Saklı Görüşmeler XIV

01.10.2018

Saklı Görüşmeler, Mine Kaplangı'nın güncel sanat alanında aktif rol oynayan kişilerle yaptığı beklenmedik görüşmeler sırasında onlara ansızın yönelttiği tuhaf sorulara verdikleri cevapları derliyor. Serinin on dördüncü röportajında Erinç Seymen’i ağırlıyoruz

 

 

Saklı görüşmeler serisinin on dördüncü röportajı sanatçı Erinç Seymen ile sekiz seneden beri yaşadığı Çukurcuma semtinde buluştuğumuz bir öğle yemeğinden geliyor. Bir süredir Başak Bugay, Hera Büyüktaşcıyan, Can Küçük ve Şant Mengücek'i davet ettiği ve bünyesinde kendi eserinin de bulunduğu Otelde Bir Gün adlı grup sergisi üzerine çalışan sanatçının son dönem çalışmalarını ve yeni projelerini sanatçıyı temsil eden Zilberman Galeri’nin web sitesinden takip edebilirsiniz.

 

En son okuduğun roman hangisiydi ve aklında özellikle yer edinen bir kısmı oldu mu?

 

Louis Ferdinand Celine’nin Taksitle Ölüm romanını okudum. Yazarın Gecenin Sonuna Yolculuk adlı kitabını okuyalı yıllar olmuştur, Taksitle Ölüm romanının Türkçe’ye çevrildiğini bilmiyordum. Ayrıca Gecenin Son Yolculuğu adlı romanı o kadar etkileyiciydi ki ben başka bir romanının bu kadar güçlü olacağını tahmin etmemiştim. O yüzden bu kitabın keşfi çok etkileyiciydi. Otobiyografik bir roman, yazarın gerçek hayat hikayesini süsleyip biraz abarttığı söylenir. Ailenin sefalet hikayesini çocuğun ağzından dinleriz. Sanırım kitabın beni en çok etkileyen yönü, aldırmazlığın sefalete karşı ne kadar etkili bir silah olabileceğini fark etmemdi. Bertolt Brecth der ya “Önce ekmek sonra ahlak,” bu romanın bu sözü çok acı bir dilde hatırlattığını düşündüm. Uyanır uyanmaz düşündüğü tek şeyin bugün ne yiyeceğiz, acaba hayatta kalabilecek miyiz soruları olan, önceliğinin her zaman temel ihtiyaçlarını gidermek olduğunu hatırlatması... Yoksul kitleleri vasıfsızlıkla, kendilerinden başka bir şey düşünmedikleri üzerinden suçlayanların ne kadar hatalı olduklarını bir kez daha hatırlattı bana.

 

Otelde bir gün sergisinden itibaren bir süre çalışmak istemediğinden, ara vereceğinden bahsettin. Bu süreçte neler yapacaksın?

 

Sanırım bir süre seyahat edeceğim, önce Korfu adasına gitmek istiyorum. Gerald Durrell'ın Büyülü Ada adlı otobiyografik bir romanı vardır. Hikayede Durrell’in annesi dört çocuğunu alır ve Korfu adasına yerleşir. 1930'larda geçen bu hikayede Durrell’in çocukluğunda tabiata ve hayvanlara duyduğu ilgi ve merakla beraber adanın onun için bir cennete dönüşmesini izleriz. Adayı keşfetmek, yeni bitki ve hayvan türlerini o heyecan ile incelemek onun için yeryüzündeki cennette yaşamaya dönüşür. Gerçek bir hikaye olan bu ada deneyiminden sonra aile 5-6 sene sonra İngiltere’ye dönmek zorunda kalır. Durrell ise bu süreçten ilham alarak bir doğa belgeselcisine dönüşür, hatta belgeselleri nedeniyle bir edebiyatçıdan çok bir doğa belgeselcisi olarak tanınır. Çok etkilenmiştim Büyülü Ada romanından ve sanırım o yüzden ada şimdi beni çağırıyor.

 

 

Bir gün içerisinde yaklaşık olarak kaç saatini sosyal medyaya ayırıyorsun?

 

İki saati geçmemeye çalışıyorum. Ben de artık haberleri sosyal medya üzerinden takip ediyorum, basın yayın kuruluşlarının sosyal medya hesapları daha aktif. Gündem takibini de sosyal medya üzerinden yaptığımız için bu süreyi iki saat ile sınırlı tutmaya çalışıyorum.

 

Hiç fırsatım olmadı ama bu sanatçı ile birlikte çalışabilmeyi çok isterdim dediğin isim?

 

Markus Schinwald senelerdir takip ettiğim ve çok etkilendiğim bir sanatçı, onunla birlikte çalışabilmeyi isterdim. 

 

En sevdiğin mevsim?

 

Sonbahar

 

Radyo dinler misin?

 

Hayır. Ben hala fiziksel kayıt alan biriyim, kendi arşivime de gereken ilgiyi göstermeye çalışırım ve müzik keşiflerim radyo aracılığıyla olmuyor. Özellikle 90'larda doğrudan müzik mağazalarında ya da müzik dergilerinden keşifler yapıyordum. Biraz daha yer altı ile ilgilendiğim için radyo genelde bana büyük ve ilginç ikramlarda bulunmuyor.

 

Seyahat ederken dinlemeyi çok severim dediğin ideal bir yolculuk, seyahat albümün var?

 

Ensemble Pearl benim çok sevdiğim birkaç müzisyenin bir araya gelerek kurduğu bir proje grubu. Aslında Gisele Vienne'in bir performansı için kaydettikleri bir albüm. Bu albümün performanstan bağımsız olarak tek başına ayakta durabilmesi beni çok etkilemiştir. Ben bu albümü alırken sevdiğim müzisyenler için aldım ama başka bir sanat eserine eşlik etmesi için yapılmış bu albümün bende o kadar büyük bir etkisi oldu ki arada kendimi "bir metin yazsam da bir performans yapılsa bu albüm üzerine" derken buldum. Hatta şu an üzerinde çalıştığım resimlerden biri de bu albüme ithafen ortaya çıkmaya başladı.

 

 

Uzun süre etkisinden kurtulamadığın bir an oldu mu herhangi bir sanat eseri ile ilk temas kurduğunda?

 

Lise yıllarımdan beri görmeyi beklediğim bir resim vardı ve en sonunda üç sene önce Brüksel’de görme fırsatım oldu. Jean Delville’in 19. yüzyılın son çeyreğinde resmetmiş olduğu Şeytanın Hazineleri (Treasures of Satan) adlı yağlı boya bir tablosu. Jean Deville’in kesinlikle sanat tarihinde hak ettiği değeri bulamamış bir ressam olduğunu düşünmüşümdür hep, yaşadığı ve resim yaptığı dönemde kimseye yaranamamış. Belçikalı bir ressam olmasına rağmen Brüksel'deki müzenin kitabevinde bile onun üzerine yazılmış bir kitap yok... Resme gelirsek, Delville'in birçok resmi gibi fani yaşamın geride bırakılmasını anlatan bir yapıt fakat benim okumam özellikle bedensel hazlardan ziyade mülk biriktirmenin insanı sürüklediği müptezelliğe meylediyor... Toplu bir sevişme sahnesini andıran bir imge var resimde ama ben o beden akışının bedensel hazlardan ziyade mülk düşkünlüğüne vurgu yaptığını düşünüyorum. Tüm o insanların taşıdıkları inciler, sikkeler, değerli taşlar... O yüzyıl sonunda kapitalizm Avrupa’da sınıflar arası ayrımı çok dramatik biçimde ortaya çıkartmıştır ki bu açıdan resmin tam da bu dönemde ortaya çıkışını değerli buluyorum. Güncel siyasetten uzak duran bir ressam olan Delville’in bu resim ile antikapitalist bir tavır sergilediğini düşünüyorum.

 

İzlediğin filmler üzerine tartışmaktan hoşlandığın kişi kim?

 

Cihan Kurt çok yakın bir arkadaşım ve onunla her konuda tartışmayı çok severim, sırf filmler üzerine de değil, aynı zamanda sanat, müzik, her konuda...

 

Bu görüşmeyi okuyacak olanlara tavsiye etmek istediğin bir roman var mı?

 

Abe Kobo’nun Kutu Adam’ını tekrar okuyorum. Bu aralar gizlenmek üzerine çok düşünüyorum, Başak Bugay’ın Milli Reasürans Galerisi’nde gerçekleşen Gizlenmek Keyiftir adlı sergisinden çok etkilenmiştim. Kutu Adam’da da ana karakter gizlenir ama gizlendiğinin de bilinmesini ister. Kusurlu gizlenme gibi, gerçekten bir gizlenme değil de gizlenmenin teatral bir sergilenmesidir. Seni görülen kılan nedir, sen ne zaman toplumsal bir varlık olarak kabul görüyorsun gibi sorular da sorduğu için aynı zamanda bir kimlik tartışmasıdır. Zilberman Galeri’de geçen sene Ekim-Kasım aylarında gerçekleşen Homo Fragilis adlı son kişisel sergimde Murat Balcı birlikte ürettiğimiz Bay Çaresiz adlı eserin de ilham kaynaklarından biridir Kutu Adam romanı. Son zamanlarda özellikle hepimizin çevresinde konuşulan gizlenmek ve göç etmek arasında seçim yapma konusu üzerine de çok kafa yordum. İnsanların neden gizlenmek istedikleri üzerine düşünebilmek adına çok elverişli bir kitap.

 

Bir yönetmenden bahsetmeni istesem, aklına ilk kim gelirdi?

 

Starewitch’den bahsederdim, kendisi 1920lerde ilk stop-motion film çeken yönetmenlerden biri. Aslında çocuk filmleri gibi görünseler de filmleri o dönemde çocuklar için pek elverişli olmayan çok grotesk işler. Fabl formundaki bu filmler daha çok büyükler için iyi ve kötünün arasındaki ilişkileri irdeliyor ve insan hikayelerini hayvanlar üzerinden anlatıyor. O döneme göre çok yenilikçi olduğunu düşünüyorum filmlerinin, ayrıca iyiliğin ve kötülüğün zıt kutuplara atfedildiği kuru ahlakçılığa da çok güzel bir alternatif sunuyor filmleri. İyinin ve kötünün, iyilerin ve kötülerin kesin birer çizgiyle birbirlerinden ayrılmadıklarının altını çizmekte sürekli.

 

 

Şu an İstanbul’da sokakta yürürken görüp karşılaştığında en çok şaşıracağın şey ne olurdu?

 

Çocukken İstanbul sokaklarında yazın çok böcek olurdu, özellikle de hamam böcekleri. Artık İstanbul’da yürürken böcek gördüğümde çok şaşırıyorum sanırım. Sokaklarda neredeyse hiç böceklere rastlamıyorum çünkü.

 

Üretim sürecini katmanlarıyla anlatman gerekirse, nasıl anlatırdın?

 

Üretim sürecimde sabit bir metodoloji yok; bazen bir imgenin peşinden bir fikre koşuyorum. Bu imge ile bir yerde karşılaşabiliyorum, örneğin bir kartpostalda görüyorum. Kimi zaman da kafamda var olan ya da beliren bir imge bir fikri çağırıyor. O yüzden bu iki metodolojiye de ihtiyacım var diye düşünüyorum. Bu nedenle de kimi zaman 1950lerden kalma bir plak kapağı bana ilham verip bir yapıta vesile olabiliyor. Ben müzik ile uğraşırken de bu böyleydi, her zaman bir kaç farklı metodoloji üzerinden ilerlerdim. (Field recording) Sahada kayıt yapıp onu bilgisayara yüklerdim ve üzerinde o kadar çok oynama yapardım ki başlangıcını kaybetmiş olurdum, sonuç sesin kökeninden çok farklılaşırdı, sanırım diğer üretimlerim için de bu durum geçerli.

 

Hiç aklından çıkmayan bir rüyan var mı?

 

Tekrarlayan ve tekrarladığı için sürekli aklımda olan bir rüyam var, kimi zaman ellerimin kilitlendiğini görüyorum. Her seferinde farklı bir rüya da olsa bu ellerimin düğümlendiği sahne tekrarlanıyor. Sanırım bu ellerin düğümlenmesi bir çaresizlik göstergesi, eller çözüm bulur çünkü hele ki benim pratiğim için el çok önemli. O yüzden sanırım çaresiz kalmak, bir şey yapamamak, çözüm bulamamak gibi okunabilir bu motif. Daha çok bir motif olarak karşıma çıkıyor farklı rüyalarda kilitlenmiş, açılamayan ellerim. Bu sabah da gördüm hatta rüyamın bir kısmında, o yüzden çok net bir şekilde hatırlıyorum bu motifin detaylarını.

 

 

En çok öğrenmek istediğin dil hangisi?

 

Arapça’yı çok severim. Ayrıca çocukluğumdan beri Japonca'yı da çok sevmiş ve hep merak etmişimdir. Sanırım en çok bu iki dili öğrenmek isterdim.

 

En son kimin konserinde bedenini aşan bir deneyim (out of body experience) yaşadın?

 

Ben Frost geçen sene Ekim ayında Salon’a (IKSV) gelmişti. Kendisini canlı olarak üçüncü izleyişim ama beni en derinden sarsan ve etkileyen performansı bu oldu. Ben Frost’un müziği bence esas olarak konserlerinde ortaya çıkıyor, albümünde birkaç dakikayla sınırladığı bir buluşu, konserlerde tekrar tekrar yeniden yapılandırarak inşa edebiliyor, sanki fikrinin katmanlarını deneyimliyoruz. Bunu en iyi işlediği albüm de son albümü oldu. Her canlı performansında albümünü yeniden inşa ediyor ve çok daha büyük bir proje olarak ortaya koyuyor. Gerçekten unutulmaz bir deneyimdi. 

 

Senin için diğer sergilerinden daha farklı bir yere sahip olan bir sergin oldu mu?

 

2009 senesinde Galerist’te açmış olduğum İkna Odası adlı sergi benim hayatımda bir kırılma noktası olmuştur. Malzemeler arası rahatça dolanabilmeyi kendimce ve etkin bir biçimde yapabiliyorum, dediğim ilk sergi idi. Video, desen, yağlı boya, hepsini ayrı ayrı ve aynı derecede ciddiye alıp ve az çok hepsinde de kendimi yetkim görüyorum diyebildiğim bir sergi. Bu nedenle de belirli bir malzemeye bağlı kalmadan çalışmama izin verdiği için diğer sergilerden öte bir yeri vardır benim için. 

 

Uzun zamandır aklımda ama bir türlü ... hakkında konuşacak tartışacak zamanı bulamadım.

 

Tarım politikaları. Bu konuda oldukça cahilim ama Otelde Bir Gün sergisinden sonra bu konuya vakit ayırmak ve üzerine daha çok okuma yapmak istiyorum. Daha doğrusu bu konuda sorular sormaya ve cevaplar almaya ihtiyacım var, diyebilirim.

 

 

 

Bu sene en etkilendiğin sergiler hangileriydi?

 

Benim açımdan oldukça bereketli bir seneydi, beni etkileyen ve oldukça beğendiğim bir çok sergi gezdim. Tarık Töre’nin Pilot Galeri’de açtığı Whellkom adlı sergi, Tayfun Gülnar’ın X-ist Galeri’de açmış olduğu Chromophobia adlı sergi, teki, Tufan Baltalar’ın Pilot Galeri’deki Çevrili adlı sergisi ve Başak Bugay’ın Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde açmış olduğu Gizlenmek Keyiftir adlı sergisi ilk aklıma gelenler. Şimdi fark ettim ki hepsi kişisel sergiler, her birinden ayrı ayrı çok etkilendiğimi söyleyebilirim.

 

Ne çıksa okurum bu yayınevinden dediğin bir yayınevi var mı?

 

Helikopter yayınlarını çok severim.

 

En sevdiğin baharat?

 

Kimyon.

 

Şu ana kadar gidip bu dünyaya ait olmadığını düşündüğün bir yer/mekan oldu mu?

 

Beyrut’ta bulunan Jeita Mağarası. İki yer altı galerisi olan bir mağara, ayrıca kilometrelerce uzanan bir de yer altı nehri var ve bu nehirde sandalla gezebiliyorsun. Orada gerçekten yön duygumun bozulduğunu hissettim. Yere oturup oryantasyonumun yerine gelmesini beklediğim anı hatırlıyorum. 

 

En ilginç bulduğun hayvan hangisi?

 

Lyrebird (lir kuşu) Avustralya’da bir kuş türü, duydukları her sesi anında taklit edebiliyorlar, sesin kaynağı ne olursa olsun. Beceri düzeyleri inanılır gibi değil, oldukça fantastik olduklarını düşünüyorum. 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon