bir tavrı olması ve bahsedilen ilişkilerin öznelerine yaptığı vurgu ile ilişkisel estetikten ayrıldığını söyleyebiliriz.

 

Modern öncesi dönemden 2000’lere dek estetiğe yöneltilmiş bu farklı perspektifler, bu yazıda bahsettiğim en yakın tarihli kavramı, gündelik hayat estetiğini önceliyor denebilir. Bu perspektiflerden yola çıkarak sanatçının yapıtını, farklı aktörler ve ilişkiler aracılığıyla ulaştığı olanaklardan yararlanarak üretmesi, sanatın hangi konuları ve malzemeleri kullanıp kullanamayacağına dair sınırların da esnediği anlamına geliyor. Internet, dijitalleşme, disiplinler arası geçişkenliğe yönelik artan destekler gibi itici güçlerle gittikçe genişleyen bu olanaklar bizi, aynı Saito’nun bahsettiği gibi, ilk bakışta estetik bulmayabileceğimiz şeylerdeki estetiği araştırmaya daha sıcak bakmamızı sağlıyor olabilir. 

 

 Chris Evans, Ev Ekonomisi (İstanbul II), 2018

 

Bu anlamda Chris Evans’ın SALT çalışanlarının mutfaklarına girip evdeki baharatlarla ocaklar üzerinde yarattığı kompozisyonlar bu araştırmaya çok yerinde bir örnek. Bu fotoğraflar kanıksanmış olandaki potansiyeller üzerine birer deney olarak incelenebilir. Fakat aynı zamanda bunları kurum çalışanlarının özel alanlarına girerek onlarla kurduğu ilişki ve bu şekilde yer aldığı ‘ilişki ağı’ bakımından değerlendirirsek yine korunaklı bir ilişkiler ağı ile karşılaşırız; sanat kurumu, sanat kurumu çalışanları ve sanatçı. O halde belki burada sorulabilecek bir soru, toplum için sanat anlayışının öngördüğü demokratik açılımla yöndeş olarak, bu ilişkiler ağının izleyiciler ve hatta potansiyel izleyicilerin de ötesine geçecek şekilde nasıl genişletileceği olabilir.

 

Gündelik hayattaki estetiği araştıran bir diğer yapıt ise Los Angeles’ta yaşayan Fionna Connor’un İstanbul’da Galata civarındaki hanları gezerek gerçekleştirdiği Renk Dizini çalışmaları. Connor’ın birçoğu tarihi olan bu hanlarda, zaman ve kültür katmanları arasına girip baskın renklerin bir kataloğunu oluşturması gündelik akışın içindeki estetik elementleri bulmaya yönelik bir arkeolojik kazı olarak okunabilir. Benzer şekilde ŠKART sanatçı kolektifinin ev kadınlarıyla gerçekleştirdiği Pratik Olmayan Kadınlar-Mutfak Bilgelikleri adlı seride ifade, onların günlük hayatlarından köklenen nakış ile form buluyor. Bu yapıtlardaki araştırma hali Saito’nun gündelik hayat estetiği kuramı içinde çok önemli bir yer tutuyor çünkü büyük resimde bu uğraşlar hayat kalitemizi artırıyor. Bu çok naif  ve belki de bu sebeple çok güçlü olan motivasyon, estetiğin yararlılıkla kurduğu ilişkiyi irdelemek için de elverişli bir zemin oluşturuyor.

 

Yararlılık

isim 

Yararlı olma durumu, faydalılık, yararlık, yarayışlılık

 

Bu noktada sanatın hizmetleri meselesine değinebiliriz. Sergi metninin tartışmaya açtığı gibi, bu hizmetler akademik denklik, politik örgütlenme veya salt maddi gelir gibi koşulları sağlamasına rağmen tanımsız kalıyor. Bu tanımlanamazlık sanatın izleyicide ve toplumda yarattığı etkinin sayısal değerlerle ölçülememesinden mi kaynaklanıyor? Sanatın subjektivitesi mi onun yararları (veya zararlarını) tanımlamayı imkansız kılıyor?

 

Sanatçı Tania Buguera’nın 2011’de, bunun yeni bir şey olmadığını söyleyerek anlatmaya başladığı ‘yararlı sanat’ kavramı, sanatın bu tanımlanamaz hizmetlerini ve yararlılığını bir çerçeveye oturtma girişimi olarak düşünülebilir. Buguera’nın ortaya attığı bu kavram toplum için sanat anlayışının dillendirdiği sanatın topluma entegre edilmesi amacını aşarak aksiyon alınmasını, çözüm üretilmesi ve uygulanmasını öngörüyor. Elbette bu amaçların estetik deneyimlerden yola çıkarak sağlanmasını bekliyor. (5) Gündelik hayatın tam içine denk düşen bu aksiyon alma amacı ise elbette Bourriaud ve Latour’un kavramlaştırdığı kişiler arası ilişkilerin farklı formlarıyla vücut bulabilir. Bu anlamda Buguera’nın estetik anlayışı bugünün karmaşık sosyal, ekonomik ve politik iklimine cevap verecek şekilde yeniden kurguluyor denebilir. Sanatçının bu kavramı karşılayabilmek için gereken koşulları belirttiği, bu koşulları sağlayan projeleri arşivlemek ve bir araştırma ve iletişim ortamı oluşturmak için Asociación de Arte Útil platformunu başlattığı ve SALT’ın da bu platformla işbirliği yaparak bünyesinde bir Yararlı Sanat Ofisi açtığını da burada belirtmek gerekir.

 

 John Ziqiang Wu: Sanat Öğrenimi ve Sanat Öğrenen Toplum, 2017, Fotoğraf: Mustafa Hazneci

 

Yararlı Sanat’ın aksiyon vurgusu sergide John Zigiang Wu’nun sanat eğitimi verdiği öğrencilerinin deneyimlerini görselleştirdiği ve arşivlediği çalışması ile örtüşüyor. Sergide bir yerleştirme olarak bulunan Sanat Öğrenimi ve Sanat Öğrenen Toplum adlı bu yapıt esasında doğrudan gündelik hayatta yer bulmuş olan bir aksiyonun dökümü olarak, öğrencilerin çalışmalarını, bunları evlerinde sergiledikleri yerlerden fotoğraflar ve Wu’nun öğrencileri ile ilgili anıları anlattığı metinleri izleyiciye sunuyor. Öte yandan David Bernstein’in Obsessy (Merakı Mucip Nesne Hikâyeleri) projesi hem serginin açılış gününde bir çay seremonisi halinde sunularak günlük hayatın içine sızıyor hem de çeşitli şekillerde manipüle edilmiş tanıdık veya tanıdık olmayan objelerle estetiğe ve fonksiyona yönelik sorular sordurmayı amaçlıyor.

 

 David Bernstein, Obsessy (Merakı Mucip Nesne Hikâyeleri) projesinden detay, 2017-2018, Fotoğraf: Mustafa Hazneci

 

Yazı boyunca merkeze aldığım üç kavram, tanım, estetik ve yararlılığı serginin ekseninde dolaşan perspektiflerle incelerken onların Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde yer alan anlamlarını da paylaştım. Bununla, bahsi geçen sözcüklerin sözlük tanımlarının pek açıklayıcı olmaması gibi kavramlaştırıldıklarında da benzer şekilde yetersiz olabildiklerine dair bir görüşü yansıtmak istedim. Tanımsız Hizmetler Bürosu sergisindeki yapıtların da çağdaş estetiğe getirdikleri yorumlar doğaları gereği başka olası yorumları es geçiyor. Bu gerçek bize hemen her sanat yapıtının bazı mevzulara yönelik yeni ve kendilerine has tanımlamalar getirdiğini ve her yapıttan yükselen tanımların bir karmaşa değil de zenginliğe işaret ediyor olabileceğini hatırlatabilir. Tanımları çoğaltmayı perspektifleri de çoğaltmak olarak görürsek belki bunları da kısıtlanmaya doğru değil de çizginin öteki ucuna, zenginleşmeye ve tanımsızlaşmaya doğru giden bir yol olarak yeniden yorumlayabiliriz.

 

1- Koylan, D. Estetiğin Huzursuzluğu, 2012. E-skop üzerinden erişildi.

2- Köksal, A. H., Latorcu Estetik mi dediniz?, 24.11.2017, E-skop üzerinden erişildi.

3- A.g.y.

4- Abıyeva, N., İlişkisel Estetiğin Türkiye Sanat Ortamına Girmesi, 2015. Lebriz.com üzerinden ulaşıldı.

5- Buguera, T., Introduction on useful art, 2011. Taniabruguera.com üzerinden erişildi.

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon