Saklı Görüşmeler XII

31.07.2018

Saklı Görüşmeler, Mine Kaplangı'nın güncel sanat alanında aktif rol oynayan kişilerle yaptığı beklenmedik görüşmeler sırasında onlara ansızın yönelttiği tuhaf sorulara verdikleri cevapları derliyor ve her ayın son günü yayınlanıyor. Serinin on ikinci röportajında Ayça Telgeren’i ağırlıyoruz 

 

 

Saklı görüşmeler serisinin on ikincisi Ayça Telgeren’in Kadıköy’de bulunan ev/atölyesinde buluştuğumuz bir günden geliyor. En son St. Joseph Lisesi’nde Amira Arzık ve Gizem Karakaş'ın eş küratörlüğünü, Fuat Eşrefoğlu’nun sergi tasarımını, Aslin Ersan’ın mimari tasarımını yaptığı Kapsül sergisine katıldı. Ayça Telgeren’in projelerini ve yeni çalışmalarını sanatçının web sitesi ve Instagram hesaplarından takip edebilirsiniz.

 

Atölye ile evinin aynı mekanda yer almasının olumlu, olumsuz yönleri neler sence? 

 

Ekonomik açıdan oldukça iyi bir durum elbette. Öte yandan esnek çalışma saatlerini düzenleyebiliyorsun, hem çamaşır yıkayıp hem iş yapma fikri benim hoşuma gidiyor. Çalışırken bir ara verip yemek yapmak benim için çok verimli ve besleyici. Olumsuz yanıysa, atölye ile ev bir araya geldiğinde dışarı ile olan bağ bir noktada kısıtlandı, mahrem alanlar tek çatıda toplanmış oldu. Eskiden atölyenin etkileşimi daha yüksekti, şimdiyse çoğunlukla yalnız olmak istiyorum ve herkesi kolay davet edemiyorum. Gördüğün gibi bahçe katındayım, burası atölye iken kapının önünden geçenler uğrardı. 2013 yazından beri burası artık hem atölye hem ev. Şimdi perdeler biraz kapandı sanırım. 

 

En son ne zaman ciddi ya da oldukça önemli bir karar alırken zorlandın? 

 

Yedi ay önce sigarayı bıraktım, sanırım bu karar çok önemli ve zorlayıcıydı fakat başardım ve çok gurur duyuyorum kendimle. Ayrıca Ekim ayından itibaren düzenli seyahat edeceğim yeni bir hayata geçeceğim, buna karar vermek de zorlayıcıydı ama benim için iyi olacağını düşünüyorum.

 

 

Birine kafa dinlemek için nereye gitmesini önerirdin?

 

Atölye/evime davet ederdim sanırım! Ama tenha zamanlarında Kadıköy sahil de olabilir. 


Tekrar tekrar dönüp okuduğun bir kitap var mı?  


Elbette var, daha doğrusu kitabın tamamı değil de bölümleri var. Örneğin Ursula Le Guin’in Kadınlar, Rüyalar ve Ejderhalar. Her seferinde, sevdiğim bir kadına hediye ettiğim için, geçen gün bu  kitabı altıncı kez satın aldım. Ahmet Hamdi Tanpınar’a döner döner bakarım, mücevher gibi bir dili vardır. Cemal Süreya’ya dönerim şiirde, çok iyi gelir bana. Tom Robbins’in romanlarına geri dönerim, çok severim hayatı kavrayış mizahını. Raymond Queneau’nun Biçem Araştırmaları’na çok sık dönerim yazı yazarken. 

 

Kimlerin sosyal medya hesaplarını takip etmek sana ilham verir? 


Maye Musk’ı takip ediyorum, Ellon Musk’ın annesiymiş, sonradan öğrendim defaatle hayran kaldım kadına, hani ‘böyle yaşlanmak isterim’ diye düşünüyorum ona baktıkça. Ayrıca Ellon Musk’ı da takip ederim. Asia Argento’yu takibe başladım. Babası Dario Argento’nun sineması benim için çok özel. Asia da çok acayip bir kadın, bilenler bilir. Boy George, Panti Bliss, RuPaul’u Facebook’tan takip ediyorum. Bunun dışında sanatçı dostlarımın zeki ve anlamlı paylaşımları günüme keyif katıyor. Ben açıkçası sosyal medya için çok karamsar düşünmüyorum, rayına oturması zaman alacak. Gerçek yaşam ve dijitalde kurgulanmış hayatlar sürekli kıyaslanıyor oysa birbirlerini ortadan kaldıran şeyler olmak zorunda değiller. Analog ve dijitali dövüştürmek yerine ikisinin de birbirini besleyeceği bir gelecek tasarım algısı daha sürdürülebilir olan sanki…

 

Keşke daha çok …… üzerine çalışabilsem. 


Daha çok okuyabilsem, heykellerimi daha büyük ölçekli çalışabilsem, video işlerime daha nitelikli zaman ayırabilsem, montaj tekniklerini daha iyi öğrensem, daha düzenli egzersiz yapabilsem ve bahçeyle daha çok ilgilenebilsem derim.

 

Eserlerinde sıklıkla karşılaştığımız cinsiyetsiz bir beden figürü var, bu figürlerin hikayesi nedir, nasıl oluştu/lar? 


Cinsiyeti çok algılanmayan bir kız çocuğundan yola çıkarak başladım, aslında bir tür otoportre diyebilirim ama sonraları benden bağımsız kendi başına bir yol izlemeye başladı. Fransız bir şarkıcı vardır, Mireille Mathieu. Ben küçükken sürekli saçlarımı kısa kestirip “Aa bak ne kadar da ona benzedin” derlerdi. Muhtemelen saçımın kesilmesinin pratik bir nedeni vardı ama bu cinsel kimliğin bir çeşit hadımına gider. Hareketli bir çocuktum parkta sokakta erkek zannederlerdi ve bu durum beni öfkelendirirdi. Figür resmetmeye başladığımda bu küt kısa saçlı kız çocukları zamanla cinsiyetsiz ve yaşsız bir karaktere dönüştü ve adını da Mireille olarak buldu. Yani kız olmasına rağmen cinsiyetsiz, çocuk olmasına rağmen yaşsız. Benim tüm versiyonlarıma ve benden daha fazlasına sahip. Servis edilen gündelik gerçekliğin dışında, daha geniş bir zaman diliminde kavrayışı olan coşkulu ama telaşsız bir gizmo. Başlangıçta derdimi, tasamı, umudumu içine doldurduğum bir kılıf gibiyken zamanla kendine ait bir karakteri olmaya başladı. Seyretmeye ve ne yaptığını takip etmeye başladım. İçinde hareket ettiği evrenin gözetleyicisi oldum. Son dönemde ayrı yollara gittik o yüzden yakın dönem işlerimde pek karşılaşamazsınız Mireille ile… Zaman içinde illa ki bir yerde kesişiriz. Fikirler ve tutumlar zaman içinde olgunlaşıp evi terk ediyorlar ki bu iyi bir şeydir.

 

 

Takıntılı olduğun bir konu var mı?


Takıntılı olmama konusunda takıntılıyım artık! Özellikle takıntılarımın üstesinden gelebilme yolunda ısrarcı olmayı istiyorum. Takıntılarımız cidden çok eziyetli; hem kendimiz hem çevremiz için. O yüzden çoğundan vazgeçmek için oldukça uğraştım. Ödülü büyük çünkü; özgürlük ve rahat bir kafa!

 

En derin sohbetler sabah erken mi, gece geç mi yapılır sence?

 

Sanırım kiminle konuştuğuna da bağlı ama gece geç yapılan muhabbetler daha derin olur diyebilirim, sabahları ise daha çok kendimle konuşurum. 


Kimsenin bilmediği bir Ayça yönü var mı?


Oldukça açık bir insanım aslında, çoğu yönümü bilir insanlar. Fakat sanırım Gezi’den sonra iki sene boyunca aktif politika yaptığımı pek bilen yoktur. Bir de üniversite hayatım boyunca bir çok farklı sektörde, farklı işte part-time olarak çalıştım. Uzun ve renkli bir listem var bu konuda.

 

Bu en iyi sorularından pek hoşlanmıyorum özellikle sergiler söz konusu olduğunda; fakat oldukça da merak ediyorum son zamanlarda gezdiğin ve oldukça beğendiğin, sen de etki bırakan sergi hangisiydi ve neden?

 

Oldukça fazla diyebilirim ama ilk aklıma gelenleri söyleyeyim. Selim Birsel’in Bahçe Bakım Sanatı çok etkileyiciydi, kendi bağımsız zamanını kuşanmış bir sergi… Çağla Köseoğulları’nın Sanatorium’daki sergisi ve Kars tünelinde çektiği video çok aklımda kaldı. Galata Rum Okulu’ndaki Ölüme Ne İyi Gelir? sergisindeki Alp Sime’nin fotoğraflarının önünde çakıldım, kaldım. Zeynep Sayın’ı da ilgiyle okuyor ve dinliyorum, gerçekten dikkat çekici bir yan yanalıktı. Özlem Ünlü’nün Filbooks’la yaptığı kitabı Bindil beni çok mutlu etti. Özden Demir’in de Adahan’daki Dönem Ödevi adlı sergisi çok görülesiydi, özellikle video işi çok güzeldi. Sevil Tunaboylu ve Eda Gecikmez’in ArtSümer’de düzenledikleri Güneş Yerinde sergisini görmek güzeldi, hemen aklıma gelenler; Ata Kam’ın çözeltisi ve Ferah Doğan’ın ses eseriydi. Volkan Aslan’ın kopmuş bir gülü beyhude uğraşla yıkayıp durduğu video çalışması da çok hissettiğim bir eserdi. Hatırlamadığım ama zihnimin bir kenarında kalmış çok sayıda daha sergi ve eser vardır eminim. İstanbul’da ve daha bir çok şehirde çok iyi şeyler üretiliyor. 

 

 

Sürekli haberleri takip eder misin? Haberleri ve gündemi takip etmenin senin üzerinde besleyici, uyarıcı ya da negatif/olumsuz etkileri oluyor mu?


Hayır, özellikle takip etmiyorum. 20 seneden beri televizyonum yok ve bu durumdan oldukça memnunum. Takip edilmesi gereken gündem zaten bir şekilde sızıp geliyor ama bunu dışında her gün burnumuza dayatılan gündemin bizleri gerçeklikten kopardığını düşünüyorum. Otomatik Portakal’daki imajla beyin yıkama sahnesini hatırlarsınız. Hiç bir farkı yok kanımca. 

 

Yaşadığım şehir ne yazık ki …… konularında yetersiz kalabiliyor. 


Aslında İstanbul oldukça katmanlı bir şehir, zayıf yönleri oldukça az diyebilirim. Şehir içerisinde yaşayan bizlerin yarattığı zayıflıklar var, o yüzden şehrin zayıf yönlerinin aslında insanlardan kaynaklandığını düşünüyorum. Yoksa aradığın her şeyi bulabilirsin bu şehirde, sadece zorlayıcıdır, göz önünde değildir, arayıp bulman, çaba harcaman gerekir.

 

Evine ilk defa gelmiş olan birine ideal bir akşam yemeği menüsü olarak ne hazırlardın?

Baştan çıkarmaya çalıştığım biriyse, fırında patlıcan yaparım, mütevazı ama lezzetli. Özellikle tahin, peynir, sebze ve acukalar ile yapmış olduğum ezmelerle sunarım. Mutfakta eğleniyorum, doğru dürüst iki senedir vakit geçiriyorum, ne varsa dolapta onlardan bir şeyler yapmak çok eğlenceli. Etrafımda çok iyi yemek yapan çok insan var, yamaklıklarını yapıp dikkatle seyrediyorum hepsini.

 

…….. şehirlerini mutlaka görmek istiyorum, çünkü …....


Tokyo’yu çok görmek isterim, çünkü Stüdyo Ghibli orada! Japonya zaten büyük merak konusu benim için, bir süre orada nefes alıp vermeyi isterim. Bir de Lizbon sanırım, İstanbul’a çok benzediğini duydum ve merak ediyorum bu benzerliği. 

 

Herkes biraz daha ....... olabilmeli.


Kendini hafife alabilmeli, kendi ile dalga geçebilmeli… Sanırım bu şekilde herkes daha açık ve daha kibar olabilecek.

 

 

Özellikle sanat alanında kendine koyduğun hedefler var mı? Burada sergi açmalıyım, şu etkinlikte yer almalıyım, şu tekniği öğrenmeliyim gibi...

 

Var ama söylemem :) Zaten hedeflerim değil hayallerim var, üstelik düşlendikleri gibi şekillenmiyorlar. Eninde sonunda gerçekleşiyorlar ama kendi zamanında kendi algısında ve çoğunlukla sezgisel. Hedef denen şey ancak hayal ettiğim bir şeyi tamamlama konusunda işe yarıyor. Yani şu iş, şu koşullarda şu şekilde oluşabilir ve onun planlaması, çalışması gibi... Üstelik uzun vadeli hedeflerin geçerli olamayacağı bir ülke ve dünya düzeninde yaşıyoruz, bunu da görmek lazım. İlla ki bir hedef lazımsa üretim pratiğim için, her günümü nitelikli geçirmek ve devrisi güne devam edebilmek için motivasyonumu sağlamak olabilir.

 

Bu çağda bir sanatçının özgür üretim yapabilmesi için en ihtiyacı olan üç şey nedir? 

 

Merak, keşfetme dürtüsü. Yaptığı şeyi yapmadan duramıyor olması gerek, onu dürten o merak, o düşünce her ne ise o olmadan nefes alamıyor olması gerek. Sonra da kendine ait bağımsız bir alan ve bu alan fiziksel değil. Kendisi ile üretiminin, üretimi ile hayatını geri kalanının, içinde bulunduğu toplum ile kendisinin arasına mesafe koyup dışarıdan/uzaktan bakabileceği bir alandan bahsediyorum. Yani bütün gürültünün dindiği, sakinlikle hissedilenlerin anlaşılabileceği gri bölge. Üçüncü olarak da dünya çapında bağlantı, yani web, yani sosyal medya, yani internet.
 

Sanat eleştirisinin yetersizliği sence sanatçıları ve üretimlerini direkt olarak etkiler mi? 


Elbette etkiler. Özellikle 2015 yılında yapmış olduğum üçüncü sergiden sonra bu sergi hakkında kendi söylediklerim, basın bülteninde yer alanlar dışında yazılmış bir tek yeni cümle bir bulamadım. Bu beni üzdü, nihayetinde yaptığım şey görülsün, birilerine temas etsin ve bir duyguya ya da düşünceye sebebiyet versin isterim. Müspet veya menfi, hiç fark etmez. Bir tek sosyal medyada sergiyi gören insanların paylaştığı görsellerin altına yapılan yorumlardan bir şeylere ulaşabildim. Aynaya bakıp yansımanı görememek gibi sıkıntı veren bir durum. Eleştiri çok besleyici ve en açık haliyle gerekli. Belki de eleştiri yokluğunun yanında bizler de sergileme ve bunu tartışmaya açma şekilleri ile daha farklı ilgilenmeliyiz sanatçılar olarak.

 

HAH kolektif senin için ne ifade ediyor? Şu an HAH ile ne üzerine çalışıyorsunuz?

 

HAH benim için oyun arkadaşları, süreç, birbirini besleme halleri, kendini başka bir gözle görme imkanı, bir çeşit okul, büyüyen, küçülen, pek aynı kalmayı istemeyen ve bir yandan da beceremeyen kendi halinde bir organizma. Defne Tesal ve Murat Yıldız yurt dışındalar. Ahu Akgün ve Gizem Karakaş’la ben Kadıköy’deyiz. Şu aralar yarım bıraktığımız işler üzerine düşünüyor ve çalışıyoruz. Sonbaharda dört günlük bir rezidans yapma fikri ile Şirince’de Edebiyat Medresesi’ne gitme niyetindeyiz.

 

 

Bir sergi alanına girdiğinde ilk önce ne yaparsın? 

 

Sergi mekanına girdiğimde ilk olarak sergiyi belirli bir yönde ya da rotada gezmemi isteyen bir düşünme var mı diye bakınırım. Yoksa ben nasıl gezebilirim diye kendim keşfe çıkarım. Sergiyi tanıtan metinlerden oldukça uzak kalırım. Bir uyarı var ise elbette okurum ama genelde hep beni en hızlı yakalayan eserden başlayarak özgürce gezmeyi tercih ederim. Eserlerin isimlerini okurum çünkü eser ve ismi bir bütündür.
 

Hiç birine eser hediye ettin mi? Eserlerin hediye edilmesi konusunda ne düşünüyorsun? 

 

Evet, hatta oldukça fazla sayıda eser hediye ettim. Eser hediye edilmesi konusunda şunu düşünüyorum, bence birine bir şey hediye ederken o kişinin dünyasına kendi kafandaki bir anlam ile girmiş oluyorsun, ve bu anlam nedeniyle ben kendi işlerimi hediye ederken karşımdakini o anlamla yaşamak zorunda bırakıyormuşum gibi hissediyorum. O yüzden de genelde hep o kişiye özel bir şey hediye etmeye çalışıyorum, ki bu da oldukça süreci zorlaştıran bir konu haline geliyor. Birine hediye alırken de bu nedenden dolayı çok zorlanırım, obje fazlalığı olmamalı hediye, anlamı olmalı bir şeyi vermenin, paylaşmanın…

 

Dans etmeyi çok sevdiğini biliyorum o yüzden sormak istedim, mutlaka bu şarkıda dans edilmeli dediğin bir şarkı var mı? 

 

Kesinlikle Michael Jackson’dan bir şarkı olmalı, ne gerekiyorsa Michael’da var! Buyurun size bir Smooth Criminal!

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon