Seksenlerde devr-i âlem I

10.01.2018

Serdar Soydan'ın Seksenlerde devr-i âlem başlıklı dosyası Mart - Aralık 2016 tarihleri arasında Art Unlimited'da yayınlandı. Dört ayrı yazıdan oluşan ve iki bölüm halinde yayınladığımız yazı dizisinin ilk bölümünü size sunuyoruz

  

80lerde Lubunya Olmak oyunu öncesi kulisten enstantane, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

LGBTİ hakları savunucusu Siyah Pembe Üçgen İzmir Derneği, 2012 Şubat’ında eşine az rastlanır bir işe imza attı: 80’lerde Lubunya Olmak adlı bir sözlü tarih projesi yürüttü ve akabinde Global Diyalog Vakfı’ndan aldığı destekle bu çalışmayı kitaplaştırdı. Aynı adlı kitapta o yılları yaşamış, halen hayatta bulunan dokuz trans kadının tanıklıkları yer alıyordu. Seksenleri, büyük oranda da darbe sonrası dönemi bir grup lubunyanın yaşadıkları, hissettikleri üzerinden ortaya koyuşuyla kitap, literatürde hak ettiği yeri kısa sürede aldı ve ilgi uyandırdı. Öyle ki piyasaya çıkmasının üzerinden bir yıl bile geçmeden Ufuk Tan Altunkaya tarafından oyunlaştırılıp Mekân Artı’da sahneye konmaya başladı. Oyun gördüğü ilgi nedeniyle üçüncü yılında halen sahnelenmekte. 

 

80’lerde Lubunya Olmak kitabı ve oyunu, trans kadınları merkeze koyduğu için haliyle seksenlerin daha çok gey ve lezbiyenleri ilgilendiren bazı gelişme ve olaylarını içermiyor. Bu yazı dizisi, biraz bu eksikleri tamamlamaya, biraz da özneler yerine dönemin gazete ve dergileri üzerinden ne olup bittiğine bakmaya çalışacak. Bu olay ve gelişmeleri kronolojik olarak dizecek, gazete kesikleri ve haber metinlerinde yer alan tanıklıklarla süsleyeceğim elden geldiğince. 

 

Eskişehir Sürgünü

 

28 Nisan 1981 tarihli pek çok gazetede benzer haberler var:

 

İstanbul’daki bar ve pavyonlarda çalışan yirmi iki eşcinsel, dün polis tarafından kent dışına çıkartılacaklarını anlayınca Emniyet Müdürlüğü binasında kendilerini merdivenlerden aşağı attılar. Çanta ve ayakkabılarını da çevrelerine savurarak çığlıklar atan eşcinseller pasaport almak için kuyrukta bekleyen yurttaşlar arasında panik yarattılar. Ancak görevli polis memurları kargaşayı kısa sürede bastırdılar ve eşcinseller polis denetiminde trenle Eskişehir’e gönderildiler. (Milliyet)

 

Emel Aydan gazino ve müzikhol sahnelerinin de rağbet gören isimlerinden biriydi

 

80’lerde Lubunya Olmak kitabında yer alan Belgin ve N.K.’nin tanıklığında da adı geçen Eskişehir sürgünleri… Bu sürgünlerin ne kadar sürdüğünü yahut kaç kişinin şehir dışına gönderildiğini bilmiyoruz. Gazete taramalarında sadece 28 Nisan’daki sürgüne dair haberlere rastladım. Ama N.K.’nın “Bizi bir trene bindirdiler Haydarpaşa’dan. Kış, kar yağıyor. Bolu Dağı’na doğru, iki dağın arası bir vadide bizi trenden indirdiler. Kar yağıyor ve gece. Kar ışığında yolumuzu bularak ana caddeye çıktık. Bizi dağda ölüme terk ettiler,” şeklindeki anlatımından yola çıkarak, bu sürgünlerin tek seferle kalmadığını, en azından 80-81 kışından bahara kadar sürdüğünü söyleyebiliriz. 

 

İstenmeyen, rahatsızlık duyulan azınlıkların şu veya bu sebebe dayandırılarak, hatta bazen sebep bile gösterilmeden sürülmesi, ne acıdır ki, her coğrafyada, her zaman diliminde karşımıza çıkan bir şiddet ve tahakküm türü. Seksenlerin başından itibaren lubunyaların şehirlerden ya da gettolarından sürülmesi sıklıkla karşımıza çıkıyor.  25 Temmuz 1985 tarihli “İzmir’de polis eşcinsellere savaş açtı” üst başlıklı Cumhuriyet Gazetesi haberinde İzmir Emniyet Müdürlüğü, Asayiş Şube Müdür Yardımcı Emin Körpe “Her türlü hastalığın kaynağı olan bu kişilere İzmir’de yer yok,” demektedir. AIDS paniğinin ilk yıllarıdır Türkiye’de ve bu sefer dışlanma, sürgün edilme sebebi hastalık yayma bahanesidir. 

 

(Türkiye’nin HIV virüsüyle tanışması ve tüm dünyadaki gibi homofobik ve transfobik bir kampanya sonucu transları ve eşcinselleri potansiyel taşıyıcı olarak görmesi, bu süreçte yaşanan ayrımcılık ve şiddet de tabii ki bu yazının konusu olacaktır.)

 

80’lerin sonunda Kasım 1989’da İstanbul, Taksim, Pürtelaş Sokak’taki trans gettosunun dağıtılması da bu on yıl içinde lubunyalara yönelik şiddetin tepe noktalarından biri olacak, bunu 90’lı Ülker Sokak ve Habitat Temizliği, 2000’lerde Ankara, Eryaman ve İstanbul, Avcılar sürgünleri takip edecektir. 

 

Sahne Yasağı 

 

11 Haziran 1981’de “kadın kılığında sahneye çıkan erkeklere” yasak getirilir. Yasağın dayandırıldığı İçişleri Bakanlığı’nın genelgesi ‘Bar, pavyon gibi içkili yerlerde kadın kıyafetiyle sahne alan erkeklerin çalıştırılmasının engellenmesi’ni içermektedir. Yani devlet, sahne sanatçısı trans kadınların kadınlığını yok sayar. Kaldı ki bu kadınlardan bazıları cinsiyet düzeltme süreçlerini yıllar önce tamamlamış, pembe kimlik de almışlardır. Yani, aynı devlet tarafından kadınlıkları tasdik edilmiştir.

 

Serbülent Sultan, İzmir Kadifekale Gazinosun ilanı

 

Alev Tamara, Funda Liza, Emel Aydan, Tijen Erman, Serbülent Sultan (Aylin Berkay), Merve Sökmen, Lemi Duygun, Talha Özmen, Derya Sonay, Noyan Barlas ve tabii ki Bülent Ersoy’un kariyerleri sekteye uğratılır, baltalanır, bitirilir. Bu kadınların pek çoğu sekiz yıla yakın sürecek yasaktan sonra sahnelere dönmeyecek, dönemeyecek yahut eski başarılarını elde edemeyecektir. 

 

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir aslında… 

 

Yetmişli yıllar boyunca trans sahne sanatçıları altın devrini yaşar. Başını Simavi ailesinin gazete ve dergilerinin çektiği pek çok yayın organı onları manşetlere taşımaktan, düzenli olarak haberlerine konu etmekten çekinmez. Erotik film furyasında pek çoğu artistlik de yapan bu kadınlar medyanın ilgi odağıdır. Hafta Sonu, Şey, Modern Gazete gibi yayınlarda kapak kızı olmuştur neredeyse her biri. 

 

Bülent Ersoy'un değişen göğüs ölçüleri!

 

Dahası onlar sadece çıplak bedenleriyle değil, başarıları ve kariyerleriyle de vardır. Emel Aydan’ın gazino sahnelerine dönüşü yahut Serbülent Sultan’ın Kim Bilir plağıyla iyi bir satış grafiği elde ettiğini de öğreniriz bu haberlerden. Bülent Ersoy’sa yetmiş dört yılında Fahrettin Aslan’la çalışmaya başlamasıyla ivme kazanan kariyerine paralel, gitgide bir fenomen halini alır. Hafta Sonu gazetesinde Bülent Ersoy’un büyüyen göğüsleri ve güncel göğüs ölçüsü bile haber olarak verilmiştir. Her yaptığı, ettiği gözlenmekte, belki o zaman için dünyada bir ilk olan, objektifler önünde bir cinsiyet değiştirme süreci geçirmektedir.

 

Homoseksüellerin kurduğu ilk dernek! Şorololar derneği... 

 

Türkiye’deki ilk eşcinsel örgütlenmesi de böyle bir dönemde yapılan bir şişirme haberde geçmektedir. Hafta Sonu’nun 17 Şubat 1978 tarihli haberinin başlığı “Homoseksüeller Dernek Kuruyor” dur: 

 

Amerika, İngiltere ve Fransa’dan sonra, Türkiye’de de homoseksüeller örgütlenmeye karar verdiler. Geçen hafta içinde Ankara Valiliği’ne başvuran Savaş Sökmen ve Lemi adlı iki şarkıcı, bu konuda öncülüğü alıp girişimde bulundular ve dilekçelerini vilayet kalemine sundular. Ancak ilgililer, dernek tüzüğünün henüz hazır olmadığı gerekçesiyle dilekçeyi kabul etmediler. Homoseksüeller sözcüğünün çok katı bir anlam taşıdığını söyleyen iki kurucu, derneklerine ‘Şorololar Derneği’ adını vermek istiyor. Amaçları da şu: “Türkiye’deki şorololar birleşmeli, kendilerini ezdirmemeli.”

 

Rüzgar kısa sürede tersine döner, artık şorololar baş tacı değil istilacıdır

 

‘Şorololar Derneği’nin iki kurucu üyesi Savaş Sökmen ile Lemi, Bülent Ersoy’un çok yakın iki arkadaşıdır. Aralarındaki bağın derecesini, sanırız bu sayfada görülen fotoğraflar açıkça ortaya koymaktadır. Savaş ve Lemi ağız birliği etmiş gibi, “Derneğimizin başkanlığını Bülent Ersoy’a teklif ettik. Ama o henüz bize cevap vermedi,” dediler. 

 

İlginç olayla ilgili olarak kendisiyle görüştüğümüz Bülent Ersoy ise, bize şu bilgiyi verdi. “Bu tamamen benim mevzuatımın dışında bir şey efendim. Kaldı ki, böyle nazik konular hakkında düşünüp taşındıktan sonra karar vermeli. Evet, Savaş ve Lemi Beyler yakın arkadaşlarımdır. Ama onların girişimi hakkında konuşmak bana düşmez.”

 

Hatta derneğin kuruluşuyla ilgili Zeki Müren ve Ali Poyrazoğlu’nun da görüşleri alınmıştır. Zeki Müren “Bence yasal olan her şey yapılmalı. Ama yasal olmayan, kural dışı eylemler ne derece geçerli olur, bilemem. Benim kanaatime göre, memleketin bunca problemi dururken, birkaç kişinin çıkıp bu tür bir demek kurmaya kalkışması, her yönden gereksizdir,” derken, Poyrazoğlu “Türkiye' de böyle bir derneğin kurulması bana ters gelmez,” diye cevap vermiştir.

 

Ne yazık ki haber tamamen şişirmedir ve ‘Şorololar Derneği’ hiçbir zaman kurulmamış, böyle bir girişimde bile bulunulmamıştır. Konu hakkında bilgisine başvurduğum Lemi Duygun olan biteni söyle özetliyor:

 

“Mesleğe başladığımız ilk günlerdi. Bize ‘Ankaralı iki genç sanatçı müzisyenler derneği kurmak için uğraşıyor’ şeklinde haber yapıyoruz dendi. Ve sonrasında Şorololar Derneği Kuruluyor şeklinde haber çıktı. Oldukça zorluk yaşadık tabii o dönem.” (Özel röportaj, 9 Ocak 2015)

 

Yalan da olsa eşcinsellerin Türkiye’de örgütlenmesi haberlerinden, çok değil iki buçuk sene sonra, Ağustos 1980’e gelindiğinde ahlaksız eşcinsellere/translara gelinmiştir. Bülent Ersoy’un İzmir Fuarı’nda seyircilerin ısrarı üzerine, zaferi sayılabilecek, kendini gerçekleştirmesinin nişaneleri olan göğüslerini açması ve sonrasında yaşananlar ve onu Buca Cezaevi’ne kadar götüren süreçte olan bitenler, sahne yasağının öncülü olarak değerlendirilebilir. 

 

O tarihten sonra trans ve gey sahne sanatçılarına dair haberlerde bambaşka bir dil kullanılmaya başlamıştır. Örneğin Hafta Sonu, 13 Mart 1981’de üç sene önce dernek kurduklarını müjdelediği şoroloların sahneleri istila ettiğini arka kapaktan, hem de manşetten verir.  

 

Haberin dili de hakaretamiz ve çirkindir:

 

Gazetelerin gazino ilanlarına lütfen göz gezdirin. Ya da yolunuz düşerse bir iki gazino dolaşıverin. Karşılaştığınız tablo sizi çok şaşırtacaktır. Bugün, İstanbul sahneleri ya kadınsı tavırlı ya da düpedüz kadın kıyafetli şorolo şarkıcıların istilasına uğramıştır. İstanbul’un göbeğindeki ünlü müzikhollerden salaş sahnelerin sıralandığı sahil yolu gazinoları ve Boğaz tavernalarına kadar hemen her yerde bu cinsiyet anarşisine uğramış şarkıcılar solistlik yapmaktadır. Son üç yıldaki gelişmeler olayı bu noktaya getirmiştir işte. Şu sonuç gazino âleminin yeni yapısının gereği, ticari amaçlarla mı doğmuştur, yoksa yenilik hevesleri mi işi çığırından çıkartmıştır; henüz kesin çizgileriyle belli değil. Ama gerçek şu ki, artık ülkemizde normal sanatçılara pek ekmek yok. Düşünün bir kez, yıllarca radyo koridorlarında nefes tüketmiş, müziğin ne olduğunu bilen bir sanatçı; ister erkek olsun, ister kadın, gazino patronlarından hak ettiği itibarı göremiyor. Ama dillere yapışan deyimle ‘şorolo’ bir şarkıcı hemen baş tacı edilip milyonluk reklam kampanyalarıyla ağır bir top gibi öne sürülüyor. Ne gariptir ki, birçok müziksever de adam başına en az beş bin lira ödeyerek bu cinsi ve cibilliyeti tartışmalı şarkıcıları dinlemeye koşuyor.

 

 

1981’in Ocak’ında Emniyet Müdürlüğü’ne çağrılıp kendilerine çekidüzen vermeleri istenen sahne sanatçılarının 11 Haziran’dan itibaren sahneye çıkmaları tamamen yasaklanıverir. Serbülent Sultan, o dönem yaşadıklarını şöyle özetliyor:

 

“1979 yılında bir kırkbeşlik bir de longplay yaptım Aylin Berkay adıyla. Fakat Serbülent Sultan hepsinin üzerine çıktı, onları sildi. Sonra video dönemi başladı. Sahnede okuduğum şarkılar video haline getiriliyor ve satılıyordu. Konser kayıtları bir nevi… Mesela Londra’ya gittiğimde orada bile bu kayıtlarımın olduğunu gördüm. O zamanlar Serbülent Sultan olarak iyi yerlere geldim. Bu dönemde Bülent Ersoy dönüşümünü tam olarak gerçekleştirmemişti. Ameliyat olmadığı halde kadın görünümünde sahneye çıkmak istediği için uyarı ve yasaklama geldi. Akabinde Bülent ameliyat oldu. Fakat yine yasaklama geldi; daha çok kızdılar hatta ona. Ondan sonra yasaklama gelince benim kariyerimi de etkiledi. Ben yasaktan sonra da çalışıyordum ama beş altı gün sonra anlıyorlardı ve hemen yasaklıyorlardı. Hadi yallah! Kimliğim ve fiziğimden ötürü avantajlıydım. Ama anlaşıldığı anda sizin gibilere yasak varmış diyor ve sahneden indiriyorlardı.” (Özel röportaj, 25 Mart 1915)

 

Mındıkoğlu stüdyoyu terkediyor 

 

Günlerin Getirdiği

 

25 Ekim 1981, pazar günü Uğur Dündar’ın hazırladığı Günlerin Getirdiği programında ‘eşcinsellik’ masaya yatırılır. Sahne yasağı, polis şiddeti ve sürgünler derken, seksenlerin başında eşcinsellik gündemden düşmeyen bir konu haline gelmiştir. Uğur Dündar da bu popüler ve merak uyandıran konuda önemli bir programa imza atmış, Günlerin Getirdiği büyük olay yaratmış, hararetli bir tartışmanın fitilini ateşlemiştir. 

 

Ufak bir parantez açarak belirtmek gerekiyor ki, seksenlerin başında, hatta seksenler boyunca eşcinsellik derken kast edilen genellikle transseksüellik olmuştur. Uğur Dündar da program boyunca ‘eşcinsel eğilim’ ve ‘kadına benzeme eğilimi’ tabirlerini bir arada kullanmış, ses getiren program sonrası çıkan haberlerde kâh ‘eşcinsel’ kâh ‘transseksüel’ terimleri tercih edilmiştir.     

 

Günlerin Getirdiği iki açıdan büyük bir öneme sahiptir. 

 

Öncelikle program ilk olma özelliği taşır. Evet, trans bireyler o yıllarda pek çok habere konu oluyor, hatta bazen gazete ve dergilerin ilk sayfalarında bile kendilerine yer bulabiliyorlardır. Lakin bu haberlerde hiç bir zaman kendi sesleri ya da sözleriyle yer almamışlardır. Onlar trans olmayan ve çoğunlukla transfobik habercilerin yansıttığı şekilde, onların hakir gören, ötekileştiren kelimeleriyle vardır. Uğur Dündar’ın programındaysa ilk defa milyonların karşısına çıkıyor -filtresiz, dolaysız- kendilerini seslendiriyorlardır. 

 

Tabii ki sorulan sorular ve kurgulanan cevaplar da önemlidir. Uğur Dündar’ın soruları ne yazık ki pek de masum değildir. Cinsiyet düzeltme ameliyatlarını olmuş, geçiş süreçlerini tamamlamış kadınlara pişman olup olmadıklarını, yeniden erkek olmak isteyip istemediklerini sorarak intihara teşebbüs edip etmediklerini merak etmektedir Dündar programında. Böylece program için kendisiyle röportaj yapılan kadınlar haliyle daha çok mutsuzluklarını, umutsuzluklarını dillendirmiş ve sonuçta oldukça karamsar, olumsuz bir tablo ortaya çıkmıştır. 

 

Bu kurgulanmış, yani bilinçli bir durumdur. Öyle ki Milliyet’in televizyon sayfasında çıkan program tanıtımında “Anneler, babalar ve çocuklar bu programı kesinlikle izleyin. Uğur Dündar kadın olan erkeklerin dramını ekrana getiriyor,” cümleleri yer alır. Yani seyirci sorulardan ve cevaplardan önce izleyeceği dram için hazırlanmıştır. 

 

Yaratılan yanlış algıdan rahatsız olan İzmirli bir grup trans, programdan birkaç hafta sonra Hafta Sonu’na röportaj verip biz mutluyuz demek zorunda kalır. Güneş Sezen, Sevgi Yanık ve Bihter Akay adlı arkadaşları adına da konuşan Melda Koç, 

 

Bu tür ameliyat geçiren 20 bin kişi var. Eğer onlarla genel bir anket yapılsa yüzde sekseninin hayatlarından son derece memnun oldukları görülür. En azından bizler hayatlarımızdan memnunuz ve mutluyuz. Kendimize göre bir sosyal yaşamımız var ve kesinlikle eski günlerimizi, erkeklik yıllarımızı özlemiyoruz. Ekrana çıkanlar gibi intihar etmeyi de hiç mi hiç düşünmüyoruz. Tam tersine eğer kadın olmayıp erkek kalsaydım intihar etmeyi düşünürdüm. Bizim üzüntümüz topluma yanlış şekilde tanıtılmamızdır, 

 

diyerek farklı, olumlu bir alternatifin de olabileceğini göstermek ister. Fakat haberin başlığı ve altında yazanlar yine basının transfobisini gözler önüne sermektedir. Haberin başlığı “Onlar da erkektiler… Cinsiyet değiştirdiler… ‘Mutluyuz’ diyorlar,” şeklindedir. Bu kadınların mutluluğu tırnak içindedir. Bunu hemen tamamlar başlığın altındaki paragrafın son cümlesi. “Ama samimi oldukları çok şüpheli...” 

 

Yani denilebilir ki basın ‘eşcinsellere’ mutsuzluğu, bunalımı, intihara meyilli oluşu uygun görmüştür. Bunun dışına çıkan, kendini mutlu addeden bireylerinse samimiyeti sorgulanmaktadır. 

 

Günlerin Getirdiği programının diğer önemli özelliği cinsiyet düzeltme ameliyatlarını tartışmaya açmasıdır. Aslında bu konu, cinsiyet düzeltme ameliyatları, Bülent Ersoy’un ameliyat olacağı dedikodularının çıkması, daha sonra Ersoy’un ameliyat tarihini açıklaması sonrasında gündeme gelmiş 1981 yılı boyunca sıkça gazete ve dergi haberlerinde yer almıştır. (Bu konudaki haberlerin bir kısmını Veysel Eşsiz’in Cinsellik Muamması kitabındaki makalesinde bulabilirsiniz.) Yani cinsiyet düzeltme ameliyatları ve transseksüellik, tıbbi açıdan, doktorlar tarafından tartışılıyordur.

 

Mındıkoğlu, bir hastasıyla 

 

Uğur Dündar program için görüştüğü ‘eşcinsel’lerin herhangi bir test yahut kurul kararı olmaksızın, kayıt dışı ve kontrolsüz bir şekilde ameliyat olduklarını, hatta bazılarının on sekiz yaşından önce operasyon geçirdiğini öğrenir. 

Bu kayıt dışı lafını açmak gerekiyor. Zira 1988’de Türk Medeni Kanunu’nun 40. maddesinde yapılan değişikliğe kadar transseksüel bireylerin geçiş süreçlerinin kontrolü ve şartları tam olarak belirlenmemiştir. Devlet transseksüelleri tanımadığı gibi onların cinsiyet düzeltme ve geçiş süreçlerinde de yanlarında olmuyor, onları koruyup kollamıyordur. Dahası Türk Ceza Kanunu’nun 471. maddesine göre “Rıza ve muvaffakiyetle kadın ve erkek üzerinde bazı fiiller yaparak onları çocuk yapma kabiliyetini yok eden ve bu suretle rıza gösteren, kendi üzerinde bu fiil ve hareketi yaptıran kimse 6 aydan iki yıla kadar hapis ve 100 liradan 500 liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.” 

 

Bu yüzden bazı fırsatçı doktorlar ortaya çıkmış, kendi özel muayenehanelerinde yahut özel hastanelerde herhangi bir denetlemeye tabi tutulmaksızın, gizlice transseksüel kadınları ameliyat ediyorlardır. Uğur Dündar’ın programı bu gerçeği ortaya koymuş, röportaj veren kadınların adını verdikleri estetik cerrah, Prof. Dr. Ali Nihat Mındıkoğlu da görüşleri alınmak üzere stüdyoya çağrılmıştır. 

 

Ali Nihat Mındıkoğlu, o dönem Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ve İstanbul Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi’nde ders veren bir estetik cerrahtı ve 1960 yılında genel cerrahi uzmanı diplomasını aldıktan sonra İngiltere’ye giderek plastik cerrahi ihtisası yapmıştı. 

 

Stüdyoya gelen Mındıkoğlu, Dündar’ın soruları karşısında neye uğradığını şaşırmış, bu ameliyatların büyük bir kısmının araştırma gayesiyle yapıldığını söylemiştir. Reşit olmadığı halde, herhangi bir denetim mekanizması yahut kurul kararı da olmaksızın ameliyat ettiği bir hastasıyla yüzleştirilmek istenince de “Bu benim aleyhimde olur,” diyerek ayağa kalkmış, fakülteden izin alması gerektiğini söyleyerek programı terk etmiştir. 

 

 Mındıkoğlu susuyor, transeksüeller konuşuyordu

 

Bu sahne de dâhil olmak üzere program yayınlandığında büyük bir gürültü kopartır tabii. Hatta program yayınlanmadan önce Mındıkoğlu, TRT Genel Müdürü’yle görüşmek ve programın yayınına engel olmak için Ankara’ya gitmiş, orada fotoğrafını çekmek isteyen gazetecilerle tartışmıştır.

Programdan sonra sıkıyönetim savcılığı Mındıkoğlu hakkında suç duyurusunda bulunur ve İstanbul Üniversitesi’nde de bir soruşturma başlatılır. Türk Ceza Kanunu’nun yukarıda da bahsettiğim 471. maddesi uyarınca çocuk yapma kabiliyetlerinin yok edilmesine izin veren eşcinseller de bu olay kapsamında adliyeye sevk edilmiştir. 

 

Ali Nihat Mındıkoğlu, üniversitenin açtığı soruşturma sonucunda bir aylığına uzaklaştırılır. Açılan dava ise neredeyse altı yıl sonra, 18 Mart 1987 tarihinde “Ameliyat öncesinde de sanıkların çocuk yapma kabiliyetlerinin bulunmadığının Adli Tıp Yüksek Sağlık Şurası ve 2. İhtisas Kurulu Dairesi’nce gönderilen raporlarla anlaşıldığından” düşer. Yani ne Mındıkoğlu, ne de demeç veren, bu suçu ifşa eden kadınlar ceza almıştır. 

 

 Dava tam 6 yıl sürecekti

 

Sevişmenin Rengi

 

Kadın eşcinselliği, hele seksenlerin başında oldukça görünmezdir. Lezbiyen kelimesi haber metinlerinde yahut kitaplarda nadiren karşımıza çıkar. Eşcinsel ve biseksüel kadınlar neredeyse yoktur. Attila İlhan’ın roman ve araştırmalarından söz edilebilir belki. Fena Halde Leman (1980), Haco Hanım Vay (1984) romanları, Hangi Seks (1976), Yanlış Kadınlar, Yanlış Erkekler (1985) adlı araştırma kitapları ile bu konuda söz üreten önemli bir kalemdir İlhan. Nokta dergisi de 1985 Temmuz’unda Nokta bir tabuyu yıkıyor üst başlığıyla Kadın Kadına Aşk: Lezbiyenlik dosyasını yayınlayacak ve bu alanda bir ilke imza atacaktır.  

 

Lakin bu yokluk içinde 1983’te Sevişmenin Rengi yayınlanır. Kitabın yazarı Güner Kuban, otobiyografik bir metin kaleme almıştır. İstanbul doğumlu yazar, Amsterdam’da yaşamakta, Homolulu diye bir eşcinsel kulübünün de işletmeciliğini yapmaktadır. 

 

Aslında kitabın ilk baskısında metnin otobiyografik olduğuna dair özel bir açıklama yoktur. Fakat okumaya başlayanlar başkarakterin isminin de Güner Kuban olduğunu hemen fark eder. Metinde, hem de ilk sayfalarda Güner Kuban’ın Amsterdam’daki eşcinsel kulübü Homolulu’nun iletişim bilgileri bile yer almaktadır.   

 

1989’da yapılan ikinci baskının başına ise iki not eklenmiştir. Kuban birinci notta, ulusal bir tabuya karşı çıkmak görevini yüklenen kitabının amacına başarıyla ulaştığını, yaşamında özel anılarını paylaştığı kişilere yönelik duygularını da ölümsüzleştirme olanağı sağladığını söylemekte, ikinci notta ise özyaşam öyküsünde yer alan kişilerin çoğunun isimlerinin bile gerçek olduğunun altını çizmektedir. 

 

Peki, nasıl tepki almıştı Sevişmenin Rengi? Çok satmış, okunmuş, kolay bulunmuş muydu?

 

Güner Kuban, Cumhuriyet'ten Yalçın Pekşen’le söyleşirken

 

Kitabın yayınlandığı dönemde nasıl bir ilgi devşirdiğini Güner Kuban’ın Cumhuriyet’e verdiği 1 Kasım 1986 tarihli röportajdan öğreniyoruz. 

 

Peki, Güner Hanım, kitabını yayımladıktan sonra aldığınız tepkiler neler?

 

Bir sürü kız telefon etti. Ben kulübün ismini ve telefonunu kitapta yazmıştım. Bunu yazarken Türkiye'de reklam olsun diye düşünmemiştim. Daha çok Almanya ve Fransa için yazdım ama en çok telefon İstanbul'dan geldi.

 

Ne istiyorlardı?

 

Kontak kurabilir miyiz, kitabınızı okuduk size âşık olduk, adresinizi veriniz, ne zaman Türkiye’ye geleceksiniz gibi şeyler soruyor, söylüyorlardı.

 

Siz ne dediniz?

 

Bir şeyler söyledim işte.

 

Milliyet’te yer alan 29 Mayıs 1988 tarihli röportajında da kitabı yazmaktaki amacını anlatır Kuban.

 

Bu kitap toplumumuzdaki tabulardan birini yıkmakla görevlendirilmişti. Bu zorunlu ve sakıncalı görevi başaracak kitabın yalın, açık ve doğru yazılması gerektiği bilincindeydim.  Gönüllerince yaşamak yürekliliğinden yoksun insanların oluşturduğu tabulara uymamı kimse bekleyemez benden. Ahlak, namus paravanalarının arkasında oynanan oyunlar ve bu oyuncuların ikiyüzlülüğü oldum olası tiksindirmiştir beni.

 

Kuban’dan önce de kadın eşcinselliğine değinen çok sayıda yazar olmuştur. Ahmet Rasim’in Hamamcı Ülfet’i (1895), Recaizade Mahmut Ekrem’in Saime’si (1899), Şahabettin Süleyman’ın Çıkmaz Sokak’ı (1909), Memduh Şevket Esendal’ın Miras’ı (1925) kadın eşcinselliğinin ele alındığı kurmaca metinlerdir. Cumhuriyet döneminde de azımsanamayacak sayıda edebi eser kadın eşcinselliği konu edilmiş, lezbiyen kadınlara yer vermiştir. 

 

Sevişmenin Rengi’nin önemi, önceki maddede de değindiğim gibi dolaysız bir iletişimin ilk kez kuruluyor oluşudur. Bu otobiyografik romanla, ilk defa bir kadın, hem de eşcinsel bir kadın deneyimlerini, hislerini ortaya koymuştur. Kendi sesini duyurmuştur. Hem de büyük bir açık sözlülük ve cesaretle… Bu o dönem için önemli, büyük bir adımdır. 

 

Negatif tepkiler de gecikmeyecektir tabii.

 

Cumhuriyet’te 3 Haziran 1985’te çıkan Sevişmenin Rengi Toplatıldı başlıklı haberde İstanbul İkinci Asliye Hukuk Mahkemesi’nin romanın halkın ar, hayâ ve edep duygularını rencide ettiği gerekçesiyle toplatılmasına karar verdiğini duyurmaktadır. Ayrıca Güner Kuban hakkında da 2 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açılmıştır. 

 

Neyse ki kitap seksenlerin sonunda, 1989’da yeniden basılacak, Güner Kuban da herhangi bir ceza almayacaktır. Vedat Günyol gibi saygın eleştirmenlerin de Milliyet Sanat gibi önemli dergilerde tanıttığı, hatta övdüğü Sevişmenin Rengi için 1990 yılında bir imza günü ve söyleşi bile yapılacak, Güner Kuban okurlarıyla belki de ilk kez kucaklaşacaktır. 

 

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon