Sanatçı bencil bir insandır

21.06.2018

Julian Rosefeldt'in film ve fotoğraflarının Türkiye’deki ilk kapsamlı gösterimi olan Avangard ve Kıyamet başlıklı sergisi, Dirimart’ın Nişantaşı ve Dolapdere’deki iki galerisine yayılan yerleştirmelerle 11 Mayıs - 13 Haziran arasında gerçekleşti. Film ve fotoğraflarında sinema ve resim tarihine açık göndermelerde bulunurken totaliterlik, ekoloji, vatan ve göç gibi önemli sosyo-politik konuları ele alan Rosefeldt, çalışmaları üzerine Evrim Altuğ ile konuştu

 

Julian Rosefeldt, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

İmge ve seyirciye sorumluluğunuzu nasıl tanımlardınız? Ya da hiçbir sorumluluğunuz var mı? 

 

Sanmıyorum. Bence sanatçı, her şeyden önce bencil bir insandır. Kafasında olan bir şeyin şekle dönüştüğünü görmek ister. Seyirciyle olan diyalog tabii ki de var ama başta bunun geldiğini düşünmüyorum. 

 

İmgenin kimyasıyla mı oynuyorsunuz yoksa anısıyla mı?

 

Evet, evet. İmgelerin dünyaya bakış açımızı değiştirmesi oldukça ilgimi çekiyor ve tükettiğimiz imgeler ve okuduğumuz metinlerle gerçeklik arasında, bir çeşit yansıma etkisi var. Bu yüzden, hayatımızda gördüğümüz ve duyduğumuz her şeyin bir ürünüyüz, bence belli bir 'doğru' fikir yok. Hayatımız boyu  tükettiğimiz her şeyin bir yankısı bu. Ama aynı zamanda, zaman içinde toplu hafızayla nelerin aktarıldığına da ilgiliyim, bunu yaptığım işle beraber anlamaya, çözümlemeye çalışıyorum. 

 

Filmleri çekerken, ya da bitirince onlara aidiyet hissediyor musunuz? Anlatıma mı aitsiniz, bitirdiğiniz bir işe mi, yoksa bitmemiş, olan - biten arasına mı? 

 

Soruyu anladığımı sanmıyorum. 

 

En çok nerede mutlusunuz?

 

En çok, yaratma aşamasında mutlu oluyorum. İş bittiği zaman beni en çok mutlu eden süreç bu.

 

Düzenlemek mi yani?

 

Hayır. Çoğunlukla en büyük mutluluk, en büyük stresin içinde oluyor benim için. Meselâ sette çekimdeyken benim yaptığımın, yarattığı her şeyi görebilen bir ressamınkinden farklı olduğunu biliyorum. Bu yüzden işimde çirkin bir işverenlik kısmı var, ama aynı zamanda çoktan yaratılmış birçok hazırlık da var ama sonuçları her gün göremiyorsunuz. Çekimden sonra bir o kadar uzun olan post-prodüksiyon kısmı var, ki bu oldukça yaratıcı; ancak biraz da uzun süreler boyunca karanlık odalarda olmanın verdiği zorluk var. Bu yüzden, benim için en güzel an film yapımı sırasındaki birçok yetenekle beraber olduğumuz ortak çalışma zamanı. Daha çok, bir orkestra şefi gibiyim, yani aklınızda senfoninin nasıl duyulduğuna dair bir fikir olabilir; ancak bunu aklınızdaki gibi yapmak için, tüm bu harika müzisyenlere ihtiyacınız var. Ve bu süreç, çok güzel. 

 

Prodüksiyon stiliniz bana hareketli bir resmin açıklamasını hatırlatıyor. Sanat tarihine hareketli resim göndermelerinde bulunuyorsunuz, Manifesto ve Deep Gold’da görüldüğü gibi. Bu bir strateji mi yoksa stil mi? Hareketli resimler yapıyorsunuz, filmler değil.

 

Bence bu benim sanat tarihine olan ilgimden ibaret. 

 

Haklı mıyım sizce? 

 

Evet sanırım öyle ama buna bir stil demezdim. Bence, bu benim sanat ve film tarihine olan göz önündeki  ilgim. Mimarlık okudum, bu yüzden düşünme şeklim yapısal imgelere çok yatkın; bu yüzden işimin dışarıda olan bir şeyi kamerada yakalamaktan ziyade, bir resim yaratmak olduğu üzerine yorumun, benim için çok değerli. Bir resim olmak zorunda... Çünkü çalışırken bir imgeyi katman katman yaratıyorsun ve bolca ışıkla çalışıyorsun. Burada gördüğünüz parça, sadece ışıkla var oluyor ama aynı zamanda set ve ışık dizaynı konusunda daha çok çalıştığım parçalar da var. Bir imgeyi şekillendirmenin, bir tablo yapmakla birçok ortak noktası var bence.

 

Julian Rosefeldt, Deep Gold, Julian Rosefeldt ve VG Bild-Kunst, Bonn, 2018

 

Ve oldukça sabırlı bir insansınız.

 

Olmam gerekiyor sanırım (gülüyor). Ama bence bu her sanatçı için geçerli. 

 

Ve seyircinin de sabırlı olmasını talep ediyorsunuz.

 

Evet.

 

Tadını çıkarabilmesi için yani.

 

Talep etmiyorum aslında. Bir mesajın iletilmesi veya insanların sergilerimde, eserlerimle uzun süre kalmaları veya bir şey anlamaları gibi bir beklentim yok. Seyirciye bir şey sunuyorsunuz ve bence bunun güzelliği de, gelen herkesin bundan farklı bir şey çıkarması. Ve bu kadar yıllık çalışmanın ardından fark ettiğim bir şey, film yapımının standart anlatımını kırmanızla gelen bir hipnotik etki var. Kurgu yapmaya dayanan bir anlatım - son 50 yılda hızla yükselen bir kurgu süreci. Ve sadece aksiyon filmlerinden bahsetmiyorum, sanat filmleri de böyle. Ben böyle yapmıyorum, oldukça uzun süreçler, sessiz görüntüler çekiyorum ve bunların da, bir çeşit hipnotik etkisi var. Başta biraz sıkıcı olabilir, ama sonra seyirci açısından hipnotikleşiyor. 

 

Ayrıca Deep Gold’da soyut ekspresyonizm, Art Brut ve çokça Egon Schiele etkileri var. 

 

Evet, hatta Beckmann, Grosso ve Dix de. Evet, ekspresyonist döneme yoğun bağlılığım var, biraz topluyorum hatta. İçinde kesinlikle bir şeyler var. Max Beckmann’a bir işimi ithaf etmiştim. Ona karşı hürmet gibi bir şey, internet sitemde görebilirsiniz.  

 

Julian Rosefeldt, Deep Gold, Julian Rosefeldt ve VG Bild-Kunst, Bonn, 2018

 

Bu ‘sanatsal’ için bir kinaye mi?

 

Hayır, öyle demezdim. 22 yıl önce Berlin’e gelmemin bir kinayesi olabilir, ki bu harikaydı. Yani 20li yaşlarımın, Weimar Cumhuriyeti'nin, Paris’teki ve Amsterdam’daki atmosferin bir karışımı, biraz da Berghein'ın katkısıyla, bilirsiniz Berlin’deki ünlü bir kulüp, Yani içinde hem bu çağdaş element de var ama aynı zamanda da oldukça feminist bir parça. Benim için oldukça feminist bir iş, feminist konular ve kadın üzerinde değişik bir bakış açısı.

 

Cinsiyetçi olmayan bir parça, evet. 

 

Bu komik aslında çünkü insanların, erkeğin gözünden kadın olarak algılayabileceği bir şey olarak fazla çıplaklık kullandığım için projede çalışırken korkuyordum ama sonuç olarak en çok kadınlardan pozitif yorumlar aldı, ve bu beni çok mutlu ediyor çünkü zekâyla cinsellik arasında bir karşıtlık olmadığını vurgulamaya çalışıyorum. İkisiyle de çalışabilirsiniz. Sadece…

 

Ağır bir hiciv var.

 

Hayır. Eğer kadınlığınızın farkındaysanız, eğer bir kadın olsaydınız buna katılır mıydınız bilmiyorum ama, Kuzey Avrupa’da kadınlar feminenliklerini geride bırakıp erkek gibi olmaya durumunda kalıyorlar ve neredeyse kişiliklerinin cinsel gücünden soyuluyorlar. Bir karşıtlık olduğunu düşünmüyorum. 

 

Gayet eşitler. 

 

Oldukça entelektüel, ve aynı zamanda tabii ki feminen olun ve feminenliğinizi kullanın.

 

 

Julian Rosefeldt, Deep Gold, Enstalasyon görüntüsü, Fotoğraf: Işık Kaya

 

In The Land of Drought bana bir yandan da Bay Jean Baudrillard’ın felsefi akımını hatırlatıyor. 

 

Ölmeden önce onunla tanışmıştım aslında.

 

Evet ben de.

 

Siz de mi? 

 

Evet. Analizim hakkında ne düşünüyorsunuz? 

 

Harika. İçinde bir şeyler görüyorsunuz. Belki bunu kendim vurgulamazdım belki. Bence ne kadar fazla iş varsa, ziyaretçinin kendisi için bir ekleme yapması için o kadar özgürlüğü vardır. 

 

Sadece tek bir açıklaması yoktur. 

 

Evet.

 

Ama eğer diyecekleriniz varsa duymak isterim. 

 

[gülüyor]

 

In The Land of Drought için. 

 

Her zaman bir projeye çıkan bir sürü yol vardır. Bir tanesi seneler önce öğrencilerimle Fas’a gitmemdi. Quarzazate ve Atlas denilen bir bölge var, ve manzarasından dolayı içinde birçok film stüdyosu var.  Film yapanlar için harika. İncil ile alakalı şeyler, Eski Roma, Kutsal Kitap çıkışlı meseleler falan için.. Hatta, Gladyatör, Asteriks ve Kleopatra gibi yapımlar,orada çekilmişti. Ve film için kullanıldıktan sonra, her şeyi orada terk ettiler. Yok etmediler ve rüzgârla su arasında orada bıraktılar. Kendi içinde bir metafor olmasıyla  çok güzel, medeniyetlerin yer almasıyla da ama gittikçe tükenen materyallerle hızlandırılmış bir tarih gibi de. Birkaç yıl önce, Joseph Haydn'ın Yaradılış Oratoryosu koro ve orkestrası üzerinde çalışmaya davet edilmiştim ve besteci, bildiğiniz gibi bu çalışmasında müziğin doğa misalî duyulmasını sağlamaya çalışıyordu. Bu oldukça ilginç bir teklifti ama sadece kendi sanat projem üzerinde çalışabilirsem, bu teklifi kabul ederim, demiştim. Böylece iki paralel parça üzerinde çalışmaya karar verdim. Müziği, neredeyse 2 saatlik bir çalışmaydı ve canlı çalındı ve öte yandan, arkadaşımla yarattığım tamamen farklı bir sound-track üzerinde de çalışıyordum.

 

Julian Rosefeldt, In the Land of Drought, Julian Rosefeldt ve VG Bild-Kunst, Bonn, 2018

 

Neden sadece iki kere çalındı?

 

Canlıydı çünkü. 60-70 kişiyle canlı bir orkestraydı. Birini Ruhr Trienali’nde, diğerini ise aylar sonra Amsterdam'da bir operada icra ettik.

 

Ne zamandı bu?

 

İki sene önceydi. Fikir insanlığın kendisinin soyunu tüketmesinden ve tabii ki de binaların vücutlarımızdan daha uzun süre hayatta kaldığından çıkmıştı. Birçok bilim adamı gezegene gelmişti araştırma yapmak için.

 

İmgenin otopsisi gibi. 

 

Evet. Bizi ziyaret edip geride kalanları inceliyorlar. Gördüğün şey bu ve istediğini çıkarabilirsin. En sonunda… bir nebze güzel, yarı-kültürel ve belki de dinî bir an var, bana biraz hücre bölünmesini hatırlatan, hayatın başlangıcı gibi, umutlu bir an var. Bir yandan da bu 'dünya gözü' var. Kontrol eden bir göz, ama geriye de bakıyor aynı zamanda.

 

Bana biraz da devasa bir vajinayı hatırlatıyor ve insanlar da sperme benzetiyorlar

 

Evet. Onun gibi bir şey. Woody Allen'ın şu filmi vardı hani... Seks hakkında diye başlayan... (Gülüyor)

 

Sizce günümüzde bir sanatçı için en zor olan şey ne?

 

En zor şey hmm… Birçok sanatçı arkadaşımı düşünürsek sanırım en zor şey bir sanatçı olarak, sanatla hayatta kalmak. Bu oldukça zor bence. Sorunuza oldukça pratik bir cevap ama bunun en zor şey olduğunu düşünüyorum. Bununla yaşayabildiğim için şanslıyım. Ama yine de ne zaman yeni bir proje planlasam çok işi oluyor.

 

Bu küratörlük ve eleştirmenlik için de böyle mi?

 

Onu da küratörlere ve eleştirmenlere sormanız lazım. 

 

Sizin gözlemleriniz üzerine?

 

İşleriyle hayatta kalıp kalamayacaklarını mı kastediyorsunuz? Hayır, bugün kendinize küratör diyorsunuz ertesi gün dondurma satıyorsunuz. Bilemiyorum...

 

Aynı zamanda siz de üç - dört sergi açıyorsunuz. Siz de aynı tepkileri alıyor musunuz?

 

Belli derecelendirmeler dünyanın her tarafındaki birçok insan tarafından yapılıyor. Dünyaya karşı daha atmosferik bir cevap bence. Ama ilginç bulduğum şey, farklı politik arka planların nasıl çalıştığını keşfedip Manifesto’daki gibi dünyanın başka yerlerinde nasıl görüldüğünü ve insanların buna nasıl tepki verdiğini incelemek. Özellikle de demokrasinin tehlikede olduğu toplumlarda insanlar çok daha güçlü tepkiler veriyor. 

 

Sanırım bir film yönetmeni veya çağdaş sanatçı olarak birden fazla şapka takıyor olmayı umursamıyorsunuz?

 

Bu benim için önemli değil. Ben sadece, yaptığımı yapıyorum.

 

Şapkalar hakkında değil yani?

 

Küratörler hakkındaki sorunuzdaki problem şu: Kendi bakış açımdan şunu diyebilirim ki, küratörler, kafalarındaki etiketlemelerle çok düşünüyor ve bu da türlü kalıplaşmalara neden oluyor. Bu sömürge sonrası tartışmaların aynısı; şu cinsiyet, şu köken, şu, bu… Eğer bunların arasında veya bunların çoğunu içeren bir şey yaratırsanız, bu bazı küratörler için oldukça sinir bozucu, itici olabilir çünkü kendi sistemlerini buna uygulayamazlar, ama bence sanatçı bundan çok daha fazlasıdır. Sanatçının dili, sizde bir izleyici olarak bir sürü şey uyandırabilir, kendine özgüdür ve bunu bir veya başka bir kutuya kapatmanın da kanımca hiç bir gereği yok.

 

Julian Rosefeldt, In the Land of Drought, Julian Rosefeldt ve VG Bild-Kunst, Bonn, 2018

 

O zaman neden İstanbul için bu parçaları seçtiniz? 

 

Küratör Heins Peter Schwefel ve Hazer Özil ile konuştuk ve ilk önce bir iş seçtik, daha sonra çalışmam Türkiye’de yeterince izlenmediğinden, biz de işlerimin bir gözden geçirilmesiyle başlamanın ve benzer yeni projelere odaklanmanın ilginç olabileceğini düşündük. Hepsinin politik bir boyutu var ve hepsi işlerimdeki gerçekliğin katmanlarının yapımından ve imgenin yapılmasından bahsediyorlar ve ‘gerçeklik’in de bir inşa olabileceğini sorguluyorlar. En azından, bizim bildiklerimizin ve medyada gördüklerimizin bir inşası. Projeyi bağlayan kırmızı bir çizgi var ama aynı zamanda farklı şeyler de deniyoruz.

 

Bu günlerde ne yapıyorsunuz? Yeni bir çalışmanız veya yaklaşan bir serginiz var mı?

 

Normalde konusu hakkında konuşmam ama şunu diyebilirim ki şu an yeni bir proje üzerinde çalışıyorum. Tekrardan, çoktan var olan metinlerle çalıştım, eski projelerimdeki gibi.

 

Manifesto’yu mu kastediyorsunuz?

 

Evet Manifesto ve My Home is a Dark and Cloud-Hungland, Deep Gold, American Night, hepsinde varolan metinleri kullanıyor ve bunları çağdaş dünyamıza uyduruyoruz.

 

Bir caz müzisyeni gibi çalışıyorsunuz.

 

Ah bu çok hoşuma gitti! Çünkü tam da şimdi yeni projem için caz müzisyenleriyle çalıştığımı ve cazın benim için çok büyük bir tutku olduğunu söylemek üzereydim.

 

Benim de. 

 

Farklı şeylerin doğaçlaması ve birikiminden mi bahsediyorsunuz?

 

Birçok standardınız var ama yine de doğaçlamanın anlamını biliyorsunuz.

 

Kesinlikle. Bunu çok sevdim. Çok büyük bir övgü. 

 

Julian Rosefeldt, In the Land of Drought, Enstalasyon görüntüsü, Fotoğraf: Işık Kaya

 

Yani Montreal, Riga, Londra, Budapeşte hepsi aynı anda. Trafikle nasıl başa çıktınız?

 

Tekrar üretilebilen medyayla çalışan bir sanatçı olmanın avantajı aynı işi farklı yerlerde aynı anda gösterebilmek. İlk olarak Manifesto çok başarılı bir iş oldu bu yüzden iş kurularak birçok yere seyahat etti ve tabii ki de şimdi Macaristan, Budapeşte Ulusal Galerisi’nde. Aynı anda, film versiyonu hâlâ Dünyada İspanya gibi birçok noktada gösteriliyor. Hangi mevsimde neyin yer alacağı genellikle küratörlerin tercihlerine göre de belirlenebiliyor. Böylece ben de sergilerim vesilesiyle gezebiliyorum. 

 

Heinz Peter’ın bu projeye kattığı zenginlik neydi?

 

Hazer Özil ile bağlantıları var ve Heinz Peter ile benim hem bir akıl hocası hem de küratör olarak ilişkim bulunuyor. Onu uzun süredir tanıyorum. Güney Amerika'da tanışmıştık. Sao Paolo Bienali'nden sonraydı sanırım. Bienalden sonra kimi sanat eserleri Şili ve Buenos Aires'e gönderilecekti. Heinz de sanatta hareket eden görüntünün bir uzmanı.  Köln’de yapılan Kunst Film Biennale' de de birlikte olduk ve sonra bu sona erdi ve Münih’te hareketli görüntüye odaklanan Kino Der Kunst isimli farklı bir festival kurdu. Yani oldukça uzmanlaştığını söyleyebilirim.

 

Manifesto, İstanbul’daki bir film festivalinde gösterilmişti sanırım.

 

Evet, geçen sene. Oradaydım.

 

O zaman Kate Blanchett bunu nasıl kabul etti ya da siz nasıl gerçekleştirdiniz?

 

Bu proje için Kate’i işe almadım. Manifesto fikri aklıma gelmeden yıllar önce Berlin’deki bir sergimde tanışmıştık ve orada işlerimi gördü ve konuşmaya başladık ve bir gün beraber bir şeyler yapmak gibi spontane bir fikrimiz oldu. Ve yıllar sonra Deep Gold üzerine çalışırken, gençken yanlışlıkla okuduğum manifestoları hatırladım ve bunu keşfetmenin eğlenceli olabileceğini düşündüm. Aynı zamanda bu metinler hala geçerli mi diye bakmanın ilginç olabileceğini düşündüm, bugün hala anlamlı olup olmadıklarını. Kate’e bu fikirle gittim ve gülmeye başladı çünkü diyalogsuz işlerimi görmüştü hep, yani yine diyalog olmayacaktı.

 

Cannes’da mı prömiyer yapmıştı?

 

Geçen sene Ocak ayında, ABD'deki Sundance Bağımsız Film Festivali'nde prömiyer yaptı. Ve sonra diyalogsuzun tam karşıtı olan bu projeyle, Kate’e yaklaştım ve bunun içine balıklama daldık.

 

Filmde 13 parçanın olması bir tesadüf mü?

 

Tesadüf derdim ben.

 

Son Akşam Yemeği’ni hatırlatıyor bana.

 

Ah hayır, hayır. Aslında 12 sahne var, biraz kafa karıştırıcı çünkü 12 sahne ve 13 karakter var ama bir de giriş sahnesi var bu yüzden 13 oluyor. Kurma versiyonunu gördünüz mü bilmiyorum ama?

 

Hayır.

 

O ilk önceydi. İlk önce yerleştirme versiyonunu yaptık ve en baştan biliyordum ki, sonrasında çizgisel bir tanesinde çalışmam gerekecekti çünkü film dünyasından biraz param vardı. O yüzden yine iki farklı arka planda düşünmek zorunda kalıyordum,  ki bunu da süreç içerisinde sevmiştim çünkü Kate Blanchett’ı film dünyasını sabote edecek şekilde bir alet olarak kullanmanın ilginç olacağını düşünüyordum. Çünkü Manifesto tam bir film değil ama bir film formatı, görsel anlatımı var bir şekilde, 94 dakikalık ama gerçek bir anlatımı yok. Bu yüzden film yapımının sınırlarını da sorguluyor.

 

Julian Rosefeldt, Manifesto, Julian Rosefeldt ve VG Bild-Kunst, Bonn, 2018

 

Portatif bir tiyatro gibi. Anlık bir şov yani.

 

Tehlikesi de burada bence. Tüm iş, yerleştirme ve film, Kate bunları gölgede bırakabilirdi ama yine de yaptığı işte o kadar iyi ki aynı anda ona da odaklanabiliyorsunuz. Çünkü o kadar iyi ki sadece onun oyunculuğunu takip edebilir veya onu unutabilirsiniz çünkü yine, o kadar iyi ki, ve sadece metine odaklanabilirsiniz. Aynı zamanda materyali iletmede de çok iyi...

 

O zaman bu manifestolar sizin için nesnel mi öznel mi?

 

Benim için oldukça özneller. Çok tutkulu metinler ve benim işlerim, tekrar söyleyeyim, bayağı özneller. Sanatının bir ilanı, yazarların ve şairlerin, hepsinin birçok ortak noktası var. Sanat tarihçilerinin, sanatçı görsel işleriyle uzun bir süre sonra sanat tarihinin bir anıtı haline geldiği için bu metni bir anıt olarak görmeleri de cabası. Metinlerin, iş daha sekiz ünlü sanatçı tarafından fiziksel olarak yapılmadan önce yazıldığını düşünürseniz, okuması çok daha farklı oluyor. Benim için en azından. Bunlar yazıldıklarında sanatçıların yaşlarını düşünürseniz okumayı çok değiştiriyor çünkü o yaşta özgüvenlinin tam tersi oluyorsunuz. Metinler oldukça özgüvenliler çünkü o çok gürültülü ve öfkeliler ama benim için bu gürültü ve öfkenin nedeni özgüvensiz olmaları, sanki gerçekten soruyorlar, sanatçı kendine sorar, kimim ben, ne yapıyorum, sanatımla ne yapmak istiyorum… Ve bunu metinde hissedebiliyorsunuz. Bu, onları benim için daha kırılgan yapıyor.

 

Dikkatli mi?

 

Dikkatli değil. Bunun tersi. Materyalin kendisinde özgüvensiz değiller. Oldukça, hani deyimi bilirsiniz “Dünyanın nasıl değiştirilebileceğini biliyorum.” “Bunu yapmamız lâzım, şunu yapmamız lâzım.” gibiler ama, bu metinlerin bazılarının, hatta çoğunun sanatçı daha 19-21 yaşlarındayken yazılmış olduğunu aklınızda bulundurunca çok güzelleşiyorlar. O yaşta “MoMA’da olacağım veya MoMA’dayım.” diyen kişi oluyorsunuz. Daha MoMA’da değilsiniz. Özgüvensiz biçimde bağırınıyorsunuz...

 

Bu sözler adına sonuncu, en haklı manifesto hangisiydi ?

 

Manifesto’da kullandığım son metin mi?

 

Julian Rosefeldt, Manifesto, Enstalasyon görüntüsü, Fotoğraf: Işık Kaya

 

Kullanıp çok sevdiğiniz yani.

 

Okuduklarım 100, kullandıklarım ise 55 tane civarı.

 

Aralarında bir sıralama var mı?

 

Yok aslında. Yani, oralarda yazan her şeye katılmıyorum. Sayısı 13 olan bu kolajlarda bir sürü çelişki var. İçlerindeki şiirsellikle ve soludukları enerjiyle kendimi müsbet yönde özdeşleştiriyorum Bu yüzden birini veya diğerini seçmemeyi yeğlerim. Bilirsiniz, bazı parçalar harika ve eğer bugün yazsaydınız, tüm dünya bir amatör caz orkestrası tarafından yönetiliyormuş gibi gelebilirdi size. 

 

Son soru. İstanbul’da hangi yıl, koordinat veya yaşta hissediyorsunuz?

 

Bu çok iyi bir soru. Biraz kafası karışmış bir haldeyim, bunu söylemem lâzım. Her şeyin eş zamanlı gittiği böylesine güzel bir şehir. Bazen bir şehirde yürürken Mexico City’de yürüyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz ama Jakarta’da da olabilirsiniz. Başka bir yerde de... İlk olarak bir İslâm ülkesi bu yüzden zaten ilginç, değil mi? Cephelere ayrılan bir dünyadayız. Kültürel olarak, politik olarak ve sosyal olarak, İstanbul’da bir sürü çelişki görüyorsunuz. Popülistlerin yükselen başarısı konusunda çok endişeliyim. Sırf burada da değil, kendi ülkemde de.

 

Evet. Almanya, Fransa...

 

Amerika ve tabii ki Rusya. Filipinler ve Brezilya da, nasıl her şeyin 10 yılda değişebileceğinin bir kanıtı aslında. Bu beni çok endişelendiriyor ama Batı dünyasında yine daha huzurlu zamanlar geçirdiğimizi düşünüyorum. Ve bu huzurun, başka ülkelerdeki başka nüfuslardaki birçok insanın artık başa çıkamadığı tüketimin hızlanmasına yol açtığını gözlemliyorum. Pastadan paylarını alamıyorlar. Diğer yandan Çin veya Hindistan gibi ülkelerde artan bir orta sınıf var ve bu da harika ve tepki olarak insanlar güçlü ve basit bir ses istiyor.

 

Julian Rosefeldt, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Web sitenizde bazı kurum ve müzelere ait işlerinizin listesini vermişsiniz. Onlar için herhangi bir yorum veya eleştiriniz var mı? 

 

Biraz karışık bir konu. Çünkü sanat toplamanın çok uzun bir geleneği var. Medici ailesi veya Francesca von Habsburg veya Rockefellers arasında bir karşılaştırma yapabilmeye çalışıyorum. Toplum arasında daha temiz bir imajı olan müzelerin arkasında, genellikle iş adamlarından oluşan bir kurul oluyor. Bizim zamanımızda, aslında sadece dolaysız yoldan açgözlülükten bahsediyoruz. Artık masum para diye bir şey yok. Belki de hiç yoktu. Yani yemek zincirimizin sonundayız, bilirsiniz.

 

Sanat kara para aklamanın bir yolu haline geldi.

 

Değil bence, kara para, sanmıyorum…

 

Kirli imgelerin aklanması?

 

Hayır o da değil. Ama bir sanatçı olarak birçok toplayıcının entelektüelliğini kabul ediyor olsanız bile parmaklarını kirletmiş insanlarla iş yapmanız gerekeceğinin farkında olmanız lâzım. Ama yine de onlar için de bazen bir sorun haline geliyor. Genel olarak düşünüyorum ki, sanat beyaz bir küp içine kilitlendiği için bir problem olarak görülüyor ve aslında söyleyeceğimiz her şeyi kendi kafamızdaki kardeşlere söylediğimizi de kabul etmemizde fayda bulunuyor. Bazen, biraz umutsuz oluyor bu da tabii.

 

Ve en sonuncusu, Bienal sistemi işliyor mu? 

 

Hayır. Bilmiyorum. Dünyadaki her köyde bugün bir bienal var yani büyük ihtimalle bu sorunuzun cevabıdır.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon