Sözden öte

26.07.2018

Mardin, üç yıl aradan sonra hem bienaline hem de dünyaca tanınmış sanatçı Ai Weiwei'nin yapıtlarına kucak açtı. Döne Otyam direktörlüğünde 10. yılına koşan bienal bu yıl, Fırat Arapoğlu, Nazlı Gürlek ve Derya Yücel küratörlüğünde 50 dolayında sanatçı ve inisiyatifin çalışmalarını tarihi kente taşıdı. Beraberinde alternatif açılış ve oluşumlara da kapı açan bienali Evrim Altuğ değerlendirdi

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Medeniyet ve inançların oyma taştan zarafet labirenti Mardin, yürürlükteki olağanüstü hal (OHAL) uygulamasına rağmen, Mayıs ayının ilk haftasını çoğunluğu İstanbul, İzmir ve Ankara ile Diyarbakır'dan kültür ve sanata adeta 'koşa koşa' gelen yüzlerce insanla karşıladı. Bu insan yağmuru, ovayı taştan bir sabırla izleyen tespih cenneti Mardin'in bol şimşekli, gök gürültülü yağmurlarından farksızdı. Kente gelen imzalar arasında Çatalhöyük eski kazı başkanı, bugünkü Stanford Üniversitesi hocası Prof. Ian Hodder'dan Ankara Fransız Kültür Merkezi Müdürü Sebastian de Courtois'ya, Sotheby's Türkiye yetkilisi Oya Delahaye'den Müze Evliyagil kurucusu, koleksiyoner Sarp Evliyagil'e ve Ali Akay-Seza Paker ikilisinden Seyhun Topuz, İpek Duben ve Siyah Beyaz Sanat Galerisi'nden Fulya Sade'ye değin bir çok sima göze çarptı.

 

Kültür-sanat destekçileri, bizatihi sanatçılar, akademisyenler ve koleksiyonerler ile, yerli ve yabancı kültür kurumlarının yetkilileri, Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi Dilek Sabancı Sanat Galerisi'nde 4 Mayıs'ta ziyarete açılan Ai Weiwei Mardin'de sergisi ile, aynı günlerde açılışı yapılan 4. Uluslararası Mardin Bienali için tarihi kente geldi. Tabii bu iki belli başlı etkinlik, beraberinde bağımsız, hatta alternatif olma  niyetindeki başka sergileri de Mardin'e getirdi. 

 

 

Nasan Tur, Kimim Ben?, 2017,

Ayna, 100 x 80 cm, 5 edisyon,

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yaşamı ve çalışmalarını halen Berlin'de bir tür kültürel sığınmacı olarak sürdüren Çinli Ai Weiwei'nin Akbank desteğiyle Emirgân'daki Sabancı Müzesi'nde izlenen 'uzatmalı' İstanbul sergisi Ai Weiwei Porselene Dair'in macerası, bu kez Mardin'de, Sakıp Sabancı’nın vasiyeti üzerine Sabancı Vakfı tarafından restore edilerek müze ve sanat galerisine dönüştürülen mekânda karşımıza çıktı. 

 

Ai Weiwei bilindiği gibi, İtalya ve Yunanistan gibi başka pek çok ülkede olduğu gibi, Suriyeli sığınmacıların Türkiye'de bölge civarında bulunduğu kamplara da giderek, çeşitli doküman ve izlenimler edinmiş, bunları gerek kavramsal, gerekse teknik ve estetik yönleriyle yapıtlarına 'katık' etmişti. Ancak sanatçı, bu tür insanî meseleleri birer ticari meta olarak da alınabilecek yapıtları üzerinden piyasaya büyük rakamlar karşılığında sevk ettiği için de, ağır bir eleştiriye maruz kaldı. Hoş, sanatta toplumsal ve siyasal hakikat ile içerik ve bunun 'markete' sevki, sanat tarihi kadar eski ve çelişkili bir konu olarak, halen onlarca akademik tez ve kitaba konu olmayı da sürdürmüyor değil.

 

Mardin'deki serginin basın ve protokole yönelik 3 Mayıs'taki ön açılışı, bellerindeki Glock marka silahları, kulaklarındaki kulaklıklar ve tişört-gömlekli sivil özel harekat mensuplarının son derece yoğun güvenlik önlemleri altında, Vali Mustafa Yaman başta olmak üzere, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Dr.h.c. Dilek Sabancı ve Sabancı Müzesi Müdiresi Dr. Nazan Ölçer'in katılımıyla gerçekleşti. Sergide, sanatçının İstanbul'daki sergisinden özel bir seçki izleyenlere sunulurken, bir müjde de Dilek Sabancı ve Dr. Ölçer tarafından kamuoyu ile paylaşıldı. 

 

Müzenin kurulmasının merhum Sakıp Sabancı’nın sözü olduğunu hatırlatan Sabancı Vakfı Mütevelli Heyeti Üyesi Dr.h.c. Dilek Sabancı, “Sabancı Vakfı,bu tarihi yapıyı aslına uygun olarak restore etti. 2009 yılının Ekim ayında Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi’nin açılışını hep birlikte yaptık. Ne mutlu ki, müzemiz açıldığından bu yana 700 binden fazla ziyaretçiyi ağırladı. Eğitim programlarıyla, on binlerce Mardinli çocuğa ve gence kültür-sanat bilinci kazandırdı. Bugün sizlere Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi’nin, 49 yıl süreyle Sabancı Vakfı’na tahsis edildiği müjdesini veriyorum. Biz Sabancı Vakfı olarak, müzemize her zamanki gibi en iyi şekilde sahip çıkacağız. Yeniden Mardin’de olmaktan, Mardin’e katkıda bulunmaya devam etmekten mutluluk duyuyoruz. Mardin, Mezopotamya’nın en görkemli şehirlerinden biri. Bu müzeyi açarken hem şehrin kültür yaşamının bir parçası olmayı, hem de şehrin mirasını dünyaya tanıtmayı hedeflemiştik. Bugün sevinçle görüyoruz ki; Sabancı Mardin Kent Müzesi ve Dilek Sabancı Sanat Galerisi, Mardin’i kültür ve sanatın önemli bir merkezi haline getirdi,” dedi.

 

 

Parastou Forouhar, Portreler, 2018,

İllüstrasyon dijital çizim serisi,

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Ardından söz alan Dr. Nazan Ölçer ise, yeniden kapılarını açan mekânla ilgili olarak, özetle şu vurguyu yaptı: "Binanın mülkiyetindeki belirsizlikler nedeniyle, yeni sergilerin açılması mümkün olmadı. Üç yıl süren bu belirsizliğin ardından, Müze binası 49 yıllığına Sabancı Vakfı’na verildi. İstanbul’da açıldığı günden bu yana büyük coşkuyla ziyaret edilen Ai Weiwei sergisini, Mardinlilerle buluşturmayı arzu ettik. Umuyorum, ziyaretçilerimiz Mardin’in bu büyülü atmosferinde sergilenen eserleri izlerken Ai Weiwei gibi bir sanatçıyı tanıma fırsatı bulacaklar.” Ölçer ayrıca, bu sergiyle birlikte artık Sabancı Müzesi imzalı nice etkinlikle de bölgeye yeni sürprizler yapacaklarının altını çizdi, bir bakıma bunun da sözünü verdi. 

 

Yakın zaman önce ABD, Avustralya ve Avrupa'da da kapsamlı sergilere imza atan Ai Weiwei'ye ait sergide, günümüz sosyal ve siyasal çelişkilerini nazik Çin porselen işçiliğiyle harmanlayan yapıtlar başı çekti. Sabancı Müzesi'nden alıntılayacak olursak, kültürel ve tarihi önemi büyük olan porselen, sanatçının sahicilik, değer sistemlerinin tarihteki dönüşümü ve sanatın toplumsal değişimi etkilemekteki rolü konusunda ortaya attığı temel sorulara bir kapı açma görevi üstleniyor.  

 

Diğer yandan, Özgürlük için Çiçekler projesine dair yerleştirme ve duvar işlerinin, sanatçının tarihsel değerdeki Urn hanedan vazosunu parçalama anını/1995 tarihli performansını ayrıca  tasvir ettiği Lego ürünü devasa triptik/üçleme duvar çalışması veya üst üste, yine devasa çömleklerden menkul çalışmaları da izleyenlerin ilgisine sunuluyor. 

İki ayrı galeri halinde kurumun yeraltındaki mekânlarına dağılan ve 29 Temmuz'a dek görülebilecek kapsamlı sergide bunun yanı sıra, sanatçının Nehir Yengeci (He Xei) projesinden de bir bölüm, galerinin köşesindeki yerini aldı. Bu çalışma, Çin iktidar partisine dair cüretkâr bir tavrın yansıması olarak alındığı kadar, toplumsal bir sembol olarak sanatçının kariyerinde önemli bir yere sahip.

 

Öte yandan, serginin Mardin'e taşınması da, Ai Weiwei'nin atölyesinden 12 kişilik bir ekip başta olmak üzere, Sabancı Vakfı'ndan Zerrin Koyunsağan, İsmail Kemal Gürleyik, Hilal Yöney ve Kenan Gökduman'ın katkıları sayesinde gerçekleşiyor. Sergi konseptini Ai Weiwei'nin Dr. Ölçer'le gerçekleştirdikleri bu süreçte ayrıca, Sakıp Sabancı Müzesi ile Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi'nin toplam altı kişilik bir ekibinin yanı sıra, Londra ve Berlin'den kimi uzmanlar da projeye imzasını atmış bulunuyor.

 

Bu noktada özellikle binada Mardin'in geçmişine ayrılan kent müzesinde bulunan sıradışı koleksiyon nesneleri ve bağış parçalarını anmadan geçmemeli. Burada kentin çok kültürlü hafızası gözle görünür hale geliyor, dikiş makinelerinden tarihi fotoğraflara, eski kostüm ve gündelik kültür nesnelerinden Edison dönemine ait tarihsel bir ses kayıt cihazı ve müzik kültürüne kadar, bir çok sürpriz izleyiciyi bekliyor. Bu son derece profesyonel ve hazmedilir şekilde tasarlanmış bölümün, Mardin'in yerli ve yabancı kültür turistleri için atlanmayacak bir bölüm olduğu fikrindeyim. 

 

Diğer tarafta, direktörlüğünü merhum sanatçı, gazeteci, fotoğrafçı ve yazar Fikret Otyam'ın kızı, küratör Döne Otyam'ın yaptığı 4. Uluslararası Mardin Bienali ise bu yıl yine uzun bir aranın ardından, normalden yaklaşık en az bir yıl daha fazla sonra kent sokak ve tarihsel mekânlarına uğruyor. Üst başlığı gereği Sözden Öte bir duruş sergileyen etkinlik, AİCA Türkiye üyeleri Fırat Arapoğlu, Nazlı Gürlek ve Derya Yücel'in yine bu isim sırasıyla gidersek Sonsuz Bakış, Beden Dili ve Sınırlar ve Eşikler temalarıyla 11 ayrı mekân ile kamusal alanda düzenledikleri, toplam 50 sanatçı ve inisiyatifin çalışmalarını kapsadı. 

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Birinci Cadde ve Cumhuriyet Caddesi ağırlıklı olmak üzere, eski kentin ara sokaklarına da taşan bienal, Mor Efrem Manastırı, Mardin Müzesi ve civarı, Meryem Ana Kilisesi, Yıldız Hamamı, Alman Karargâhı, Revaklı Çarşı, Marangozlar Kahvesi, Ferhat Salman atölyesi ve Mardin Sinema Derneği ile Mardin Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı (KEDV) gibi noktalarda yer aldı. 

 

Çok büyük bir emek dayanışmasının da 'psikolojik tasarımcısı' olan ve bienal açılışına kadar bir çok sanatçıyla omuz omuza ter döken küratörler, hazırladıkları sunumda, üst başlığı şöyle tarifledi: Sözden Öte, bakışların, bedenlerin ve mekanların diliyle yaratılan çeşitli ifade biçimlerine yer veriyor ve sanatçılar bunları görünür kılıyorlar ve bunlara dair farkındalık yaratıyorlar; izleyiciler, ifadelerin sanata dönüştüğü, sözün ötesindeki yer’de buluşmaya davetliler."

 

Öte yandan, bienale katılan imzalar ise şöyle sıralandı: Albena Baeva, Ali Emir Tapan, Ana Mendieta, Aslı Bostancı, Aydın Teker, Bilge Alkor, CANAN, Cengiz Tekin, Ceren Oran&Burcu Yılmaz, Chaw Ei Thein, Chris Burden, Çağrı Saray, Didem Erbaş, Eda Aslan, Emre Zeytinoğlu, Fırat Bingöl, Gizem Aksu, Guy Ben-Ner, Hasan Pehlevan, Huo Rf, İhsan Oturmak, İnsel İnal, İpek Duben, Janis Rafa, John Gerrard, Julian Stallabrass, Ken Friedman, Lewis Hine, Leyla Postalcıoğlu, Iliko Zautashvili, Magali Duzant, Mahmut Celayir, Maria Papadimitrou, MERKEZKAÇ, Metin Çelik, Mustafa Avcı, Mürsel Argunağa, Nasan Tur, Özlem Altın, Parastou Forouhar, PELESİYER, Ramize Erer, Romina Meriç, Sara Kostic, Senem Gökçe Oğultekin, Serkan Taycan, Seyhun Topuz, Simon Faithfull, Taner Ceylan ve Youssef Nabil.

 

Bienal için yaptığım kapsamlı turlar esnasında, sıcağı sıcağına anılası pek çok yapıtın bulunduğunu gördüm. Bunların ilki, yapıtlarında aşırı gerçekçi olmakla birlikte, fiziksel ve duygusal şiddet ile klasisizm ve romantizmi gerçeküstücülük ile özgün bir 'kokteyl' gibi harmanlayan ressam Taner Ceylan'dan geldi. Çok yakında İstanbul Dolapdere'de açılacak yeni Koç/Arter Çağdaş Sanat Müzesi'nde büyük bir sergi düzenleyecek olan Ceylan'ın, tarihi Meryem Ana Kilisesi'ndeki 2016 tarihli tuval çalışması Acıların İsa'sı, Hz.İsa'yı çarpıcı bir şekilde betimlemekte. Kilisenin özel izniyle sergilenen çalışma, bir de 'mucize'/tesadüfe önayak olmuş.

 

Ceylan bu süreci şöyle anlatıyordu: "Bana bu teklif yapıldığında elimde bu çalışmanın bulunduğunu ve ancak, bir kilisede sergilenirse izin verebileceğimi söyledim. Hikâye daha sonra çok enteresan bir şekilde gelişmeye başladı. Ben bu resmi, Seni Seviyorum serimin ilk çıkış resmi olarak yapmış ve 2016'daki Londra kişisel sergimde sergilemiştim. Benim için çok önemlidir bu eserim. Bu resimdeki heykel, İspanya'da bir müzede sergilenmekte. Bunu gördüğüm zaman, heykelin resmini yapma fikri beni çok baştan çıkardı. Zaten çok gerçekçi resim yapıyorum, bu ahşap heykel ise 1600'lü yıllarda yapılmış bir Rönesans heykeli. Resim, o dönemde bu kadar gerçekçi değilken, ahşap ustaları inanılmaz gerçekçi heykeller yapmaya başlamışlar. Böyle bir durum olduğunu öğrendim. Dünyada bu eda ile yapılmış bir sürü Hz.İsa heykeli bulunuyor. Metropolitan Müzesi'nde, Londra National Gallery'de bunları görebilirsiniz. Çok da büyük değiller. Ancak bu resim/heykeldeki özel durum, Hz. İsa'nın acıya hazır olarak beklemesi. Dudakları aralık, hafif de bir şehvet duygusu ile, 'ben daha fazlasını istiyorum' diyor gibi ellerini uzatıyor, teslimiyet içinde, acıya razı, bir kabulleniş içerisinde. Ve ben bu resimden yola çıkarak, serinin diğer resimlerini oluşturdum. Bunu elbette kendi Dünyama aktararak yaptım. Döne Otyam da, bu süreçte hemen bir kiliseye başvurdu. Ve kilisedekiler, kendisine bu çalışmanın kendi mezheplerine ilişkin Hz. İsa heykeli olmadığını ve Meryem Ana Kilisesi'ne gitmesini önermişler. Böyle bir hikâye ile karşılaştık. Resmi buraya getirince de, kendisine çok güzel bir sürpriz yapıyor. Ve kilise deposundan gördüğünüz bu heykeli getiriyor. Bana İtalya'dan da bir rezidans programım sırasında bu resmi bir şapelde sergileme teklifi gelmişti, bir şekilde orada da bunu geçiştirdim, ama bu resim burası için yapılmış, sanki bu resim bu heykeli, heykel de resmi bekliyormuş. Ve muhteşem bir ilahî karşılaşma oldu. Her şey yerini buldu ve şu anda karşınızda. Ben tanrısal ilhama ve duygularıma çok inanıyorum. Yol kendini çiziyor. Hayat bu resmi buraya getirdi. Ben bu heykelin imajını ilk önce İnternet üzerinde görüp çok büyülenerek fotoğrafını çeken kişiyi bulup izin istedim. O da bana fotoğrafı vermek istedi ama, bilgisayarının da hard diski yanmıştı. İnternette gördüğüm görsel çok küçüktü. Aradan altı ay geçti, adam hard diskini kurtardı ve resim senindir dedi. "

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bunun yanı sıra, Arter, Bilsart, Borusan Contemporary, Diasos, Institut Français Ankara, İKSV ve Müze Evliyagil'in de katkıda bulundukları bienalde Mardin Kent Müzesi civarında yer alan İhsan Oturmak imzalı Sokağın Zoru adlı düzenleme, eski bir Serçe marka otomobili, Mardin'in inişli çıkışlı daracık 'sokak'larıyla yüzleştirdi. Son dönemlerde gerek resimleri, gerekse duruşuyla bir çok yerli ve yabancı sanat kaynağının ilgi odağı olan Oturmak, özellikle OHAL sürecinde, gündeme saplanıp kalmış bu ironik yapıtının hikâyesini bize şöyle aktarıyor: "Bundan bir iki yıl önce bir haber izlemiştim. Haberde bir polis, hırsızı Diyarbakır Kilis'te kovalıyor. Hırsız kaçarken, dar sokaklara doğru ilerliyor ve bu sırada sokaklar giderek daralınca, araç sokakta devam edemiyor ve hırsız kaçıyor. Araba orada bir yerde barikata dönüşüyor ve polis, hırsızın önünde duruyor. Bu bende bir soru oluşturdu. Aslında 3. Napolyon döneminde işçi sınıfının dar sokaklara hakim olması, Napolyon'un da onları dışarı çıkarmak isteyişi, onlar için hep bir problemdi ve bunun için, mimari bir çözüm aranmaya başlandı ve Alman ekolünden gelen Haussmann tipi yerleşim sistemine başvuruldu. Daha sonra sokakların genişletilmesi istenince, her köşe başına, fabrikalara yakın birer karakol yerleştirilmeye başlanıyor. Maksat, bir isyan çıktığında anında müdahale edilebilsin. Bu hırsız polis olayları sürerken, o dönemde Diyarbakır'da Sur olayları yaşanıyordu. Sur'a giremedikleri için, sokakları genişletmek zorunda kaldılar. Bu olaylar gerçekleşince aklıma şu geldi: Aslında benzer hikâyeler var. Çünkü yeni yapılan Sur projesinde de, her köşe başında bir karakol olacak. Ani çözümler üretmek adına, bir isyan çıktığında oraya müdahale edilebilsin diye karakollar oluşturuluyor. Bu hikâyeler de hırsız polis olayı ile çok yakından ilişkili gibi geldi. Buna kafa yorarken, Çatalhöyük hikâyesini duydum, zaten ister istemez sokağın konumunu merak ediyorsun. Sokağın ne işe yaradığını merak ediyorsun. Acaba sokak, bir şeylere sebebiyet veren bir unsur muydu? Genişliği ve darlığı, demek ki, toplumsal yaşam üzerinde çok etkili bir şey. Derken Çatalhöyük gezilerimde, hiç bir sokak olmadığını ve tamamıyla damdan dama yaşam şekli olduğunu gördüm. İnsanlar orada herhangi bir savaş kalıntısı bırakmamış. En enteresan şey buydu. 1500 yıl boyunca orada yaşamışlar ve sadece kaynaklar tükenince oradan ayrılmış bu insanlar. Bunu düşününce, aklıma 500 yıl boyunca Ortadoğu'da bir savaşın olmadığını hayal etmek geldi. Belki de sokaksızlıkla mümkündü bu. Bir arada yaşamın da bir formülü bu. Aslında savaşlar bence petrolden de önce başladı. Petrol gibi, sokağın kendisi de ortak kullanılan bir şey. Bu ortak kullanım alanları, kamusal alanların artışıyla ilgili. Örneğin Kudüs'ün de Mardin gibi kendine has bir mimarisi var. Bunun kendi içine kapanık olmayla ilgisi var. Bana kalırsa toplumların kendine has birtakım ortak özellikleri var ve biz bu ortaklıkları keşfedemediğimiz zaman, birtakım sorunlara neden oluyor. Örneğin şu an burada henüz, güya hiç bir olay yokmuş gibi duruyor, ama belli biçimde, alttan kıvılcımlar var. Oysa o yüzeysel olarak yaşanıyor ve burada, bir şekilde belli bir süre için engellenmiş gibi görünüyor. Yaşanmamış gibi, şu anda o 'mutluluğun' içinde duruyor. Oysa bu devam ettiği zaman ben çok başka bir şeye dönüşeceğini düşünüyorum. Kudüs meselesi de öyle. Şu anda askıda. Aslında Mardin, Kudüs'ten daha da askıda. Askıdaki ekmek tıpkı askıda barış gibi. İhtiyacı olan gidip, alıyor."

 

Bienalin Alman Karargâhı olarak anılan noktasında eserini sergileyen 1987 doğumlu Gizem Aksu'nun PVC kare birimlerden menkul şeffaf hakikat 'perdesi' de, bir bakıma İhsan Oturmak'ın bu karanlık (m)izahını etkileşimli bir yerleştirmeyle teyid ediyor. Aksu, Barınak, Barikat, Tabiat isimli çalışmasını şöyle anlatıyor: "Gerçekliğin katmanları üzerine, görme biçimlerimizi ve durduğumuz pozisyonda bir şeylere nasıl baktığımızı bize sorduran bir iş bu. Eğer etrafında gezerseniz, özel bir mercek olduğu için her seferinde değişiyor. Ve gerçekliğin ardındaki gerçekliği, hakikatin katmanlarını bilmek üzerine... Ben bedenle çalışan bir performans sanatçısıyım ama, son zamanlarda bu eseri yaparken, şiddetle yok olan bedenler üzerine düşündüğüm için, bedenin yokluğu üzerine çalışmayı tercih etmiştim. İşim kısaca hakikate ışık tutmak üzerine aslında. Akşamın karanlığında buradan yansıyan ışık ve önünden yansıyan gölgeler ve ışık ile karanlık arasında nasıl bir pozisyon aldığımızı, neye nasıl baktığımızı açıkça düşündürmeye yönelik çalışmıştım."

Mardin Bienali'nin bölgede yakın geçmişte yaşanan huzursuzluk ve güvenlik sorunu sebebiyle üç yıldır (aslen ekstra bir senedir) yapılamaması, Oturmak ve Aksu'nun iş okumaları/sunumlarıyla kesişircesine, Diyarbakırlı yazar, şair, sanatçı Şener Özmen'in bienal açılışında basına dağıtılan Istanbul Art News imzalı özel ekte kaleme aldığı kritik - metnindeki şu ifadeleri de çağırıyor aslında: 

 

"...Hep olumlu tarafından yaklaşmaya özen gösteriyorum, 4 Mayıs’ta, Kürtler açısından fazlasıyla sıkıntılı geçen bir şiddet döneminden sonra 4.sü düzenlenecek olan bienal, Mardin’i modern sanat lehine merkezileştirmekten önce –bunun mümkün olup olmayacağını tartışmıyorum–, “merkez hali”ne, yani ilk etapta bir hale, bir duruma getirecek, ardından merkez olduğunu ilan edecektir. Mardin, modern sanatın merkezi haline gelebilecek midir? Açıkçası bilmiyorum! Temennim o yönde. Mardin Bienali –bu dinler arası Uçurtma Festivali veyahut Geleneksel Mardin Leblebisi Günleri de olabilir–, kentin neredeyse tüm demokratik kanallarının tıkandığı, üniversitesinden, özellikle Yaşayan Diller Enstitüsü’nden bilim insanlarının peyderpey ihraçlarıyla gündeme geldiği bir dönemeçte, Sözden Öte üst başlığıyla gerçekleşecek. Sözden Öte, bir sessizlik analojisi gibi, önceki bienal de (17 Ekim-17 Kasım 2014 tarihleri arasında gerçekleşmesi planlanan Mitolojiler), insanlık adına verilen büyük savaşa saygıdan ötürü –Bienal’in kendi şiirsel açıklamasıydı– ertelenmiş ve susmayı tercih etmişti. Şimdi yine susacak, ancak şimdiki suskunluğun, bir öncekiyle kader bağı yok, bu tercih edilen bir suskunluk. Yaratıcıları konuşmayacak ve konu bu coğrafyanın ve bu insanların her beş yılda bir baş aşağı edilen –kısa sürede onaylanan- kaderi olunca, hiçbir şeye dokunmadan pek çok şeye dokundukları izlenimini bile veremeyecekler."

 

Yine de, sosyal medya üzerinden, Fon GoGo isimli ekonomik ve şeffaf bir 'imece' ile kendi bütçesini oluşturmaya da çalışan ve 100'ün üzerinde bireyin gönüllü olarak madden desteklediği 4'ncü Mardin Bienali'ni, Şener Özmen'in eleştirilerine de ifade özgürlüğü açısından koşulsuz saygı duymak adına, bir çırpıda infaz etmemek daha adil olacağa benziyor. 

 

Az önceki bu satırların yazarı Özmen'in de açılışına katılma olgunluğunu gösterdiği Bienalde, ilk bakışta bilhassa anmak istediğim bir çok sanatçı bulunuyor. Diğer yazılarımda bu çalışmalardan detaylı olarak bahsetmek üzere, izninizle şimdilik onların kulaklarını çınlatmak, en iyisi. 

 

 

Merkezkaç (Remzi Sever, Barış Seyivtan, Uğur Orhan, Helin Anter, Murat Kartal), Esriklik Anları, 2018, Mekana özgü yerleştirme, 1000 adet 13x10x7 cm, Polyester akrep, Değişebilir boyutta pencere ve oda, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bienalde, CANAN ile eski bir hamamda eserlerini ayrı ayrı ve son derece doğru bir mekân tercihi ile sergileyen Youssef Nabil, Mardin, Diyarbakır ve Batman çıkışlı sanatçı inisiyatifi Merkezkaç'ın (Remzi Sever, Barış Seyit Van, Uğur Orhan, Helin Anter ve Murat Kartal) kentin ürkütücü ev sahipleri akrepler üzerinden (adeta Ai Weiwei'nin sergisindeki yengeçlere de nazire yapan) Alman Karargâhı yerleştirmeleri Esriklik Anları ve besteci, etnomüzikolog Mustafa Avcı'nın Abdülkadir Gökbalık isimli kanunî tarafından boş bir mekâna çalınıp söylenen videosu "Bienal için curcuna", tekrar tekrar izlenesi çalışmalar arasında. 

 

Bienal için Curcuna, temelini Mama Nazlı isimli bir Ermeni kadının yaşadığı duygusal trajediden almakta. Avcı, bize eserinin oluşumunu şöyle yorumluyor: "TRT'nin yaptığı 'türkü' derlemeleri çevreden merkeze türkülerin gelmesini ve çok ciddi bir değerli repertuvarın oluşmasını sağladı. Fakat bu süreçte ne yazık ki bu türkülerin sterilleştiğini ve tektipleştirildiğini de görüyoruz. Ne yazık ki bu tektipleştirme yüzünden bu repertuvar Türkiye'nin çok kültürlü yapısını yansıtmaktan çok uzakta. Türküler ya da halk şarkıları derlenirken, her şeyden önce sözlerinde yer alan farklı dillerdeki (Kürtçe, Ermenice, Lazca, Arapça vb.) kelimelerden ve müstehcen sözcüklerden arındırılmıştır. Hatta Türkçe versiyonu bulunmayan farklı dillerdeki şarkıların (meselâ özellikle Kürtçe stranların) tamamen Türkçeleştirildiğine de sıklıkla rastlıyoruz. İşte, bir besteci olarak benim müdahale etmek istediğim alan tam da bu akışı tersine çevirmeye dönük bir kolektif türkü yakma projesiydi. Türkünün benim yazdığım versiyonu, Mama Nazlı isimli bir Ermeni kadının hikâyesini anlatan ve büyükşehirde yaşayan birisinin duyarlılığıyla yazılmış bir 'Mardin Türküsü'ydü. İstanbul'da güftelenen, bestelenen ve doğası gereği 'steril' olan bu türkü, Mardin'e doğru yola çıktı. Bu türküye son şeklini, Mardinli demirci ve Kanuni Asi Baba ile beraber karar verdik. Bu sırada yanımıza gelen ve proje içinde yer almayan iki Mardinli dostumuz da bize bu havanın sözlerini eğirirken yardımcı oldu ve bu süreçte sözlerin bir kısmı, Arapça ve Kürtçe olarak yeniden yazıldı. Türkü ben yokken de dönüşmeye devam etmiş! Zira ben Mardin'den ayrıldıktan sonra Asi Baba bu türküye Süryanice  sözler de eklemiş. Çok istesem de içinde bulunduğum kısıtlı şartlardan dolayı Ermenice bilen birisine rastlayıp, onun da söz yazma sürecine dahil olmasını sağlayamadım. Bu da aslında bambaşka bir yokluğa işaret ediyor."

 

Yine, akademisyen, eleştirmen, küratör ve sanatçı Emre Zeytinoğlu hocamızın Mardinli 'Teneke ressamı' Karnik Derbekyan'ın hafıza kazısını yaptığı ve yine Alman Karargâhı'nda sergilediği belgesel yerleştirmesi "Karnik Derbekyan'ın sandığı", John Gerrard'ın anarşist bir rüzgârla yansıttığı ve aklıma ondan da önce Çağrı Saray'ın çalışmalarını getiren Western Flag'i, keza Çağrı Saray'ın yine aynı mekândaki özellikle Abbara'lara yaslanan Kafkaesk ve Kubrick'vari jimmy jib video klip/işiyle samimi ve önemli bir empatiye giriştiği Sonsuz Mesafe adlı ikili eseri, Ali Emir Tapan'ın biçimsiz bedenleri Revaklı Çarşıya saçtığı isimsiz yerleştirmesi de, tıpkı protokol fikrini kamusal alana saçarak aynı çarşı yolunun ilerisinde gökmavi halılardan ibaret bir alternatif yollar güzergâhı hediye eden Cengiz Tekin'in Bir Parça Özgürlük'ü gibi, bu 'acil, öncül' sıralamanın öteki imzalarından.  

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Alman Karargâhı olarak anılan, ancak eski bir Ermeni konağı olan mekânda yer alan önemli işlerden biri de, sanatçı İnsel İnal'a ait. İnal'ın sağlı sollu iki video düzenleme ve ortada bir neon yerleştirme ile kızıl bir 'Başım Gözüm' mesajını verdiği çalışması, gazeteci ve editör Cem Erciyes'in Gazete Duvar'da da haklı olarak söylediği gibi, bir nevî 'öznel muhabirlik' örneği. Çalışma, merkezine eski bir tütüncüyü alırken, izleyici kendini taştan ve karanlık bir dehlizde maruz kaldığı bu dramatik hikâyenin hem içinde, hem de dışında bulabiliyor. İnal, Dumansız Hava Sahası diyerek bölgenin siyasal iklimine de nazire ettiği projesini şöyle özetlemiş: "Bundan üç yıl önce, Mardin'de tanıştığım bir genç bana ikram ettiği tütününün hikâyesini anlatırken çok heyecanlıydı. Dedesinden beri tütünle büyüdüğünü, tütünün ailesi için önemini ve geleneklerinde tütünün ailesi için önemini ve geleneklerinde tütünün yerini uzun uzun anlatması ile başladı bu proje. O genci bulmam zor olmadı. Köyüne, Kızıltepe Xurs Vadisi'ne giderek, köydeki insanların bu gelenek ve ötesinde bugünle ilişkilerini merak etmeyle, proje şekillendi. Bu kayıt, tütün meseleleri üzerinden Türkiye'nin küçük bir panoramasıdır. Xurs Vadisi yaşayanları, tütün bahçeleri, gündelik siyasetle ilişkileri, tütün politikaları gibi bir çok konunun dahil olduğu bu belgesel, her gün yeniden en baştan yazılan tarihin bir 'demo'sudur. Geleneklerin ve belleğin gündelik yaşamdaki etkisinin belgesidir."

 

Bienalin diğer mekânları ise, eski ibadet noktaları ve özellikle video eserlere ev sahipliği yapması bakımından, bilhassa Mardin Sinema Derneği'nin katkılarını gözle görünür kılıyor. Bu açıdan hazır dernek demişken, bienalin gayrıresmi parti mekânı Sinek'e komşu dernek merkezindeki işle sözü sürdürmek en iyisi: 

 

Guy Ben-Ner'in 2016 tarihli Kaçış Sanatçıları isimli, 37 dakika 18 saniyelik video işi, Robert Flaherty'nin Nanook adlı filminde ele aldığı sorular etrafında kurulmuştu. Film, Ben Ner'in üç bin civarında Afrikalı mülteciyi barındıran Holot gözaltı merkezinde bazı gruplara verdiği haftalık film derslerinden alınan kliplerden oluşuyor. Bu eserin bienal ve Mardin ile gayet uyuştuğuna inanıyorum, zira Mardin'de de 'dışarıdan gelen' kültür ve sanat ahalisi, bienal vesilesiyle bir biçimde her köşe başı güvenlik kameralarıyla dolu Mardin'in 'sakin'leriyle buluşturuldu. Bu açıdan ilgili iş, sanki kente akan kimselerin, Mardinlilerle iletişimine dair kara bir alegori gibiydi. 

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Bunun yanı sıra, bienale alternatif olarak çoğunluğu Mardin Artuklu Üniversitesi çıkışlı genç sanatçıların Mardin'deki üç mekânda düzenledikleri Counter Bienal etkinliğini de burada anmak gerekiyor. Numan Erdinç, Özge Yağcı, Ayşegül Devecioğlu, Damla Çelebi, Zekiye Tulga, Ali Kanal, C.Nazım Aslan, Rıdvan Aşar, Ramazan Ertuğrul, Yağmur Özgenç, M.Şirin Kurt, Şerif Ertene, Dilan Akyüz ve M.Emin Başaran isimli sanatçılar, küresel bir üretim ve tüketim sistemi olarak 'bienal'in karşısında konumlanma cüretiyle, yapıtları ve argümanlarını, gerek bienal, gerekse Mardin izleyicisine Kulak Cafe, Bizmar Kültür Cafe ve Taş Ev Kültür Cafe de sundular. Öyle ki, bienale yapıtlarıyla katılan İnsel İnal, Emre Zeytinoğlu ve Çağrı Saray ile, eleştirmen ve yazar Ayşegül Sönmez ya da kente ziyaret ve sanatçılara maddi manevi, fiziksel ve moral destek amaçlı gelen Elif Çelebi gibi sanatçı ve akademisyenler, bu alternatif rüzgâra kayıtsız kalmayarak, ilgili sanatçıların yapıtlarını izlediler, sanatçılarla oturup ortak bir diyalog zemini yokladılar. 

 

Sözgelimi Counter-Bienal sanatçılarından Zekiye Tulga, Taş Cafe'deki 'karşı'  etkinliğe kalın resim kâğıdı, tuval ve sandıkla kurguladığı Annemin Gelin Sandığı ile katıldı. Yapıt, bölgenin kanayan yarası 'Berdel' ile ilgiydi ve sanatçı, eserini geçmişten günümüze kadar zorla evlendirilen ya da öldürülen genç kızlara ithafen hazırlamıştı. Tolga, Counter Bienal metninde ise şunları kayda geçiriyordu:

 

"Maharet anlatmakta değil, maharet yaşananları iliklerinize kadar hissetmektedir. Maharet duygusuz fırçalarda değil, maharet vurulan her fırçada o ânı yüreğinizde hissetmektir. Maharet davulun sesinin güzel olup olmadığını tartışmak değil, maharet o davula, o tokmağın nasıl vurduğunu bilmek ve o davula, o tokmağı en güzel vuran olmaktır. Maharet, Mardin'i kulaktan dolma hikâyelerle, popüler dizilerle, duygusuz ansiklopedik bilgilerle tanımak değildir. Mardin'in suyunu içmeden, havasını solumadan, toprağını koklamadan, dillerini bilmeden, kültürünü yaşamadan tanıyamazsınız. Tepkimiz, bu tür duygusuz yalan yanlış bilgileri harmanlayıp önümüze koyanlaradır. Tepkimiz, Batı'nın bize oynadığı kültür sömürgeciliğine ve özkaynaktan yetişmiş sanatçılara yer vermemesidir. Bizler, başkaları tarafından seçilen, başkalarına hizmet eden sanatçılar olarak değil, kendi öz sanatçı kimliğimizle var olmak istiyoruz. Herkes şunu iyi bilsin ki, bizler bu cümlenin nesnesi değil, öznesiyiz."   

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Aynı mekânda yer alan Ramazan Ertuğrul imzalı Mahmut ve Ali, 2016 isimli çalışmada ise kil, tekerlek teli, alçı ve boya ile üretilmiş iki kafa, sanatçının izleyicisine 'Peki sen hangi kafaya sahipsin?' şeklindeki sorusu eşliğinde sunulmuştu. Ertuğrul'un Counter-Bienal metni ise şu biçimdeydi: 

 

"Avrupa'nın değiştiği ve egemen servet fonlarının üniversite ve müzeleri finanse ettiği bu süreçte, yeni 'bölgesel' kültür kuramlarının yaratıldığı bir dönemdeyiz. Sanatın ya da sanatçının, bir küratörü, bir müzeyi, ya da bir galeriyi temsil ettiği güncel sanat evresinde, sanatın salt görselliği dönemin karanlığına ne denli ışık tutmaktadır?  Mevcut bir küreselleşme bağlamında, sanatın işlevselliği politik söylemlerle zenginleşiyor olsa da, tek başına yeterli değildir. 'Sanat, sanat içindir' ilkesi; bu noktada Andy Warhol'ün deyimi ile 'En iyi sanat, para kazanan sanattır'. Peki sanat kime ve neye hizmet eder? Sosyal statü içerisinde sanatın konumu nedir? Sanatın artık küresel çapta yüksek servet fonları altında boy gösterdiği güncel sanat evresinde, tanınmış sanatçıların yanı sıra  yerel sanatçılara ulaşma, imkân tanıma gayesi, belirli ideolojik meseleler çerçevesinde işleyiş gösterdiğini görmekteyiz. Counter Bienal'in yerel sanatçılarla yapmış olduğu açık çağrı, mezun olmayan ve mezun olan tüm yerel genç sanatçılara imkân sağlamıştır. Herşeyin kuralsız ve bağımsız bir şekilde işleyiş göstermesi, yapılan sanatın bir çember içerisinden ziyade, geniş bir yelpazede işleyiş göstermesine olanak sağlamıştır."

 

Bu önemli hamle ile birlikte, Siyah Beyaz Sanat Galerisi'nin Revaklı Çarşı'daki Aykut Cömert video düzenlemesi Halı, performans ve geleneksel hafızayı etkinliğe katarken, Fransız Kültür Merkezi Ankara destekli Aysel Alver projesi Mulaj da, bölgeye dönüşün ve dönüşümün estetik bir tezahürü olarak kayıtlara geçti. 

 

Eski bir Mardin esnaf kahvesi olan Marangozlar Kahvesi'nde, Lewis Hine'ın Ikaros'a gönderme yaparcasına çektiği Empire State NY binası işçi fotoğrafının Orhan Gencebay portresiyle yan yana asılı durduğu, aynı mekânda Chris Burden'ın video/dokümanter bir diğer işinin misafir edildiği bienalde, yukarı Mardin olarak anılan eski kentin girişindeki tarihi Ermeni Mor Efrem Manastırı'nda yer alan Seyhun Topuz heykellerini, Ankara çıkışlı sanat inisiyatifi Pelesiyer'in deniz imgesini sesle Mardin Ovası'nda yankılattığı Alagarda isimli videosunu, İpek Duben'in görseller ve nesnelerle bezeli kayıt-yapıtı Elveda Vatanım'ı da anmadan, geçmemeli. Tıpkı Mor Efram Avlusu'ndaki bienal açılışına harika bir estetikle karışan İranlı Parastou Forouhar'ın dışavurumcu triptik Portreler'i, ya da Mahmut Celayir'in bölge dokusunu son derece sahici biçimde teneffüs eden, soyut ile somut arasındaki tazyiği yansıtan ikili yapıtında hissettiğimiz gibi. 

 

 

Çağrı Saray, video yerleştirme, 2018, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Aynı mekânda izlediğimiz araştırmacı sanat çalışması, Gaziantep doğumlu aktif sanatçı ve fotoğrafçı  Serkan Taycan'ın Hidrolab Mezopotamya isimli 2018 tarihli videosu, bölgedeki su konusunu ekolojik ve siyasal bir okuma ile Mardin'de ilk kez sergilerken, ona komşuluk eden önemli bir video da, Senem Gökçe Oğultekin'den gelmekteydi. Oğultekin'in ilk kez bienalde ortaya koyduğu 13 dakika 13 saniyelik Dun/Ev isimli işi, duygusal kadrajlarıyla olduğu kadar, yanık içeriğiyle de hatırda kaldı. Türkiye - Ermenistan sınırı arasındaki Ani kenti kalıntılarında çekilen yapıtta sanatçı, biri Türkiyeli, diğeri iki Ermeni iki sanatçının karşılaşmasına bizi tanık etti. Bu yapıtın da, Mayıs ayının ikinci yarısında Bilsart İstanbul Şişhane'de sergileniyor oluşu, bienalin temsil ettiği coğrafya ve sınırları daha da esnekleştirdi.  

 

Bitirirken, sanatçı Ferhat Salman'ın atölyesinde Huo Rf ile birlikte son dönem çarpıcı yapıtlarını da sergilediği bienalde, yine Mor Efrem'de izlediğimiz Nasan Tur imzalı duvar - slogan 'ayna'ları, kendisinin öldürülen aydın ve gazetecilere yönelik 208 dakikalık video işi Direniş olarak Hafıza ve tersine, Jeff Koons'a ciddiyetsiz bir selam eder kesik, ters bir dev yumrukla sembolize edilmiş siyasal figüratif yerleştirmeyi de bu noktada unutmak istemem. Metin Çelik'in Anti Kamuflaj adlı bu işi, bölgenin kırılgan ve kırgın belleğiyle ilgili üç boyutlu, klasisist bir tuval etkisi üretiyor gibiydi. 

 

Netice yerine, bana kalırsa Mardin Bienali'nin en önemli etkisi, bir aylık gösterim ve izlenim süresince bienal ekibinin düzenlediği etkinlikleri, bölge ilgisi lehine  atlamamalarıydı. Aydın Teker'in hareket atölyesinden Mezopart Mardin Müzesi Arkeopark alanında yapılan performansa, Fırat Arapoğlu'nun AİCA adına düzenlediği sanat yazım ve sosyolojisi atölyesinden Ceren Ozan ve Burcu Yılmaz'ın çocuklara dair soundpainting atölyesine ve Marangozlar Kahvesi'ndeki kitap seçkisinden Leyla Postalcıoğlu yaratıcı dans atölyesine dek, bienal statik değil, dinamik ve verimli olmayı hedeflemiş olmasıyla takdir kazanıyor.

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon