Sahipsiz bir imajın kimliği

28.09.2018

Nilbar Güreş’in 900 metrekarelik bir alana yayılan ilk büyük Avrupa retrospektifi Baş Üstü, 14 Haziran - 10 Eylül tarihleri arasında Avusturya, Lentos Kunstmuseum Linz’de gerçekleşti. Güreş, son yıllardaki çalışmalarını ve retrospektif sergisine ait detayları Çınar Eslek'e anlattı

 

 Nilbar Güreş, Fotoğraf: Reha Arcan

 

Son yıllarda her yurt dışına çıktığımda, Türkiye’den giden bir sanatçının başka bir ülkede yaşama olanaklarının nasıl olabileceğini düşünüyorum. Özellikle, son beş yılda Türkiye de toplum olarak maruz kalınan katliamlar, tekinsizlik, bireylerin ya da toplulukların ekonomik, siyasal ya da sosyal etkenler sonucu ciddi bir göç dalgası çeşitli ülkelere. İstanbul sanat ortamında her yıl biraz daha fazla sanatçı akışı söz konusu. Gerçi son dönem giden sanatçılar genel olarak orta-sınıf üstü yaşam biçimine sahipler. Ve ayrıca imkânsızlıklarından dolayı kalmak zorunda olan sanatçılar var. Kalanlar ve Gidenler. Siz bu süreci takip edebiliyor musunuz?

 

18 yıldır yurtdışındayım, buna rağmen oralarda tamamen bir yabancı sanatçı olarak; yani sahipsiz bir imajın kimliği ile özellikle tanımadığım ülkelerde yaşamak benim için hâlâ zor. Her yeni üretim için yeniden başlamak, öğrenmek, tanımak, tanıtmak, önyargılarla savaşmak ciddi bir efor. Bildiğimiz gibi Türkiye’deki siyasi bozuklukları oluşturan etkenler diğer ülkeler tarafından desteklenen bir takım oluşumlarının sonucu. Örneğin, Türkiye vaktinde AB’ye alınmadıysa bunda Avusturya’nın da payı vardır çünkü istememişlerdi! Şimdi mesela benim gibi Türkiye’den Avusturya’ya gidince ne oluyor? Belli bir normalleştirme yolunda hayatını belli noktalarda “kurtarmış” veya iyileştirmiş oluyorsunuz. Daha özgür yazmak isteyebilirsiniz mesela... Herkes özgür olmalı ve özgür üretmeli, bu sorgulanacak bir şey değil. Gidersiniz ama çok erkenden gitmediyseniz bence oralarda ruhsal olarak tutunmak bazı insanlar için çok zor olabilir, örneğin benim için öyle oldu. Kendimi hep yabancı hissederim ama vatansız değil. Herkesin

sevdiği mevsimler, tatlar, zevkler ve kokular vardır. Anadilimden ve içine doğduğum doğal şartlarımdan uzun süre ayrı kalmak pek bana göre değil. Ayrıca snob Avrupalıları asla sevemedim... Neyse ki Viyana öyle değil, Türkiye’yi pek aratmıyor. (Gülüyor) Yurtdışı hiç de sorunsuz değil, oralarda da tarihte veya şimdi; katliam, kadın cinayeti, çocuk ve hayvan tecavüzü gibi durumlar var. Türkiye sadece saniyeler içinde değişmekte olan kendi gündeminden çıkamadığından ötürü başka yerlerde olan bitenden haberi pek olmuyor..

 

Düzlem çok farklı olmasına rağmen siz de İstanbul’daki üniversite eğitiminizden sonra Viyana’a yerleştiniz. Trabzon’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Viyana’ya, bir dönemde New York’ta bulundunuz. Bu deneyimleriniz sonucunda aitlik sorunsalı üzerine düşünceleriniz neler? Sizin yurtdışına çıktığınız dönem ile gelinen bu dönemi nasıl değerlendirirsiniz? Sizin yer değiştirmek için aldığınız karar ve bu süreç nasıl şekillendi?

 

Türkiye siyasi ve sosyolojik olarak bazı hususlarda hep korkunçtu ve halen korkunç. 2000 senesinde Viyana’ya taşındım. Taşınma nedenlerim ciddiydi; sözlü veya bedensel saldırıya maruz kalmadan sokakta yürüyebilmek gibi. Bu da bir nevi savaş durumudur aslında, kendini sürgün etme nedenidir. Saldırıya uğrayan kadın ateş altındadır. Tam buraya Valie Export’tan Genital Panic ve Barbara Kruger’den Your Body Is A Battleground işlerini koyalım kafamızda...

 

Özel şoförünüzle geziyorsanız veya sürekli görece iyi muhitlerin taksileriyle dolanıyorsanız

gerçek hayatta sokakta yürürken ne olup bittiğini bilemezsiniz. Ben Viyana’ya gitmeden evvel, benimle aynı zamanda İstanbul’da yaşayan ve bu erkek şiddetinden pek haberdar olmayan, hissetmeyen, ilgilenmeyen birçok kadın vardı ve halen var. Onlar göçmedi, ben göçtüm. Şimdi de başkaları göçüyor, bizim göremediğimiz ya da bilmediğimiz nedenleri var demek ki. Alt orta sınıf bir aileden geliyorum, Viyana Güzel Sanatlar Akademisi yıllarında Avusturya Liseliler Derneği oradan mezun olmamama rağmen istisnai olarak bana destek olmuş tek kurumdur, bunun nedeni de bana inanan ve içinde bulunduğum zorluğu gören kıymetli Çiğdem İkiışık hanımefendidir. Süreç biraz böyle şekillendi. O burs da bitince sürünmeye başladım. Yemek yok, ev yok... Halbuki Viyana’ya taşındığımda gece dörtte sokakta gezebildiğim için mutlu olmam gerekirdi değil mi? (Gülüyor) İşte her şey aynı anda mümkün olmuyor. Viyana’da yalnız ve çaresiz kaldım. Türkiye’den geldiğim veya Avrupalı olmadığım için (o ne demekse artık...) çok kez sözel, birkaç kez de bedensel ırkçı saldırılara uğradım. Bu sefer de İstanbul’da geride bıraktığım, karşılıksız gülümseyen, kahkaha atabilen herkesi özlemeye başladım.

 

Kısaca demek istediğim, yapılan eylemlerin, alınan kararların getirileri ve götürüleri oluyor. Ben Viyana’dan aynı zamanda çok da beslenen biriyim. Müzeler, sinema salonları, dans festivalleri, tiyatrolar, alternatif yaşam biçimlerine tanınan özgürlükler ve uluslararası sanatçıları karşılayacak çapta bir kültür ve sanat politikasının olması Avusturya’yı kıymetli kılıyor. Benim asıl eğitim aldığım, sanatı algılamaya başladığım yer Viyana’dır. İlk üretme şansımı da bu imkânlar doğrultusunda yine Viyana’da yakaladım ve sanat hayatım böylece başlayıp şekillenmiş oldu.

 

Süreç değil sonuç insanıyım. Evet şimdi çoğu insan İstanbul’dan kaçıp bir yere gitti, üstelik istenmedikleri yerlere, sanata verilen değerin yüksek olduğu soğuk ve katı ülkelere... Sonuçlara bakalım, on sene sonra ne üretmiş olacaklar.

 

 

Nilbar Güreş, Overhead from the series TrabZONE, 2010

Galerie Martin Janda izniyle , Viyana

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nilbar Güreş, Junction from the series TrabZONE, 2010, Galerie Martin Janda izniyle , Viyana

 

2013 de Professor Hilde Goldschmidt Award ve 2014’de Monsignor Otto Mauer Prize gibi çok önemli ödüller aldınız. Bu ödüller ve mumok gibi birçok müze de gerçekleştirdiğiniz sergiler de varlık alanınız oluştuğunu gösteriyor. Şimdi de Linz’de yer alan Lentos Kunstmuseum’da gerçekleşen Baş Üstü isimli 2006 yılından bugüne kadar ürettiğiniz çalışmaların yer aldığı retrospektif niteliğinde bir serginiz var. Neden retrospektif ?

 

Evet haklısınız, retrospektif bir sergi için genç sayılırım ama insanlar benimle karşılaştıklarında “biz senin 50 ile 60 yaş arasında olduğunu zannediyorduk,” diyorlar. Bu durumda, sorun yok. (Gülüyor) Genelde üretimlerim farklı ülkelerde oluyor. Avusturya’da aldığım ödüllerin sergileri veya ufak tefek fuar gösterimleri dışında son yıllarda bu çapta henüz sergileyememiştim. Sonuçta hemen hemen her sene çeşitli yerlerden sergi davetleri geliyor, farklı medyumlar ve çerçeveler dahilinde yeni projeler, bazen de tekil işler çıkıyor. 2009 yılında çok daha küçük çapta gerçekleşmiş olan Avrupa’daki ilk kişisel sergimde Salzburger Kunstverein’de beraber çalıştığım ve kısa bir süre önce Lentos Kunstmuseum müdürlüğüne atanan Hemma Schmutz bu işlerin bir arada görülebileceği bir sergi teklifiyle geldi. Farklı zaman ve ülkelerin etkileriyle üretilen işleri bir araya getirmenin hayali bana başta zor geldi fakat gayet iyi sonuçlandı. Bu sergi sayesinde ben de geçmiş yıllar içindeki kendime uzaktan bakmış oldum. Ayrıca inanılmaz iyi eleştiriler aldık. Çok gezilen, yazılan çizilen ve paylaşılan bir sergi oldu. Çok mutluyum.

 

 Nilbar Güreş, Fotoğraf: Reha Arcan

 

Serginizin küratörlüğünü üstlenen Silvia Eiblmayr ile çalışma disipliniz nasıldı? Sergi süreci nasıl gerçekleşti? Nasıl fikirler yürüterek sergiyi yapılandırdınız? Müze mekânını nasıl ele alarak serginizin yerleştirmesini gerçekleştirdiğinizden bahseder misiniz? Mekân oldukça büyük ve düzenleme şekliniz oldukça etkileyici. Ayrıca bu sergi için yeni çalışmalar da üretmişsiniz.

 

Silvia, Avusturya’nın en önemli sanat tarihçisi. Evveliyatında Venedik Bienali Avusturya Pavyonu başta olmak üzere bir çok küratörlük deneyimi var ve sanat yaşamı boyunca pek çok önemli kurumun direktörlüğünü üstlenmiş biri. Valie Export ile yıllarca ortak üretimlerde bulunmuş son derece tecrübeli bir profesyonel. Kendisi ile çalışmış olmak benim için büyük bir şans ve onur. Ek olarak son derece saygılı bir insan. 14 yıllık tecrübeme göre hem işinde, hem de insani anlamda iyi olan, yani menfaat gözetmeyen profesyonellere sanat dünyasında pek rastlanmıyor. O manada da Silvia ile çalışabildiğim için ayrıca şanslıyım.

 

Sergime dönecek olursak, bu ilk büyük müze sergimi kurgularken Çırçır ve Trabzon’dan değil aslında daha da gerisinden başladık ve 2004’e dek gittik. Uzun yıllar Viyana Generali Foundation’un mimarlığını yapmış olan sergi mimari Tom Ehringer ile çalıştık. Mekâna girdiğinizde bir karşılama alanı var, bir meydan gibi. Yanı sıra bir evin avlusunu çağrıştıran duvarlar kuruldu. Viyana’daki ilk yıllarımda ürettiğim kumaş işlerim ve Torn daha gizli yerdeler.

 

Lentos Kunstmuseum sergim için üç yeni iş ürettim. Bunlardan biri Torn. Bu işi birkaç sene evvel Trans Yürüyüşü’nde tanıştığım arkadaşım Didem ile gerçekleştirdik. Didem, Gezi Parkı döneminde İzmir’den İstanbul’a yerleşmiş bir trans-aktivist. Uzun süre İstanbul’da inşaatta çalışmak, süpermarket kasiyerliği gibi birçok işte tutunmayı denedi. İş ortamında sürekli uğradığı tacizlerden sonra pes edip tek başına çalışmaya başladı. Bir akşam üç erkek tarafından soyguna uğradı. O gece, aynı kişiler tarafından boynu kesilip yol kenarına atıldı yani Didem'i ölüme terk ettiler: Cinayete teşebbüs!

 

Bu korkunç durum yüzlerce vakadan sadece biri; her kurban bir can ve her can yaşam hakkına sahip! Torn izleyiciyi Didem ile harfiyen yüzleştiren bir iş. Yırtık, erkek eli ile yamuk yumuk yamalanmış 1970’lerden kalma bir kumaş parçası, siyah beyaz analog fotoğraf ve videodan oluşan bir yerleştirme. Didem, önce uzaktan size, sonra yakından gözlerinizin içine bakıyor. Siz de ona bakıyor musunuz? İnsanca, sevgi ve saygı ile?

 

Bu noktada sormak isterim, Türkiye’de, adını siz koyun; kendini duyarlı, ekolojik, modern, çağdaş ve benzeri olarak ifade eden hangi kurum bünyesinde bir trans birey çalıştırıyor? Hesapta fikren bu konuda en ileri gelen sanat kurumları neredeler?

 

Acaba kendileri öncülük etmezse bu düzenin değişmesi için ilk adımları mahalle bakkalı mı atacak zannediyorlar? Yurtdışında hemen hemen her ciddi kurumda ayrımcılığa karşı düşünülmüş kotalar var. Artık Türkiye’nin de gecikmiş olarak da olsa harekete geçmesi lazım. Tüm kurum ve şirket sahiplerine Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ile iletişime geçmelerini ve acilen hem çalışanları hem de kendileri için şirketlerinde seminer ve eğitim olağanı sağlamalarını tavsiye ediyorum. Derneğin linkini burada paylaşmaktan mutluluk duyarım. (cinselsiddetlemucadele.org)

 

İkinci olarak Lentos için ürettiğim bir heykel var, adı Shut. Sehpa örtüsünün bir gül ağacının taç yaprağına iğnelendiğini ve o genç gülün açamadan solduğunu gösteren bir heykel.

 

Son olarak ise Lentos için bir kolaj üretimim oldu çünkü müze müdürü olan Hemma da, küratörümüz Silvia da 2009’da ürettiğim Bilinmeyen Sporlar adlı serimin videosunu bu sergiye eklediler. Ben de ona eşlik etmesi için yeni bir kolaj ürettim. Kolaj aynı seriden değil fakat ona doğru referanslar içeriyor.

 

Sergim 10 Eylül’e dek devam ediyor. Avusturya iki saatlik bir uçuş demek, sergimi son anda da olsa yakalayanlar çıkarsa sevinirim.

 

Nilbar Güreş, Alişan is Calling from the series Open Phone Booth, 2011, Galerie Martin Janda izniyle, Viyana

 

Lentos Kunstmuseum’daki sergide TrabZone serisi, Berlin Bienali için üretilen Çırçır serisi ya da Açık Telefon Kulübesi gibi birçok başka seri de bulunuyor. Açık Telefon Kulübesi videonuzu yıllar önce Rampa’da ilk izlediğimde çok etkilenmiştim. İran Sinemasının en bilinen yönetmenlerinden olan Abbas Kiarostami’nin Arkadaşımın Evi Nerde filmi aklıma gelmişti. Sizin sanatınız da, en minimal bir ayrıntıda bile bu toprakların kendine özgü sorunsalını, bir gerçeklik doğrultusunda ele alabiliyor olmanız bana çok güçlü geliyor. Ayrıca sizin fotoğraf ve video üretimleriniz sinematografik bir bakış açısı ile yapılmış gibiler. Hem oyuncular var, hem de çok gerçek ve inandırıcılar. TrabZone ve Çırçır serisi için de bu söylenebilir. Sizin birbiri içinden ürettiğiniz serilerin dilini nasıl ele alıyorsunuz? Sanat dilinizi nasıl yapılandırıyorsunuz ve dil sorunsalına nasıl bakıyorsunuz?

 

Açık Telefon Kulübesi çok uzun zaman, dört senedir üzerinde çalıştığım bir proje idi. Tıpkı Trabzon’u gözlemlediğim gibi Açık Telefon Kulübesi’ni çekerken de aslında çocukluğumdan beri orayı da gözlemlemiş olmamın bir getirisi bu bahsettiğin güçlü efekt. Aslında plan yapmadan çalışıyorum, yani nasıl kurgulasam ya da yapılandırsam diye yaklaşmıyorum pek. Hatta son video projeme öyle yaklaşma hatasını yaptığım için projemi şu an bitiremediğimi düşünüyorum. Üretim süreçlerimi daha paralel hale getirmem gerektiğine inanmaya başladım. Ayırmadan, birini nasıl yapıyorsam diğerini de öyle yapsam daha iyi olabilir sanırım. İnsanın kendini yapay bir şekilde frenlemesi doğru değil ve malzeme değişince bu ister istemez oluşan bir sorun aslında. Bundan kurtulsam, kurtulsak...

 

Nilbar Güreş, Sergi görüntüsü, Lentos Kunstmuseums Linz, 2018, Fotoğraf: maschekS

 

Bu sergi adını TrabZone serisinden Baş Üstü (2010) adlı işinizden alıyor. Sergi ismi de çok ironik. İronin yanı sıra, çalışmalarınız, ritüellerden, sembolik jestlerden, geleneklerden besleniyor. Ele aldığınız nesneleri de bir oyuncu gibi karakterleştiriyorsunuz. Doğal olarak bu sistemde kadına verilen değeri ters yüz ederek bu yaklaşım ile kadınları, ister istemez, daha bir yüceleştirip kutsallaşıyorsunuz. Bunu yaparken kullandığınız aracın yani fotoğrafın imkânlarına özellikle bize getirdiği alışkanlıklara ironik yaklaşmayı da elden bırakmıyorsunuz. Bu konudaki yaklaşımınız nedir? Ve bu sergi için üretilen yeni çalışmalarınız diğer üretimlerinin bir halkası niteliğinde mi?

 

Sanatçının kendisini kendisinden ayırması mümkün mü? Yeni işler halka niteliğinde üretilmedi ama muhakkak yeni halkalar olarak eklemleniyordur. İroni hayatin her noktasında var, Viyana’nın çok sevdiğim kara mizah anlayışı beni etkilemiş olabilir. Bunun dışında zaten bebekliğimden beri muzip biri olarak tanınıyorum, ailemin arkadaşları komik hikâyelerimi anlatıp dururlar. Bir de toplumun ciddiye aldığı her şey zaten absürt ve komik; mecburen ve doğal olarak dalgamı geçiyorum.

 

Nilbar Güreş, Wildness, 2014, Galerie Martin Janda izniyle, Viyana

 

Sınıfsal elitizmi sabote eden, kuir bakışın yansıdığı ve bu bakış açısı ile, cinsel kimlik çatışmaları yanı sıra aynı zamanda sınıfsal kültür ve anlayışı da içeren, kadın ve kadına dair her türlü kimliği de sorgulayan ve eril bakışın hakimiyetinden duyulan sıkıntıyı sıkça işlerinde yansıtan bir sanatçı olarak günümüzde feminist sanatın geldiği nokta sizce nasıl şekillendi? Ve siz nasıl şekillendiniz bu anlayış ile?

 

Ben bazı insanların isyankar doğduğuna inanırım. Aileleri ne kadar sakin, sessiz, boyun eğen olsa da bu bazı insanlar isyan duygusu ile dolar tasarlar. İnsan huzursuz ve rahatsız olmalı. Huzurlu, sürekli şükreden, sürekli olumlu duygular besleyen insanlardan şahsen bugüne dek hiç iyi beklentilerim hiç olmadı. Bu tip insanlara güzel Türkçemiz “iyi insan” sıfatını takmış. Bu salt “iyi insan” en fena yani şüpheli şey. Unutulmamalı ki, kötücül olabilmek için belli bir zekâya ve güce sahip olmak lazım. Bir insan güçlü ve zekî ise ama halen iyi yürekli kalabilmiş ise evet işte o kişi kayda değer. İstanbul sanat ortamında iyi niyetli ve yumuşak huylu bir takım görünüşler sadece belli ilişkileri kurana dek takılan bazı maskeler olmaktan farklı niyetler taşımıyor. Direkt, tıpkı iyi bir sanatçıya yakışır şekilde politik söylemi olan açık sözlü sanatçılar dışlanıyor. Türkiye’de herkesle iyi anlaşan, her şeye tamam diyen ve boyun eğen salt iyi ve yeteneksiz insanlar iş yapıyor, destekleniyor ki bu insanlar her sergide ve her dergide karşımıza çıkıyorlar. Bir de güç peşinde koşan agresif bir takım insanlar var. Bu durumda hassas insanlar geri çekiliyor, mecburen. On sene sonra şu an ortalıkta olan, yazan, çizen, ilişkileri üzerinden var olan insanlar yok olacaklar. Sanat dünyası hızlıca üretip sunuyor ama aslında kalıcı olmak için gerekli olan keskinlik, kendine özgülük ve yetenek çok ender bulunur meziyetler, bunu şimdi anlamayanlar er ya da geç anlayacaklar.

 

Evet koskoca bir sanat ve Türkiye’de pek bilinmese de hiç de cılız olmayan bir feminist sanat tarihi arkamızda duruyor. Feminist sanata dahil olmadığını iddia eden kadınlar dahi totalde feminist sanatın bir parçasıdır.

 

Yeni, taze bir şey üretmek çok zor. Bir yandan da tüm dünyada feminizmin sınırları biraz da o ülkenin hukuki olarak ne kadar özgür olduğu ile alakalı. Demokrasi diyesim geldi ama demokrasi embesil bir toplumun oyuncağı olmuşsa ne çare! Düşünen, üreten, merak eden insan her daim azınlık kalacak! Benim şekillenmem çok kişisel ve hatta yöresel oldu. Üniversite bitene dek bir tek müzeye bile girmedim, çünkü hasta anası babası ile uğraşmaktan aileleri tarafından ihmal edilmiş çocuklar jenerasyonundanım. Birçok diğer Türkiyeli genç kadın gibi bir takım sert cinsiyetçi baskılardan geçtim. Benim şu an yaptığım işi yapmaktan ve bu hayatı yaşamaktan başka bir şansım olmadı. Ya yok olacaktım ya da sanatçı. Bu keskinlik sanat dili için önemli bir faktör. Özellikle bir kadın için hayatta gri alan olmamalı, İstanbul’da halen anne-babalarının yanında yaşayan veya aileleri izin vermez diye iki kadın arkadaş olarak ev tutan, küratör, sanatçı ve benzeri olduklarını iddia eden cici kızlarımız var. Bu 30 yaşına gelip babasına hâlâ yalan söyleyen kadınlardan, kendi özgürlüğünü ilan edemeyen insanlardan hiç bir şey olmaz... Gri alanlara genel olarak inanmıyorum. Gri bir şekilde yaşar ama değişime neden olmak, etkilemek, sarsmak ne söylediğini bilen, net konuşabilenlerin kabiliyetidir. Nasıl şekillendiğime gelirsek; isyankârım, hep direndim, basitçe hikâyem budur.

 

 

 

Nilbar Güreş, Escaped, 2005

Galerie Martin Janda izniyle, Wien

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Nilbar Güreş, Sergi görüntüsü, Lentos Kunstmuseums Linz, 2018, Fotoğraf: maschekS

 

TrabZone serisi otobiyografik nitelikte. Toplumsal bellek ve kişisel hafıza ile ilişkisi var. Bilinenin aksine bellek çizgisel ilerlemiyor. Hayatımızın belirli dönemlerde, zamansal olarak en uzak olan an, bazen hiç beklemediğimiz şekilde bize en yakın olup başka bir karşılaşma yaratabiliyor. Trabzon’a gittiğinizde nelerle karşılaştınız? İçsel sorgulamaların mutlaka olduğunu düşünüyorum. Bu süreci sanatınıza dönüştürmeniz zor oldu mu?

 

Babam Dersim Kürtü ve Alevi. Anneannem ve dedem Trabzonlular. Ben İstanbul doğumluyum ve çocukluğum İstanbul’da geçti. Fakat çocukken anneannem ile yaz aylarında Trabzon’da epey bir vakit geçirdim. Özellikle Doğu Karadeniz bölgesinin kadınlara ettiği eziyet, kadınların sürekli çalışması, erkeklerin kadınlardan üstün tutulması, kadınların iş gücü ve doğum makinesi olarak görülmesi ve kullanılmasını daha çocukken idrak edip durumu biriktirmişim. Yirmi sene sonra oraya giderken fotoğraf makinesi ile gittim çünkü oradaki çarpık düzeni anlatan veya alt üst eden bir takım imajlar üretmek istiyordum. Üstelik giderken hiç bir şeyin değişmediğine emindim. Yanılmamışım...

 

İyi bir hafızam yok fakat hayalimde de olsa dönüştürmek istediğim şeyleri not alıyorum ve elime fırsat geçince uyguluyorum. Trabzon kadınları genelde tıpkı tüm dünya kadınları gibi ortak çalışmaya açık kadınlar. Belki de kendileri fırsat veya zaman bulup gerçekleştiremediklerinden olsa gerek, başka kadınların bir şeyler üretmesi durumunda son derece destek olabiliyorlar. Çoğu kez kadının düşmanı ilk etapta kadındır fakat bazen tıpkı Trabzon tecrübem gibi durum tam tersi işleyebiliyor. TrabZone serisi bir projedir, an ve anıları yakalar ve anlatır. Biraz da slap-stick bir estetiğe sahiptir, bu da esprinin günlük yaşamın bir parçası olduğu o kültürde pek de sürpriz olmayan bir üretim tarzı...

 

TrabZone serisi elbette ki ilginç bir tecrübe oldu. İnsanlarla iletişim kurma biçimi insan ilişkilerinde ve anlaşılma anlamında en belirleyici olan. Aslında yakınlık kurarak anlatılan her şey anlaşılıyor. Mesela orada ürettiğim iki kadının bir etek arkasında gizlendiği bir fotoğraf var. Bu imajı gerçekleştirirken Trabzon’un bir dağ köyünde eşcinselliği tartışmama gerek kalmadı. Herkes her şeyi anladı, mesajı aldığına dair tebessüm etti ve geçti. Bu kadar basit. Sorsalardı konuşmaz mıydım? Hayır konuşurdum, her zaman konuşuyor, anlatıyor ve sarsıyorum. Şoke etmeyi iyi ve önemli buluyorum.

 

Nilbar Güreş, Headstanding Totem, 2014, Galerie Martin Janda izniyle, Viyana

 

Fotoğrafların, mekânsızlık olarak adlandırdığın, yer değiştiren, içeri de mi yoksa dışarı da mı olduğu belli olmayan hareket halinde gürlerin olduğu mekânlar yerleşik mekânı temsil etmiyorlar. Ama sizin değindiğiniz kavramlara referans vermesi bakımından bir mekân algısı var. Resimlerinizde mekâna dair nerdeyse hiç referans göremiyoruz. Boşluk alanları ve hissi çok yüksek. Boşluk, sizin için nasıl bir hareket noktası? Ki bu durumu yerleştirmelerinizde başka bir boyuta taşıyorsunuz. Hepsi birbirini tamamlar nitelikte.

 

İnsan içeride nasıl ise dışarıda da öyle değil. Fakat dışarı taşan nesneler, renkler, desenler, modeller var. Bu ipuçlarını nereye koyarsanız koyun o kişinin kültürünün hissiyatını, basitliğini veya nadide varoluşunu başka mekâna taşımayı becerirsiniz. Benim işlerim de böyle. Çünkü içinde yaşadığımız çevremiz de böyle bir karma var ve böyle olması iyi, aksi takdirde pek canımız sıkılırdı. Bir tanıdığım bana bir aşk randevusundan bahsetmişti. İki kişi bir otelde buluşuyorlar. Tanıdığın çantasında İpana marka diş macunu varmış, karşı taraf bunu uncool bulacak diye bir türlü diş macunu olduğu halde diş macunum var diyememiş. Biz yerellikten son derece korkan bir halkız. Yerleşiklikten utanıyoruz.

 

Boşluk başlangıç, bir iş başlangıcı için hep çok ürkütücü. Bir defasında rüyamda cehennemi görmüştüm, bedenim yoktu. Sadece bir enerjiydim ve sadece beklemek ile cezalandırılmıştım. Havadaydım, bekliyordum, sonsuzluktaydım. Hava çok sıcaktı, hiç bir yere gidemiyordum. Gördüğüm en etkili kâbustu. Boşluk zihni donduruyor.

 

Üretirken ise boşluğun rengi önemli. Siyah boşluk bana katmanlı ve kazılası geliyor. Siyah kumaş üzerine yaptığım desenlerim öyledir. Siyah boşlukta arkadan öne doğru yaklaşan formlar siyahın hayaletleri olarak belirir ve konu yavaşça oluşur. Beyaz boşluk ise boş, ölüm gibi. Başsağlığına gittiğin bir yerde ne diyeceğini bilememek gibi. Proje bazlı seri bir çalışma için beyaz zemin daha uygun gibi, eskizler, başlangıçlar için daha çok, net ve sessiz... Ama kafam dolu ise ve bir şeyler çıkarmaya niyetli isem siyaha bakarak kazımak, gömülü formları çağırmak daha iyi sonuçlar veriyor.

 

 Nilbar Güreş, Fotoğraf: Reha Arcan

 

Çok katmanlı resim ve kolajlarınızın aksine video ve fotoğraflarınızda boşluk hissi hakim. Fotoğraflarınız eşik dediğimiz sınır çizgisinde; hem içerisi hem dışarısını kapsayan geçiş niteliğindeki mekânlar ağırlıklı. Resimlerde nerdeyse mekân yok.

 

Bu bahsettiğiniz durumlar benim açımdan önce malzemenin imkânları ile ilişkili sonra da yaratmak istediğim ortam ile. Malzemeyi seçerken birinde yapamadığımı diğerinde yapmaya çalışarak seçiyorum. Fakat şöyle bir şey var ki nihayetinde ben proje bazlı çalışan biriyim, bir projenin resimleri, fotoğrafları, videoları, heykelleri, performansı olabiliyor, iç içe geçirerek üretiyorum. Demek istediğim benim için önce konu, mesele veya ilham var, sonra üretim süreci içerisinde kirler çeşitli malzeme yollarına dağılıyorlar. Bu arada aslında malzeme ayırmaksızın çoğu eserimde genel bir mekânısızlık olduğunu düşünüyorum. Herkesin her yerde yaşayabildiği, insanların hareket halinde olduğu, göçtüğü, yer değiştirdiği bir dünyada o kadar derinden ayrışan yerler yok artık, veya kalmadı. Coğrafik ya da ziksel açıdan olmasa da dertlerin sıklıkla aynı veya benzer oluşu mekânı ne olursa olsun kaygıları ve işleri bir araya getiriyor. Fotoğraflarımı resimlerim gibi kurgulamaya çalıştığımı düşünüyorum. Resim ve fotoğraflarımın farklı görselliklerde olması ise normal çünkü resim yapmak bambaşka bir şey. Teknik olarak bakarsak resim deklanşöre basınca biten bir şey değil. Resim birikiyor, fotoğraflar ise kurgulandıkları için seçilip ayrılmış öğelerden oluşuyor. Resmi durduran benim ve bu durdurma kararı için -eğer isterse- sanatçının çok zamanı var; uzatır veya kısaltır. Fotoğrafın süreci kısıtlı, çok fazla dış etken var ve ben fotoğrafın teknik kulisinden ziyade sadece kurgusu ve üretimiyle alakalıyım. Yanımda fotoğraf makinesi taşımıyor ve proje harici kullanmıyorum. Tek kullandığım objektif de akıllı telefonun objektifi , o da Instagram için.

 

Nilbar Güreş, Pink & Fur, Pattern & Carpet, Pattern & Necklace, Orange & Earrings, Navy Blue & Messy Hair, Green & Tears, Dark Purple & Pearls,

2014, Fotoğraf: Marco Gorgatti, Galerie Martin Janda izniyle, Viyana

 

Türkiye’de bu üç medyumu kullanan çok fazla sanatçı yok. 90’larda video ve fotoğraf kullanan çoğu sanatçı resme bulaşmadı. Hatta son iki üç yıldır daha çok ayrıştırıldı. Resim sergileri hatta desen sergisi çok daha hakim sanat ortamına. Bu durum bir dönem daha sürecek gibi duruyor. Siz yurtdışında yaşayan ve sergilerini Türkiye’den çok yurtdışında gerçekleştiren bir sanatçı olarak Türkiye ve Dünya sanatının arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz?

 

İşlerimin eskizlerini yapıyorum, fotoğraf, video, kolaj veya heykel olarak gerçekleştiriyorum. Benim için fotoğraf olan fotoğraf, bir de çağdaş sanat olan fotoğraf var. İstisnalar hariç, Türkiyeli koleksiyoner elbette ki Dünya sanat anlayışının çok gerisinde. Genelde sanat eseri edinmeyi bir yatırım aracı gibi gördüğü için edisyonlu işleri almıyor. Fotoğraf aracılığı ile gerçekleştirilmiş sanat eserleri bu nedenle Türkiyeli alıcısını bulamıyor.

 

Halbuki Dünya’da üretilen eserlerin yüzde altmış beşi fotoğraf aracılığı ile üretiliyor. Kurumlar ve müzeler hariç ne yazık ki bizim koleksiyonerlerin durumu bu geri kalmış bakış açıları ile epey trajik. Çoğu koleksiyoner neyi neden edindiğini bilmiyor, temaları, manifestoları yok veya eksik. Biri bir şey alınca diğeri de alıyor ve içeriğini dahi çoğu kez anlamadan almış ve evine asmış bulunuyor, çünkü okumuyor ve zaten bildiğimiz gibi çoğu insan okumak edimi ile genel olarak ilgilenmiyor. Onca varlığın içinde entelektüel yokluk içindeler. Özellikle politik, hümanist duyarlılığı olan, aslında onlar bilmeseler de son derece kıymetli olan eserlerle ilgilenmiyorlar dahi. Malum, son zamanlarda bir de yeni uyduruk bir şey çıktı “only positive vibes” diye... Herkes positive vibes, herkes yoga, pilates, patates vesaire; içe dönük, bencil ve duyarsız...

 

Tercüme olarak bu bir koleksiyoner için keyfimi bozan bir şeyi edinmem demek aslında. Art dealer ya da küratörler için de; ilgilenmem demek. Olan da tam olarak bu şu an Türkiye’de. Evet sürekli olan biteni konuşmak üzücü ama kaçmak veya görmezden gelmek entellektüel bir eksiklik olarak kendini gösteriyor. Ben şahsen o insanları izliyorum, hissetmeden bu işin içinde olmaları çok üzücü özellikle biz sanatçılar için.

 

Kıyaslamalara devam edersek: Türkiye’de herkes her şeyi kişisel alıyor, bu nedenle iyi bir sanat eleştirisi ülkemizde artık tabulaşmış durumda. Ne olur ne olmaz, bugün eleştiririm, yarın şu kurumun başına, falanca galeriye geçip bana çelme atar diyerek herkes kendini korumaya alıyor, susuyor. Bu nedenle sanırım benim tek bilgilendiğim konular artık hak etmeyenlerin geldikleri yerlerin sadece uzaktan duyulabilen dedikoduları.

 

Türkiye sanat ortamında hiyerarşi çok fazla, yurtdışında ise koleksiyoner-sanatçı hiyerarşisi yok gibi veya minimal, herkes herkese ulaşabiliyor ve bu çok mühim. Bu cevap kısmı sonsuza dek devam eder çünkü bahsettiğin soru bir çok yönden ele alınabilir; resimden başka bir şey edinmek istemeyen Türkiyeli koleksiyonerler aslında sanatçıları resim üretmeye zorlamış oluyor. Neden derseniz ülkemizde devlet destekli bir sanat fonu yok. Sanatçı tamamen kendi başının çaresine bakmak zorunda. Oysaki sanat tamamen samimiyetten var olur. Geçinme derdi işin için girince sanatçıların samimiyeti başlangıçta varsa da, sonra yok oluyor sırf bu çarpık koleksiyoner cehaleti yüzünden.

 

Sanat paylaşan ve hakkında bilgi veren çok az koleksiyoner var. Yapanlar da kendilerini adayarak, kalpten bu işin içinde olmadıklarını çok belli ediyorlar. Sosyal medyadan sanat haberleri yapan, paylaşan bazı koleksiyonerlerin paylaşımlarına bir bakın, ya siyasi duruşları yok ya da sağda duruyorlar. Kana susamış sanatsever ne demek? Mesela böyle bir rezalet diğer ülkelerde az görülür bir şey, madem Dünya'yı da konuşalım dedik...

 

Ben savaş taraftarı birinin sanatı değil anlamak sanatın yanından dahi geçeceğine inanmıyorum. Görünen o ki Türkiye’deki oportünist ve pragmatik yaklaşım salgın bir hastalık gibi herkese yayılmış durumda. Fikir insanları ülke değiştirip yaşamaya devam edebilirler çünkü üretim kişisel bir şey, ama çevreleri olmaksızın hiç bir şey ifade etmeyen bu bazı kimliksiz sanatseverler yurtdışında ne yapacaklar? Çünkü orada hiç kimseler ve paraları da geçersiz! Bu nedenle (burada kalmak için, ki bunu saf bir vatansever niyetiymişçesine bize kakalıyorlar) siyasi olarak o pis sularda yüzmeye devam edecekler, izleyin çünkü onların korkuları sanatçıların korkularından çok daha büyük.

 

Yıllardır yabancı galeriler ile çalışıyorum, Viyana galerim Martin Janda, şimdi Berlin galerim Tanja Wagner var. Mesafe ve akılcılık ile bir şekilde anlaşıp gidiyoruz. Bizim ülkede ise aşağılık kompleksi içeren bir defans durumu var. İyi bir galeri için aslında bu işi inanarak yapan birkaç kişiye, doğru hamlelere ve iyi sanatçı iletişimine ihtiyaç var. Ama bizde her şey para ile ölçülüyor, parası olan her şeyi biliyor. Bu da kaliteyi alenen düşürüyor.

 

Nilbar Güreş, How I met your Mom, 2017, Belvedere, Viyana, Fotoğraf: Johannes Stoll

 

Nilbar Güreş, Sergi görüntüsü, Lentos Kunstmuseums Linz, 2018, Fotoğraf: maschekS

 

Yeni üretimlerinizden biraz bahseder misiniz?

 

Ben üretimleri ikiye ayırıyorum: Benim yapmak istediklerim ve başka nedenler ile yaptıklarım.

 

Kişisel planlarımdan başlamak gerekirse, aslında öncelikle yıllar evvel başladığım bir projeyi neticelendirmek istiyorum fakat ne yazık ki bu proje biraz daha zaman alacak gibi görünüyor. Bir sanatçı her ne kadar yeni üretim planları içinde olsa da dışarıdan gelen proje teklifleri belli yakın teslim tarihi nedenleriyle sanatçının kendi projelerinin hemen hemen her zaman önüne geçiyorlar. Dolayısıyla kendim için üretimi birkaç ayı geçmeyen işler üretmek bu gibi durumlarda açıkçası daha gerçekçi oluyor. Bu gerçekçi durumda yeni üretimler dersek eğer, yakında sergilenecek olan yeni heykeller var; mesela en yakında görülebilecek olan yeni bir heykel Martin Janda Galeri ile katıldığım Vienna Art Fair’de olacak. Ağustos başı C24 Gallery ile Seattle Art Fair’de bazı yeni işler sergiliyor olacağım. Aralık ayında Alistair Hicks’in küratörlüğünde Pera Müzesi’nde üç kişilik bir grup sergisine katılımım olacak. Bu sergide 2011 ve 2012’de çekilmiş fakat henüz gösterilmemiş videolarım yer alacak.

 

Biraz da şu an üzerinde çalıştığım dışarıdan gelen güncel üretim tekliflerinden kısaca bahsedeyim. Yurtdışından proje teklifleri geldiğinde eğer sanatçı bir süre orada yaşama şansına sahip değilse hem diğer işlerle, proje ve sergiler ile uğraşmak hem de kafa olarak üretilmesi istenen yeni projeden kopmamak çok zor oluyor. Bu söyleşiyi yaptığımız şu saatlerde İngiltere’deyim. Bugün çekim mekânlarından ilkini görmeye gittik. Gelecek on gün içerisinde bu yeni proje için üç fotoğraf üretiyor olacağım. Eylül sonu Plymouth’da Atlantic projesinde sergilenecek. Bu katılım SAHA desteğiyle gerçekleşti. Buradan SAHA’ya da teşekkür ve sevgilerimi iletiyorum! Yine Eylül sonu London Drawing Room’da açılacak sergide işlerime geniş şekilde yer veriliyor ki bu beni çok mutlu etti ve sevinçle London Drawing Room sergisi için yeni desenler ürettim. Bu serginin iletişimini ise Almanya galerim Tanja Wagner üstleniyor. Ekim ayında da yine Martin Janda Galeri ile Londra’da Frieze'de yeni ürettiğim bir kolajımı sergileyeceğiz. Şu an üretmekte olduğum üç yeni fotoğrafın ise Frieze London, Basel Art veya Armory Show gibi 2019’da gerçekleşecek uluslararası bazı fuarlarda görünür olma ihtimalleri yüksek.

 

Türkiye’de yeni işlerim Eylül ayında Contemporary Istanbul'da sergileyecek bir New York galerisi olan C24 Gallery standında görülebilir.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon