Saf biçimin peşinde

06.12.2017

Selim Birsel ve Sinan Logie’nin Estaque'ta Evler sergisi, Paul Cézanne’ın izinden gidiyor ve saf biçime dair sorular sorarak soyutlamaya çağdaş bir yorum getiriyor. 20 Ocak’a dek Ariel Sanat’ta  görülebilecek olan sergiyi Derya Gürsel yazdı

 

 Selim Birsel, “Homeros’a Komşu Olmak”, 2017 &  Sinan Logie, “Akışkan Yapılar (Faz 12)”, 2016

 

İsmail Tunalı, Kant felsefesine şu şekilde bir açılış yapar; “Kant’a göre nesneleri olduğu gibi değil, sahip olduğumuz düşün biçimlerine, düşünce kategorilerine göre biliriz.” (1) Dış dünyanın nasıl kavranması gerektiğine ve dolayısıyla kübizmin doğuşuna şekil veren tartışmalara zemin oluşturan bu düşünce biçimi, Paul Cézanne’ın pratiğinde de karşılık bulur. Cézanne, nesneleri duyusal görünüşlerinden kurtararak saf biçimin peşine düşer. 

 

Selim Birsel ve Sinan Logie’nin, renge ve forma ilişkin soyutlamaları ile “bir ressam, bir sanatçı, bir beden ne yapabilir” sorusunun yanıtlarını keşfe çıkan Estaque'ta Evler sergisi de benzer bir arayışın peşinden gidiyor. Kavramsal çerçevesi Alpagut Gültekin ile Ayşe Orhun tarafından oluşturulan sergide, Paul Cézanne’ın Estaque Deneyimi, iki sanatçı için de çıkış noktası olarak gösteriliyor ve Cézanne’ın özellikle son on yıllık lirik dönemi yansımaları üzerinden, soyutlamanın bir indirgeme olmadığının, “köke ulaşma” şeklinde küçümsenemeyeceğinin altı çiziliyor. Sergi metninde de açıkça vurgu yapılan bu deneyimin, bir düşünce biçimi olarak sanatçıları nasıl etkilediğini ise Fransız ressamın modern sanata yön veren pratiğinde aramak gerekiyor.

 

Doğanın paralel temsili

 

Kübist sanatçıların ve kübizm kuramcılarının felsefi dayanağı haline gelen Kant’ın “kendiliğinden şey” kavramı, “değişmez olanın, asıl varlığın ve özün” temellendirilmesine yardımcı olmuştur.

 

Doğayı taklit etmeden yeni bir temsilini arayan Cézanne da, doğanın özünü nesnenin geometrik özünde aramış ve doğayı küre, koni ve silindire göre ele almıştır. Cézanne öncülüğünde başlayan, nesnelerin geometrik elemanlar olarak algılanıp yansıtılması; nesnenin birçok cepheden görüntüsünün aynı yüzeyde gösterilerek resmedilmesi, Picasso ve Braque’ın çalışmalarıyla başka açılımlar kazanarak gelişmiştir. (2)

 

1882’den sonra önemli sayıda natürmort yapan sanatçı, perspektife bağlı kalmaksızın farklı yatay katmanlar kullanarak izleyiciyi peyzajın derinliğine çekmek ister. Füsun Çağlayan, Cézanne’ın soyut resmin altını oluşturan temel pratiğini şu şekilde özetler;  

 

“Cézanne’ın resimlerinde ‘nesne’ amaç olmaktan çıkıp kompozisyon için araç konumuna gelmiştir. Resmin çizgi, yüzey, form, açı, hareket, renk, tonal değerler ve derinlik gibi kompozisyonu oluşturan elemanları ön plana çıkararak nesneyi temsil etme görevinin gölgesinde kalmayıp aksine üstünlüğü ele geçirmişlerdir.”

 

Cézanne’ın resmettiği doğa, düşünülen bir doğa olmaktan çıkmış, doğanın anlamı olmuştur... Bu durum, klasik resmin öznesi olan nesneden kopacak ve öze inecek yeni bir sanat akımının da temellerini oluşturmuştur.

 

İlkel bir form arayışı

 

Cézanne’ın öğretilerinden yola çıkarak serginin okumasına geri dönelim. Sinan Logie’nin 2000’li yıllardan beri üzerinde çalıştığı Akışkan Yapılar (Fluid Structures) serisinden 13. Faz çalışması sergide yer alan serilerden biri. Sanatçının başlarda sanatçının mimari dilini geliştirme amacıyla yaptığı, sonrasında ise üretimin özü haline dönüşen Akışkan Yapılar zihin, beden ve mekân  ilişkisini sorgulamasıyla dikkat çekiyor. 

 

 Sinan Logie, “Akışkan Yapılar (Faz 12)”, 2016

 

Seriyi en başından değerlendirecek olursak, Logie’nin “sanatta ve mimarlıkta ilkel bir form arayışında” olduğunu söylemek de mümkün. Yaptığımız sohbette Logie bu arayışı “Cezanne’ın, Fransa’nın güneyindeki ezici güneşinin, formların algısını değiştirmesi” ile ilişkilendiriyor.

 

Bu doğrultuda Logie’nin, kağıt üzerine parafin dökerek oluşturduğu, 3 parçadan oluşan 13. Faz serisi serginin çerçevesine temel formlar, ışık ve şeffaflık üzerinden bağlanıyor. Sanatçının mimar kimliği göz önünde bulundurulduğunda, Logie’nin özlemini duyduğu demokratik ve özgür mekân  ideasına ait soyutlamalarını, Cézanne ve kübistlerin “geometri ile resmin bir mimarlık olarak kurulduğu” (3) yorumlarından hareketle değerlendirmek doğru bir zemin oluşturuyor. Seri, özgün bir mimarlık tarif ederken Kübizm’in mekân da ortaya koyduğu anlayışı arıyor. 

 

 Sinan Logie, “Akışkan Yapılar (Faz 13)”, 2017

 

Faz 13'te, "ardına bakma, geçirgenlik ya da hepsinin üzerinde" hissi yaratan bir fiziksel katmanlaşma da söz konusu. Logie, bu katmanlaşmanın bir bel fıtığı rahatsızlığından kaynaklandığını, bu yeni fiziksel koşulların kendisini değişik üretim alanlarına ittiğini belirtiyor ve ekliyor:

 

“Kağıtlarda veya tuvallerimde artık bir katmanlaşma, (dik durma) durumu oluştu. Ama her zaman olduğu gibi bir bozulma veya dönüşme hali de var. Anıtsallıktan rahatsız olurum hep. Bir şekilde formların ve hayatın geçiciliğini de vurgulamak istiyorum.”

 

Geceye atfedilmemiş bir renk

 

Logie’nin çalışmalarında, Cezanne’ın mekân ın özüne ilişkin arayışı öne çıkarken Selim Birsel’in işlerine baktığınızda daha yoğun olarak ışık ve biçim ilişkisine ait bir sorgulama ile karşılaşıyoruz. 

 

 Selim Birsel, “Gece”, 2007-2013 & Selim Birsel, “Moss City”, 2014

 

Bu noktada empresyonistlerin renge bakışına dair İsmail Tuna’nın sözlerine yer vererek ilerleyelim:

 

“Bir sarı ton, güzel bir kadının saçında olabildiği gibi, bir çöp yığınında da bulunabilir; önemli olan, o sarı yüzeyi ifade etmektir; bunu, ister bir kadın başında, isterse bir çöp yığınında tespit edelim, renk yüzeyi, daima aynı yüzeydir ve resmin konusu, yalnız bu renk yüzeyidir.” 

 

Aynı bakış açısıyla yola çıkarak, Selim Birsel’in 14 parçadan oluşan Gece serisini ele aldığımızda; ağır pas renginin hakim olduğu gökyüzünde nesnenin, duyusal görünüşünden kurtarıldığı ve maddenin özüne ilişkin bir sorgu nesnesi haline getirildiğini hissediyoruz. Sanatçının yine aynı seride ve Moss City serisinde objelerin yüzey renklerine odaklandığını, farklı perspektifler kullanarak kurgusal bir kent örüntüsü yarattığını görüyoruz.

 

Sergide bir serinin parçası olmayan tek eser Selim Birsel’in 2017 yılında tamamladığı Homeros’a Komşu Olmak adlı çalışması. Serginin tümünde hakim olan, forma ve ışığa ilişkin derdin belki de en açık göstergesi olan çalışmada mimari formların ve nesnelerin bir amaç olmaktan kurtulduğunu söylemek mümkün. Belki de bu nedenle eser, Cezanne’a açık bir saygı duruşu niteliğinde...

 

 Selim Birsel, “Homeros’a Komşu Olmak”, 2017

 

Mekânın her parçasını sorgulayan metniyle Estaque'ta Evler, soyutlamanın çağdaş formuna ilişkin bir beyin fırtınası izlenimi yaratıyor. Sergi, her ne kadar kavramsal çerçevesiyle bir ağırlık taşısa da, siz kapıdan içeri girer girmez iki sanatçının da peşinde olduğu özgürleştirici zemin önünüzü açıyor ve sübjektif yargılarınızdan arınarak öze ilişkin olan bu arayışa sizi de davet ediyor. 

 

 

(1) Tunalı, İsmail. (1981). Felsefenin Işığında Modern Resim, İstanbul: Remzi Kitabevi.

(2) (3)  Çağlayan, Füsun (2007). Anadolu Sanat Dergisi, sayı:18

Kant, I. (1999). Pratik Aklın Eleştirisi (F. Akatlı, Ü. Gökberk ve I. Kuçuradi, Çev.). Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu Yayınları.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon