Sınır kapıları eşiğinde

09.03.2018

Ahmet Çerkez’in ilk kişisel sergisi Yurtsuz Haritalar, 17 Mart 2018 tarihine dek Art On İstanbul’da devam ediyor. Eserlerinde sade bir ifade biçimini ön planda tutan Ahmet Çerkez, bu seride ölüm-yaşam zıtlığı ekseninde zaman, mekân ve aidiyet algısını göç kavramı üzerinden yeniden inşa ediyor. Azra İşmen, sanatçıyla gerçekleştirdiği sohbet üzerinden sergiyi değerlendirdi

 

Ahmet Çerkez, Fotoğraf: Nazım Serhat Fırat

 

Ahmet Çerkez’in üretimine baktığımızda, sanatçının 2010 yılından bu yana gerçekleştirdiği çalışmalarındaki yüzeyler, kullanılan malzeme ve üretim süreci bağlamında gittikçe organikleşen bir yapıya doğru evrildiğini görüyoruz. Toprak ve dönüşen doğa renklerinin hâkim olduğu Yurtsuz Haritalar’da, ham tuval bezlerinin üzerini -bilinçli ama tesadüfi şekilde oluşturulmuş- lekeler halinde kaplayan pas izleri, tutam tutam kurutulmuş bitki ve çiçek yaprakları ile ölü doğayı temsil eden kafatası formları ilk bakışta göze çarpıyor. Bir süre sonra, bu soyut kompozisyonlar, belli belirsiz kara parçaları, haritalar, sınırlar ve şehir görüntülerinin hatıraları olarak farklı şekiller almaya başlıyor.

 

İlk dönem eserlerinde ağırlıklı olarak sulandırılmış akrilikle, soyut ve sade kompozisyonlar kuran sanatçının izlerle tanışması ise Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü’ndeki öğrencilik yıllarına uzanıyor; “Tuval üzerine akrilik uygulayarak, şehri çağrıştıran bir takım soyut formlar oluşturduktan sonra atölyenin ortasına serdim. Böylece onlarca öğrenci eserin üstüne basarak ayak izlerini bırakırken çeşitli lekeler oluşturmuş oldular.” Burada, sanatçının işlerinde sıklıkla rastlanılan göç unsuruna ve izlere ilişkin ipuçlarını alabiliyoruz.

 

Ahmet Çerkez, 2017, İsimsiz, Tuval üzerine pas izi, kurutulmuş çiçek, akrilik, 151 x 43 cm, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, Art On İstanbul izniyle

 

Bu ‘iz’lerden yola çıkarak, eserlerinde kullandığı pas malzemesini nasıl keşfettiğini ve neden bu malzemeyi tercih ettiğini Çerkez şu şekilde ifade ediyor:  “Pas izlerini kullanmam rastlantısal oldu diyebilirim. Atölye arkadaşım Erman’la (Özbaşaran) ortak oluşturduğumuz heykel ve enstalasyonlardan oluşan Metabolit serisi için aldığımız metal malzemelerle çalışırken, bekleyen malzemelerin üzerinde pas izleri oluşmasıyla, bu maddenin bir malzeme olarak tuval bezinde nasıl bir iz bırakılabileceğini düşünmeye başladım. Farklı sanatçılar daha önce pası malzeme olarak kullanmışlardı fakat nasıl tekniklerle çalıştıklarını bilmiyordum. Çoklu denemeler sonrasında, bugün resimlerimde görebileceğiniz kendi keşfettiğim tekniği uygulamaya başladım.”

 

Metabolit serilerinden de hatırlayacağımız gibi, Ahmet Çerkez çoğunlukla atık metal parçalarıyla çalışıyor. Tek bir metal parçasını aynı beze birçok kez ve farklı şekillerde uygulayarak değişik lekeler oluşturuyor.  Tasarlanan kompozisyona yönelik izlerin oluşabilmesi için öncelikle ham haliyle ıslatılan tuval bezleri paslandırılmış metalin üzerine yerleştirilerek bekletiliyor; bu sayede hem planlı hem de rastlantısal lekeler ortaya çıkıyor. Metalin salgıladığı renkler ve akıntı izleri tamamen kontrol edilemese dahi sanatçının istediği etkiyi yaratıyor. Öncelikle metal istenilen paslanma kıvamına getiriliyor; sonrasında etrafına sarılan tuval bezleri kuruyana kadar bekletiliyor. Bu süreç, metalin suyla reaksiyona girdiği süreye tekabül ediyor. Fakat uygulanan plakanın büyüklüğüyle tekrarlanacak form doğrultusunda, istenilen pas lekesinin oluşması, kurgulanan kompozisyona ve tuvalin büyüklüğüne göre 45 gün kadar sürebiliyor. “Pas izleri benim için bu sergiyi bütünleyen unsur oldu. Paslar bir araç haline geliyor ve ifade etmek istediklerimi onların üzerinden anlatıyorum.” diyor sanatçı. Sergide baskın olan, doğayı ve geçmişi çağrıştıran pas izinden ortaya çıkan kısıtlı renk paleti, göç ruhunu ve beraberindeki kasveti izleyiciye aktarıyor. Renk seçimini ise şöyle açıklıyor Ahmet Çerkez; “Canlı renkler, plastik ve yapay çağrışımlar oluşturduğundan, kullandığım doğal malzemelerle uyum sağlayacak toprak renkleriyle yine doğada bulunan ölü yeşilleri tercih ediyorum.”

 

Yurtsuz Haritalar, Ahmet Çerkez, Enstalasyon Görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, Art On İstanbul izniyle

 

Önceki çalışmalarında, kolaj tekniğiyle soyut kompozisyonlarına eklemlenmiş şehir görüntülerini veya insan vücudu, -hayvan ve insan- kemik kalıntıları ile böcek resimlerini kullanan sanatçının bu serisinde, görüntülerin netliğini kaybettiği ve nazik bir üslupla varla yok arasında bütünlüğe karıştığı görülüyor. Yurtsuz Haritalar sergisinde, bir mekân veya zaman dilimine ait bir anı veya hatıralara yer etmiş bir referans noktası görevi gören bu figürler, Çerkez’in kompozisyonlarında bir kutsal emanet edasında, tuvalle neredeyse bir olurcasına, bezin üzerindeki parlak koruyucu yüzeyinin altına sıkışmış bekliyorlar.  Bazense bu figürler tamamen yok olarak ve yerlerini bitki ile çiçek yapraklarına bırakıyorlar.

 

Yaratım sürecindeki rastlantısallık üzerine sohbet ederken şunları ekliyor sanatçı; “Bir eser oluştururken önce bir problem yaratıyorum kendime; bir hastalığa dönüşüyor resim ve onu iyileştirmeye çalışıyorum. Öncelikle en sade olandan hareket geçerek, yüzeyin üzerine bir şeyler inşa etmeye başlıyorum.” Tuvalle arasında hep bir çekişme oluşuyor, deneme/yanılma ve bozma/yapma tekniğiyle çeşitli katmanlar bir araya geliyor; bazen birbirlerinden kopuyor ve yeniden oluşuyorlar. “Pas lekeleriyle çalıştığımdan dolayı,  izleri sonradan uygulamam mümkün olmuyor. Ne kadar kontrollü bir şekilde metal plakalarını tuval bezlerine yerleştirsem dahi ortaya çıkan lekeler yarı planlı yarı rastlantısal olarak ortaya çıkıyor. Kompozisyonun geri kalanı da bu doğrultuda şekillendiriyorum.”

 

 

Yurtsuz Haritalar, Ahmet Çerkez, Enstalasyon Görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, Art On İstanbul izniyle

 

Çerkez, izleyiciyi sergide karşı karşıya bıraktığı ‘kara delikler’ ile göç algısındaki derin hüznü ifade ediyor. Uçuşkan gül yapraklarının üzerine çöken- geride bırakılanlarla kaybedilenlerin oluşturduğu boşluğu temsil eden -siyah dairenin bulunduğu eserde,  Çerkez yaşam/ölüm paradoksunu gözler önüne seriyor. Sanatçı, izleyicisine yaşamın kısır döngüsünü işaret ediyor; daha yeni toprağından koparılmış gül yaprakları henüz canlıyken tuval üzerine yerleştiriliyor ve her canlı gibi zamanla değişmeye, yok olmaya mahkûm bırakılıyor. Güllerin yaprakları zamanla kuruyup toza dönüşerek yok olsalar dahi, arkalarında bıraktıkları izleri daima diğerlerine karışarak var olmaya devam edecek. Etienne Klein, insanların zamanla olan ilişkisi üzerine zaman kavramının bir bütün olarak tarif edilemeyeceğini savunurken, zamanı; “1. Hiç bir şey olmadığı sırada olan/geçen şeydir, 2. Olayların birbirini takip sürecidir, 3. Gelmekte olan gelecektir, 4. Her şeyin bir anda olup bitmemesi için doğanın icad ettiği bir kolaylıktır” (1) diye ifade eder. Çerkez’in çalışmalarında ele aldığı göç unsuru, insanların zaman algısındaki belirleyici ve göndermesel bir nitelik taşıyor; sanatsal pratiğinde kullandığı canlı / ölü doğa imgeleri ise izleyicinin bu zaman akışına tanıklık etmesini sağlıyor. “Zamanın insanlık için ne ifade ettiği ve nasıl algılandığını sorgulayarak, benim bunu nasıl deneyimleyip algıladığımı yansıtmaya çalışıyorum tuvallerimde. Bir nevi inancımla inançsızlığımı bir arada ortaya koyuyorum.”

 

Sergideki tüm eserler, yurtsuzluk ve göç hikâyelerini kendi içlerinde barındırıyor. “Göç ve haritalar önceki işlerimde de etkisini gösteriyordu; hem kendimde hem de etrafımda gözlemlediğim göç duygusu ve belli bir noktadan diğerine giderkenki belirsizlik hissi beni her zaman etkilemiştir.” Hele ki günümüzdeki istemli veya zorunlu kitlesel insan hareketliliğinin artması ve sınırlardan geçmenin her geçen gün daha zorlaştığı bir ortamda,  serginin ele aldığı vatan, toprak, aidiyet, göç, zaman, yaşam ve ölüm kavramları karşısında kayıtsız kalınamıyor. 

 

Ahmet Çerkez, 2017, İsimsiz, Tuval üzerine pas izi, kurutulmuş çiçek, akrilik, 195 x 265cm, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, Art On İstanbul izniyle

 

Galeri mekânına girildiğinde, metaforik bir ‘geçit kapısı’ izleyiciyi karşılıyor. “Çalışmanın, benim için anlam ifade eden ve sembolik açıdan yoğun bir içeriğe sahip olduğunu düşündüğüm kapı şeklini alacağını ve bunu nasıl oluşturacağımı öncesinde planlamıştım. Demircide ayrılmış tek kalmış bir metal plakayı kullandığım bu eserde, tek bir (plaka) birimden yola çıkıp, onu çoğaltarak ve belirli oran aralıklarıyla dizerek kapı formunu ortaya çıkardım. Kapı, benim için soyut anlamda bir ‘geçiş yerini’ temsil ediyor; yaşamla ölüm arasında veya yeni bir göç hikâyesiyle yeni bir yaşam başlangıcını işaret eden iki ülke sınırının arasındaki geçiş noktası gibi…” Çerkez, bu yapının etrafını, Emily Dickenson’ın, serginin ruh halini betimleyen aşağıdaki şiiriyle çerçevelemiş:

 

“Yolculuğumuzda ilerlemiştik -                                                                                                                          Neredeyse erişmiştik                                                                                                                                            Varlık yolundaki tuhaf çatala -                                                                                                                           Sonsuzluk - diyorlar adına. 

Yavaşlayıverdik kapılınca huşuya -                                                                                                                    Ayaklarımız - gönülsüzce - adım attı -                                                                                                              Karşımızda - şehirler gördük - ama arada -                                                                                                      Ölüler ormanı vardı -

Geri çekilmek - olanaksızdı -                                                                                                                              Arkamızdaki - yol kapanmıştı -                                                                                                                         Sonsuzluğun beyaz bayrağı vardı - karşımızda                                                                                                 - Ve Tanrı - her kapıda -“  (2)

 

Yurtsuz Haritalar, Ahmet Çerkez, Enstalasyon Görüntüsü, Fotoğraf: Kayhan Kaygusuz, Art On İstanbul izniyle

 

Sanatçı, sergi mekânını, birbirinden farklı fakat birbirine bağlı göç hikâyelerinin izlerini taşıyan zamansız bir alana dönüştürüyor. Ancak eserlerin seyrine daldıkça, içindeki figürler ve bağlantılar seçilebiliyor. Serginin orta kısımlarında (bir alandan diğerine olan geçiş sınırında) yer alan çalışmaya yaklaştıkça,  eski Mısır’da güneşin her gün yeniden doğacağını sembolize eden kutsal skarabe olarak anılan böcek beliriyor. En trajik ‘göç’ hikâyelerinde dahi yaşamın ölüme karşı direndiği ve geçit noktasına varıldığında ne olursa olsun güneşin her gün yeniden doğacağının bir habercisi gibi bekliyor skarabe ve göç hikâyelerindeki umuda ışık tutuyor. Sergi metninde, Can Özbaşaran’ın Arjantinli şair Juan Gelman’ın şirinden yaptığı alıntıdaki gibi:

 

ölüm geldi hatıratıyla/ 

biz tekrar başlayacağız

tekrar başlayacağız

tekrar başlayacağız biz…”. (3)

 

 

1- Klein, Etienne.(2010) Fizikçilerin Zaman’ı, (Çev.: Mehmet Yılmaz), Zaman Nedir, Derin Düşünce yayınları.

2- Dickenson, Emily. (2011) Aşk Yaşamdan Önce Gelir, (Çev.: Dost Körpe), Oğlak Yayıncılık.

3- Berger.John. (2014) Sanatla Direniş, (Çev.: Aslı Biçen) , Metis Yayınları.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon