Saklanan anılar, saklayan yerler

17.04.2019

Mehmet Ali Uysal’ın Beni Terk Etme isimli sergisi, 11 Mayıs 2019’a dek Pi Artworks’te devam ediyor. Çocukluğundan beri değiştirdiği evlerden aklında kalan anıları görselleştirdiği Beni Terk Etme üzerine Uysal, Naz Özbek ile konuştu

 

3480 kelime

 

Mehmet Ali Uysal, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Mehmet Ali Uysal ile buluşmaya, aynı akşam sergisinin açılışının yapılacağı Pi Artworks’e gidiyorum. Asansörün kapıları açılıyor ve hem duvar boyunca sıralı pencerelerden, hem de tavandan gelen gün ışığıyla apaydınlık olan bir galeriye adım atıyorum. Mehmet Ali’yi, kucağında binanın sarman kedisi Osman ile otururken buluyorum. Neon bir işinin getirilip, galerinin terasına kurulmasını bekliyor. İki saat kadar süren sohbetimizde Pi Artworks’teki sergisinden, kendi geçmişinden, önceki sergilerinden ve ileriye dönük planlarından bahsediyoruz. Osman bazen Mehmet Ali’nin, bazen benim kucağımda, bazense tek başına bir koltukta oturuyor. 

 

"Mersin’de bir evimiz var bizim, o evi ailecek, kendimiz yaptık. Tuğlasını dizdik, babam para buldukça, sıvasını yaptı, boyasını yaptı... Hala da bu tip işler yapılır o evde, onbeş yıldır babam sürekli bir şeyler yapıyor."

 

Ev hiç tamamlanmıyor yani…

 

Evet, hiç tamamlanmıyor. Terasına falan bir şeyler yapılıyor hala. Bir parça şey gibi aslına bakarsan, gecekondu diyemeyeceğim ama, o mantıkla başlamış bir şey. Şimdi bambaşka bir hal aldı. Organik bir şey, sürekli değiştiriliyor, imarı yok. O sürecin benim üzerimde herhalde çok etkisi olmuş… Ailecek çalışırdık o evin üzerinde. Bunu niye anlatıyorum? Daha önceki işlerimde de geriye dönük bir takım şeyler vardı ama burada, artık iyice bariz. Üç yıldır Fransa’dayım. Bambaşka bir kültür ve - asimilasyondan bahsetmiyorum ama - dilini öğreniyorum, kültürünü öğreniyorum, bir şeyler değişiyor yani… İster istemez de geriye dönüp bakıyor insan. Homesick gibi değil ama bir şeyler kayboluyor gibi hissediyorum. İşte ben de bu süreçte kendime yönelik işler yapmaya başladım. Mesela geçen sene transparan bir ev yaptım, içinde ben çırılçıplak duruyorum, önümde bir ağaç var. Benim çocukluktan itibaren hayatımın bir kısmını geçirdiğim on dört tane ev var. Kısaca yaşadığım evler de değil bunlar, her birinde en az bir senem geçmiş. 

 

Nasıl yani…

 

(Gülüyor.) Mesela çocukluğumda köyde bir evimiz vardı, sonra şehre taşındık orada bir evimiz oldu. Sonra üniversiteye geldiğimde yurtta yaşadım, eve çıktım, bir kız arkadaşım oldu ve onunla ayrı bir eve çıktık. İstanbul’a taşındık, başka bir eve çıktık, mastır için Ankara’ya döndüm, vesaire… O evlere ait anılarımı sürekli değiştirdiğimi fark etmeye başladım. Yeni şeyler yaşadıkça farklı hatırlamaya başlıyorum.

 

Yazma alışkanlığın var mı? 

 

İşte bu! Kayboluyor çünkü bazı şeyler. Mesela bir anım var, burnum kırılmış küçükken. Şimdi o hikayeyi benim anımmış gibi anlatıyorum,

 

Ama başkalarının anısı aslında…

 

Evet. Aynen öyle. Ama o kadar özümsemişim ki, hatırlıyormuşum gibi anlatıyorum. Mümkün değil aslında. Değiştiriyoruz işte… Yaşamadığımız şeyleri anı gibi katabiliyoruz belleğimize. Fransa’da geçirdiğim süreçte de sanki tüm bu anılar kaybolacakmış gibi bir his oluştu içimde. Dolayısıyla, ilk kez bir projede, bir şeye başlarken, bunun sanat olup olmadığı umrumda değil. İyi sergi, kötü sergi olması, satılıp satılmaması umrumda değil. Gerçekten ama. Bunu Yeşim (Turanlı) da çok iyi biliyor, söyledim. Benim için tam olarak bir kendimi deşme projesi. Bu sergide gördüklerini biraz anlatayım sana. 

 

 

Mehmet Ali Uysal, Beni Terk Etme sergi görüntüsü, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sergideki en eski işim, bir balığın hikayesi. İlk kez balık tuttuğum zaman, koşarak anneme götürdüm, 300 metre falan yukarıdaydı ev. Annem de tezahürat etti; “Ooo aferim oğlum! Erkek adam,” falan dedi. Sonra o balığı seramızın içindeki havuza attım yaşasın diye, ama öldü tabii ki. Bu, onun hikayesi.

 

Mehmet Ali Uysal, Beni Terk Etme sergi görüntüsü, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Bu da Mersin’deki evimizin merdivenlerinin boyutları. Biz dört kardeşiz, hepimizin de yaşları yakın; en küçüğümüzle en büyüğümüz arasında altı yaş var. Bir de çok haylazdık herhalde, bir problem olduğunda annem, “Oğlum yapma, kızım yapma,” dedikten sonra bekler bekler, hepimizi pataklamaya başlardı. Birine başladığı zaman bilirdik ki sıra bize de gelecek. Ben de merdivene kaçardım, orada görünmez olurdum. Annem de bilirdi orada olduğumu, ama zaman zaman, küçük olduğum için görmüyormuş gibi yapardı merdivene saklandığımda.

 

Mehmet Ali Uysal, Beni Terk Etme sergi görüntüsü, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Bu da aynı evde, ama biraz daha büyükken. On, on iki yaşlarımdan kalma bir anı. O zaman daha yeni yeni hormonlar oluşuyor, daha ilk kez, banyoda yaşadığım bir şeyi hatırlıyorum. İlk orgazm yaşadığımda, banyoda başım dönmüştü, düşecek gibi olmuştum. Dört kardeşiz, küçücük bir ev, bir odayı hepimiz paylaşıyoruz. Banyoya girince bir kadın hayal edebiliyor, çıkınca edemiyormuşum gibi hissediyordum. Dolayısıyla orası çok intim bir alandı. Bu da onun hikayesi aslında.

 

Bunları travma gibi düşün, ama dramatik değil, sadece önemli anılar gibi. Bu bir projenin başlangıcı benim için. Zaman zaman hatırlamaya çalışıyorum, önemli anlarda nasıldı etrafım? Benim o mekânlarla karşılaşmam çok önemli değil, çünkü kafamdaki mekânı bugün görsem, değişmiştir. Şu anda kafamda var bir şeyler, çalışmak istediğim, hafızamdan gidecekmiş gibi hissettiğim anlar… Hiç değilse şu anda hatırladığım şekliyle ölümsüz kılmak istiyorum onları, belki iki yıl sonra değişecekler çünkü. Bugünlerde hatırladığım haliyle not etmek istiyorum. Günlük gibi düşünebilirsin. 

 

Galeriyi ziyaret edenlerin, bu hikayeleri bilmelerini ister miydin?

 

Birazcık şiir gibi bu işler, yani her okuyan başka anlıyor. Bunu seviyorum aslında. Ama burada işler çok minimal olsa da hikayeleri çok. İlk kez bu hikayeyi saklamıyorum. Önceden hikayeyi saklardım, söylemezdim. Söylemem gerekmiyormuş gibi hissederdim. Çünkü yapıtla karşılaşma anı ve onun sana hissettirdikleri güzel bir şey ve onu bozmak istemiyorum. Ama ilk kez burada iş kadar hikayesi de bilinebilir, saklamıyorum.

 

Ama bilinmesi de şart değil…

 

Değil tabii. Yani buna bakıp, bambaşka bir şey okumak da mümkün. 

 

Mehmet Ali Uysal, Beni Terk Etme sergi görüntüsü, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Senin sevdiğin, çocukluğundan kalma, hafızana yer etmiş veya şimdi, Türkiye’de, Paris’te mekânlar var mı? Yaşadığın evler dışında.

 

O evler dışında çok özel bir mekân… (düşünüyor). Bilemiyorum doğrusu. Paris’te birkaç mekân var, bit pazarları, birkaç kafe... Ama bunları, o bahsettiğim diğer mekânlar gibi mi görüyorum dersen, hayır. Paris’teki evimi çok seviyorum ama. Bu serginin ismini de evimin duvarındaki bir eserden aldım. Bir arkadaşımın evini tuttum ben, onun Arjantinli sanatçı bir arkadaşı yapmış oraya, Fransızca ‘beni terk etme’ yazıyor. Hem iş olarak çok mutluyum, seviyorum bir arkadaşımın işinin olmasını, hem de benim bu mekânlarla ilgili olan merakımı bütünleyen bir söylem olduğuna inanıyorum. Şu anda, hayatımda ilk defa bir evim varmış gibi hissediyorum. Daha önce hep başkalarıyla yaşadım, hiç tek başıma değil. İlk etapta biraz sıkıntılar oldu ama şimdi çok mutlu hissediyorum. İlk kez oluyor hayatımda. 43 yaşındayım. (Gülüyor)

 

Genel olarak bizi bir mekâna çeken öğeler nelerdir? İlla bir yaşanmışlık olması mı gerekiyor? 

 

Yaşanmışlık çok önemli. Hepimiz önemsiyoruz fark ederek veya fark etmeden. Ev ile konut arasındaki farktan bahsedelim mesela. Konut dediğin şey, duvarlardır. Ama ev dediğin şey, başka. Ev dediğinde yaşanmışlık girer devreye. İngilizcedeki house ve home farkı. Fransızca’da da var benzer kelimeler. Şu anda biz konuşuyoruz mesela, değil mi? Bu ses dalgaları, hiçbir zaman bu galeriden dışarıya çıkmayacak. Bir süre sonra, duyamadığımız bir seviyeye gelecek ama o ses dalgası kaybolmayacak. Yaşanmışlığı olan bir mekânda ne kadar çok ses dalgası vardır, düşünebiliyor musun? Bunu çözebilecek bir aygıt olsa, neler neler çıkar ortaya! Yeni bir yerde çıkmaz ama bin yıldır duran bir mabedin içinde yapsalar… Bütün hikayeler çıkar ortaya. Yaşanmışlığı özel kılan şeyler hikayeler. Paris’teki evi sevmemin nedeni de bu; duvardaki çizgilerin durması, falan filan. Eve girdiğimde hiçbir şey olmasa bile oradaki yaşanmışlığı hissetmiştim ben. 

 

Peki sence benzer bir hissin kamusal bir mekânda var olması mümkün mü?

 

Mümkün tabii. Mesela ODTÜ’yü biliyorsun. Bir ODTÜ’yü düşün, mimarisini, bir de Hacettepe’yi. İki öğrenci tipi düşür, aynı yaşta, benzer gençler. İki sene sonra farklılaşırlar. Buradaki mekânsal çevrenin etkisi çok büyük, değiştiriyor yani. Birinde ortak meydanlar var, birinde daha sıkıştırılmış, tanımsız mekânlar var. Yürüyüşüne bile yansıyor. Bu şeye benziyor, Paris’te ve Ankara’da yetişmiş iki insanı al, şehirlerini değiştir ve izle. Bir tanesi yürüyüş yapamadığın, bisiklete binemediğin, seni saklayan bir yer, diğeri ise bambaşka. Ankara’daki insanları al Paris’e götür, Paris’tekileri al Ankara’ya getir, biz bambaşka bir şey olurduk, onlar bambaşka bir şey. İnsan olarak aynıyız, el var, ayak var, kafa var, neyse artık… Dolayısıyla mekânın etkisi çok alenidir. 

 

Sanat alanında mekândan konuşalım biraz da. Müzeyi diğer mekânlardan ayıran nedir? Galeriyle müze arasındaki farklar neler?

 

Müzenin arkasında çok aleni olarak faşizanlık var. Çok konservatif. Müzeyi yıkmakla ilgili bir tez yazdım ben. O hikaye, ulusalcılığı, milliyetçiliği arkasından getiren bir şey. Arkası temiz değil müzeciliğin. Galeri de para… İkisinde de sanat sergileniyor ama aslında birbirleriyle hiç ilgisi yok. Müzeler mezar gibi ve çok tutucu. 

 

Dünyada takip ettiğin, beğendiğin, bu bahsettiğin müzecilik anlayışını yıkabilecek müzeler var mı?

 

Şimdi bir çağdaş müzecilik akımı var. Ama bence onun da arkasında başka bir şey var. Bir kere politik ideolojisi olmayan hiçbir mekân yok. Yani müze de öyle, evler de öyle aslına bakarsan… İlla ki politik ideolojisi vardır arkasında. Şimdi ortaya çıkan müzeler de liberal ekonominin ortaya çıkardığı müzecilik anlayışı. Önceden devletler, “Çok eskiyiz, çok akıllıyız, çok yaratıcıyız,” müzeleri yaparken, artık bunları aileler yapıyor. Bunları söylüyorum, galeriyi, müzeyi eleştiren işler yapıyorum. Diyebilirsin ki “e sen niye galeride iş sergiliyorsun?” Çok güzel bir laf vardır, “Kartalı ancak onun tüyünden yapılmış okla vurabilirsin,” diye. Dolayısıyla, eleştiriyi sistem içerisinde yapıyorum. Kendimi de eleştiriyorum açıkçası ve bunu yaparken eğleniyorum. Birazdan yeni neon işimi göreceksin mesela, orada da bir eleştiri var. Bundan önce de sanatçıyı eleştiren bir işim vardı; Every contemporary artist should have at least one neon artwork diye. Her tarafta bir neon iş vardı, diyordum ki “Ya arkadaş, biz de mi bir neon iş yapsak?” Sonra da bir tane koleksiyonerler için yaptım. Az sonra gelecek olan da galericiler için (Gülüyor). O da eski bir iş aslında ama şimdi cesaret ediyoruz sergilemeye, dört yıl sonra… (Gülüyor).  (Yeni iş biraz sonra geliyor: I hate my gallerist [Galericimden nefret ediyorum])

 

Bunu şundan söylüyorum; hem sistemi, hem kendimi eleştiriyorum. Hoşuma gidiyor. Bir taraftan “müzeler yok olmalı” derken, bir taraftan müzede olmak istiyorum. Anlatabiliyor muyum? Bir taraftan sanat piyasasını eleştirirken, bir taraftan işlerim satılsın istiyorum. Bunu da saklamıyorum. Paraya karşıyım falan gibi bir eleştiri değil bu. Bir kere onsuz kendimi ifade etme alanım sıfır. Önceden sürekli belediyeye giderdim, oraya giderdim, buraya giderdim. Malzeme isterdim, kimse vermezdi. Satılmaya başlayınca işlerim çarka girdi. Satılma işi olmayınca, bana niye New York’ta birisi sergi yapsın ki? Kimse bana sponsor olmakla mükellef değil. Dolayısıyla o çarkın içine girmek, kendimi ifade etmek için bir platform oluşturuyor. 

 

Askıda serisindeki çerçevelerin simgelediği şeylerden biraz bahsedelim mi? Günümüzde o çerçevelerin karşılığı var mı? 

 

Onun hikayesini anlatayım ben sana. Ben 2007 yılında, bir seneliğine Erasmus ile ilk defa yurtdışına çıkıyorum, uçağa biniyorum. Çıktım ve Paris’e gittim. Şimdi düşünsene, evet Türkiye’de geziyordum falan ama o olay benim için şok ediciydi. Ağlamaklı bir durumda buldum kendimi; otuz bir yaşıma gelmişim ve ilk kez yurt dışına çıkıyorum, ilk kez görüyorum böyle bir yeri. “Ne güzelmiş ya” diyorum. Kıskandım bir defa! Çok güzel bir kent; daha önce, daha küçükken gidip görenleri kıskandım. Ayrıca müzeleri de geziyoruz, Louvre’u, vesaire... Kitaplardan gördüğüm eserlerin çoğunu bizzat görüyorum. Bir gıcık oldum ben orada (Gülüyor). Dönünce de üşenmedim, müzelerin yok edilmesiyle ilgili bir tez yazdım (Gülüyor). Sen de fark etmişsindir, müzeye girdiğinde bazen çerçeve, resimden daha güzel oluyor. Bunu alenen şey gibi düşün, çok güzel olmayan bir insanı iyi giydirirsen, daha alımlı olur. Giysi insanı cezbeder. Dolayısıyla, daha metaforik bir şekilde ilerledim ve “çerçeve resmin giysisidir” diyerek bunları biraz eritmek istedim. Giysi gibi, deri gibi asmak istedim. O işin bir 25 - 30 farklı varyasyonunu yaptım. Oradaki hikaye, çerçevenin derisini soymaktı. Politik bir yanı da vardı, mekân olarak müzeyle ilgiliydi. 

 

Mehmet Ali Uysal, Beni Terk Etme sergi görüntüsü, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

“Askıda” kelimesi de önemli orada. 

 

Suspended, evet. Orada, mahkemelerdeki kullanımına bir gönderme yapmıştım, durumun şüpheli oluşuyla ilgili kullanmıştım aynı zamanda. 

 

Bardak işinden bahseder misin biraz? Senin için önemli olduğunu biliyorum. 

 

Kupa yapmak o! Duvarı çekmiştim. Mandal, Göt Deliği diyeceğim çünkü ismi o, ve Bardak-- ilk yaptığım işlerdi bunlar. Küçücük bir atölyem vardı, ne yaptım? İşte mandalı taktım, tene benzedi duvar. Keşif diye düşünebilirsin bunu ve ondan sonra bir sürü fikir gelmeye başladı aklıma. Buradaki gibi, bir şeye başlayınca arkası geliyor. Benim kafamda şu an birçok yeni fikir var. Onun için önemli. Bana başka bir dünya açtığı için çok önemsiyorum o işleri. 

 

Ten kime ait? Benim tenim, bana ait, ona istediğimi yapabilirim. Sen başka birinin, örneğin bir galerinin, teniyle oynayabiliyorsun. Bu bir ihlal mi? Meydan okuma mı?

 

Öyle çok büyük şeyler değil, aslına bakarsan daha naif. Ben mekânla öyle bir ilişkiye giriyorum ki benim için o galerinin duvarı, gerçekten benim tenimmiş gibi oluyor. Çocukken mandalla oynardım veya belim ağrıdığında annem, ispirtoyla ateşi yakıp, kupa yapardı. Yani bütün bunlar, yaptığım her iş, benim bir parçam gibi. 

 

Bir de bununla ilgili şeyi söylemek isterim; benim için sanatçı olmak o kadar önemli bir şey değil. Yani bunu bir yan ürün gibi düşün. Ben aslında her insanın bir cevheri olduğunu düşünüyorum ve o cevherimize yaklaştığımız zaman huzurlu hissediyoruz. Dolayısıyla, oraya ne kadar yaklaşırsak, aslında hayatla olan bağımız o kadar kuvvetli olur. Benim de tüm bunları kendimi aramam gibi düşün. Umarım hiçbir zaman bulamam bu arada. Cevher dediğimiz şey de sabit bir şey değil, sürekli değişiyor ve sen de sürekli ona yaklaşmaya çalışıyorsun. Ben de mekânla, bu yaptığım işlerle, aslına bakarsan tam da bunun için uğraşıyorum. Mekân denen şey, politik olarak da ilgimi çekiyor. Mekânın kendisi, algısı… Mekân dediğim şey benim için sadece bina değil, benim seni algılayabilmemi de mekân sağlıyor. X, Y ve bir de üçüncü boyut var. O, göremediğimiz ama hissettiğimiz bir şey. Üçüncü boyutu algılama hissi, görmeden ayrı bir şey, hareket edebiliyor olduğumuzda gelişen bir şey. Hareket edememiş olsaydık, her şeyi iki boyutlu algılardık. Bu da benim için önemli. Bazen trompe-l'œil dedikleri şeyi kullanıyorum işlerimde. Bütün işlerimin içinde mekân ve birazcık da kara mizah var. Algılamayla ilgili olan işlerde de aslında hafif yanılsama kullanıyorum. Nedir bu? Şey demek istiyorum, “ben seni kandırıyorum aslında; ister inan, ister inanma.” Önceden söylüyorum yani kandırmaya çalıştığımı. İnanınıp inanmamak sana kalmış… 

 

İşlerinin ziyaretçiyle etkileşimine de değinmek isterim. Bir galeriye ya da müzeye adım attığımız an tavırlarımız değişir ya - 

 

Bir defa girerken, içeride sanat göreceğin beklentisiyle giriyorsun. O bize yerleştirilmiş. Burada keşke bir gün yemek yapsak (Gülüyor)! 

 

Mehmet Ali Uysal, Beni Terk Etme sergi görüntüsü, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Ve izlendiğimizin de fazlasıyla farkında oluyoruz. Müzelerde güvenlik görevlileri var, galerilerde çalışanlar… Eserlerin, sergileyiş şekillerin, mekân sorgulamalarınla, insanların davranışlarını, galeriyi geziş şekillerini dönüştürdüğünü düşünüyor musun? İnsanın mekânla ilişkisi değişiyor sanki senin işlerine bakarken…

 

Değişiyordur tabii, benim de öyle oluyor ister istemez. Empoze edilmiş bir şey var zaten: Buraya girdiğinde sanat göreceksin. Mesela duvarı soyduğum sergide yaşamıştık bunun bir örneğini. Kapıdan girip, içeri bakıp, “Aa sergi yokmuş,” deyip çıkan bir sürü insan olmuştu (Gülüyor). Yani orada bir şey var aslında, duvar ayrılmış, ama “sanat değilmiş” deyip çıkıyor insanlar… Neyi söylemek istiyorum burada, onun kafasındaki kodlama “galeriye girince resim göreceğim” kodlaması demek ki. Görmeyince, “Bir şey yokmuş” (Gülüyor). Tabii ki bu insanları suçlamıyorum, böyle şeyler olabilir. 

 

Nereden geliyor peki bu merak? Küçüklükten mi? 

 

Nereden geliyor, tam bilemiyorum. Ben on yedi yaşıma kadar boksör olma hayaliyle yaşadım. Muhammed Ali hayranıydım. Hem ismimden dolayı, hem burnum kırıktı, falan… Açıkçası sanat ve heykelle olan ilişkim biraz da tesadüflerle oldu. Üniversite üçüncü sınıfta seçmeli bir ders olarak atölye dersim vardı. Ondan sonra bir şeyler değişti benim kafamda. Ondan önce dans ediyordum, bir topluluğumuz vardı. Sonra ama, üretiyor olmak beni çok etkiledi. Bazı şeyleri de konuşmaktan daha iyi üreterek ifade ettiğimi anladım. Böyle böyle değişti bir şeyler benim için.

 

Peki mekân konusuna duyduğun merak? 

 

Her insanın bir cevheri var dedim ya, ben mesela bir olayı hatırlarken, mekânıyla hatırlarım. Bazısı kokusuyla hatırlar, bazısı sesiyle hatırlar… Böyle kategorize etmek de istemiyorum ama ben bir şeyleri hatırlarken tek bir figür değil, sağıyla soluyla, etrafındakilerle hatırlıyorum. Böyle bir şey belki hep vardı ama şimdi de kendimle ilgili araştırma gibi bir süreç yönetiyorum. Çok bilerek yaptığım bir şey değil. “Evet şimdi mekân çalışacağım” dediğim bir şey değil yani… Şiirle çok benzeyen yanları var mesela. Bir şair muhtemelen “ben şimdi bir şiir yazacağım” demiyordur. Bir yerde konuşuyordur, aklına geliyordur, not ediyordur, sonra da o şiir oluyordur herhalde. Bunun gibi...

 

Hayatımda hiç boya yapmadım ben. İlk kez bu sergi için yaptım, onda da bir arkadaşım yardım etti. Bunu niye denemiyorum, bilmiyorum. Öyle özel bir alerjim de yok. Mekânla ilgili hep bir sorgulamam var ama. Galeriler, müzeler, parklar, odalar… Mekânın Poetikası diye bir kitap var Gaston Bachelard’ın, benim için çok önemli bir kitaptır. İlk mekânımız mesela, ana rahmi. Bunun üzerine de çok düşünmüşümdür. Bütün hayatımız boyunca o ana rahminde hissettiğimiz dinginliği arıyormuşuz diye düşünüyorum. Herkes çok huzurlu olduğu bir mekân arayışında; ev olur, oda olur… Bütün hayatımız boyunca böyle bu. Çünkü zaten onu hissettiğimiz zaman yerleşiyoruz bence. O kadar güvende hissettikten sonra ya evleniyoruz, ya başka bir yere taşınmak istemiyoruz. “Burası artık benim mekânım,” diyoruz. 

 

Evinin duvarlarıyla oynamak gibi güdülerin var mı? 

 

Var tabii ama şimdiye kadar hiçbir ev benim olmadığı için yapamadım bunu. Bir gün kendi evim olduğunda, onun duvarlarında yaparım. Mesela şimdi Paris’teki eve ‘benim evim’ veya ‘benim odam’ diyorum ama tapu bende değil. Bazı mekânlar beni gerçekten heyecanlandırıyor. Önceleri büst yaparak para kazanırdım, öğrenciyken. Yetmiş tane falan büst yapmışımdır o dönemde ve bazen otobüste giderken birine bakardım ve o kişi büste dönerdi. Bazı insanlar büst olmaya o kadar yatkın ki! Bazı mekânlar da öyle. Görüyorum ve gördükten sonra bir şey yapasım geliyor o mekâna. Ama her mekân da olmuyor tabii ki. 

 

Galeri duvarları neden böyle steril peki? Bir evrensellik yaratma çabası mı bu? Yoksa nedir sence? 

 

Vitrin gibi düşün bunu. Bazı galeriler mesela kırıp döküyor, duvar kırıyor, yeri kazıyor. Ama genel olarak bu paranın getirdiği bir şey aslına bakarsan. Sunum gibi. “Kötü bir şey olsa da orada sunulsun.” Benim yaptığım çoğu iş de beyaz çünkü o beyaz mekânla oynamayı seviyorum, üstünü çizdiğin anda görünüyor. Gordon Matta-Clark var, benim için çok önemli bir adam; binaları kesiyor, altını kaldırıp, saat gibi yapıyor. Çok sevdiğim bir sanatçı, hayatı da çok enteresan. Onun işleri de bu anlayışı tamamen sorguluyor. 

 

Dokunulmaması gereken mekânlar var mıdır? Veya senin için dokunulmaz olan? 

 

Bazı mekânlar için bana teklifler geliyor, “Şuraya şunu yapalım,” diye. Ben de “oraya hiçbir şey yapmayalım” diyorum mesela. Mekânın kendisi iş zaten. İş derken, illa bir sanat yapıtı olması şart değil. 

 

Ama kategorik olarak bir dokunulmazlık yok yani sana göre? Örneğin “parklar dokunulmazdır,” gibi. 

 

Hayır, kesinlikle yok. Mekânına göre değişir. Tek tek incelemek lazım.

 

Beni Terk Etme diyen kim bu sergide? Sen mi hatıralarınla konuşuyorsun yoksa daha önce yaşadığın evler mi sana bunu söylüyor?

 

Ya hani dedim ya bazı hatıraları farklı hatırlıyorum veya hiç hatırlamıyorum diye? Gerçekten karışık bir durum. Birçok anıyı unutacakmışım gibi geliyor. 

 

Aslında bu serginin bir galeride olması da ironik… “Beni terk etme” diyorsun, hatıraları yaşatmaya çalışıyorsun, ama işlerin galeride kalıcı olmayacakları başından belli. Geçici olarak buradalar… 

 

Tabii tabii…Gidecek! (Gülüyor.) Ama benim için işi yaptıktan, fotoğrafını aldıktan sonra, o sayfa kapanıyor. Ondan sonrası yeni bir şey yani. Şey gibi düşün aslında, yapıtlar, sanatçının çöplüğüdür. Yapar geçer, yapar biter aslına bakarsan. Yapmış ve sergilemiş olmak, onu atmak gibidir. Çünkü başka şeyler yiyeceksin, başka şeyler üreteceksin, başka şeyler atacaksındır artık. Birazcık öyle düşünüyorum ben. 

 

Cappadox’taki işlerin var bir de. Oradaki kağıttan gemi ve uçak fikri nereden geldi?

 

Daha önce bir benzerini yapmıştım o işin. Kağıt uçağın yarısını düşün, onun da bir aynaya yapıştığını düşün, havada duran, uçan bir kağıt uçak oluşuyor. Algıyla oynamayı seviyorum demiştim ya… O birazcık şeyden dolayı, benim kafamda paslanmış metalden yapılan şey, savaşa referans veriyor. Paslanmış metalden ‘kağıttan’ uçak, çocuklukla şiddetin karşılaştığı bir ortam. O kağıttan kayık burada olsa, bir anlam ifade etmez. Orada ama, Nuh’un Gemisi gibi bir şey oldu. O organik, eski ve tarihi tepenin üstünde...

 

Oradaki çocukluğa referans neden peki?

 

Ya, bilmiyorum... Yani aslında çocukluk dediğin şey öyle çok da uzak bir şey değil. Mekânlar uzak. Mesela sen kendini düşün, anıların aslında senden uzak değil ama onları senden uzak yapan şey o mekânların yüzlerce kilometre uzakta oluşu veya artık hiç olmayışları… Anı dediğimiz şey hep bizimle. Çocukluğumuz da sürekli bizimle, sürekli kafamızda. ‘Çocukluk çok uzakta’ dediğinde aslında burada, kafanda, anılarında. Ama niye bu kadar çocukluk, bunu bilemiyorum açıkçası. Şimdiki zamana dair işlediğim birçok konu da var, mesela Fransa’ya referans veren... Örneğin Fransa’da o kadar çok ev aradım ve bulamadım ki, camdan bir ev yaptım, kendimle ilişkilendirerek. İster istemez, belirli bir sebepten dolayı yapıyorum yaptığım her işi. 

 

Abu Dabi’de olimpiyatlar için yaptığın işten de bahseder misin? 

 

O proje, benim dört yıl önce yaptığım bir proje. Kafamda bir şey varsa ve dışarıda olması gerektiğini düşünüyorsam, onu projelendiriyorum. Onun birçok çizim hali vardı, çöl üzerinde aynadan bir göl yapmak istiyorum mesela, sonra görünür görünmez bir köprü yapmak… Vietnam’da içinde duman olan bir cam ev yapacağım mesela. Benim için Abu Dabi’de yaptığım proje çölde olsa çok daha iyi olurdu, ama teklif öyle bir şey değildi. “İstediğin yerde yap” gibi değildi yani, bir kamusal alandı… Bu bir sınırlama değil, işin doğası öyle; benim yapmak istediğim yerin neredeyse 250 bin dolarlık bir prodüksiyon masrafı var. Bunu onlar ödüyor. Dolayısıyla, bir parka koyduk. Normalde boyutları daha büyük olacaktı ama park daha küçük olduğu için küçültmemiz gerekti. Sınırlamadan öte, ister istemez olan şeyler bunlar. Bütün projelerin gerçekleşmesi zaman alıyor çünkü prodüksiyonu teknik açıdan zahmetli ve pahalı işler. 

 

İnsanların sanatla ilişkisi, daha önce sergilerinin olduğu ülkeler arasında nasıl farklılıklar gösteriyor?

 

Çok çok farklı. Daha yeni Abu Dabi’den geldim, orada tamamen bir prestij meselesi. Türkiye’de bir parça öyle ama o kadar değil. Amerika’da sanatla ilgili olan ilişki tamamen para! Paradan bağımsız bir şey değil gerçekten. 

 

Bundan sonraki planların neler peki? 

 

Bundan sonra Paris’te çalıştığım bir galerim var, orada bir solo sergim olacak, yine bu hikaye üzerinden. Sonra Vietnam’daki proje var. Ondan sonra da bir altı ay gezmek istiyorum, yol yapasım var. Sanattan biraz uzaklaşasım da var çünkü tüm bunlara rağmen bazen sanat ve sanatçı ortamı çok yorucu oluyor. Çekişmeler, pazar, o, bu... Bunlardan ne kadar uzak kalabilirsem, o kadar iyi iş yapabiliyorum. Ama tekrar söylüyorum, bunları söylerken diğer yandan da satılsın istiyorum. Dolayısıyla bazen çok yorucu oluyor ve uzaklaşasım geliyor. Bakalım, böyle bir planım var. 

Yapabilirsem…

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon