Onuncu kadın kim?

Bu yıl 5-16 Nisan tarihleri arasında gerçekleşen 38. İstanbul Film Festivali, Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü Şerif Gören’e verdi. Festival programı kapsamında Gören’in 1987 yapımı On Kadın adlı filmi de bu akşam seyirciyle buluşuyor. Kahraman Çayırlı, On Kadın’dan yola çıkarak Şerif Gören sinemasının sosyolojik izdüşümleri üzerine yazdı

 

927 kelime

 

Şerif Gören, On Kadın, 1987

 

Gelin, Gazeteci, Çingene, Deniz, Ana-Kız, Hayat Kadını, İkramiye, Feminist, Köylü olmak üzere dokuz kısımdan oluşan On Kadın’da (1987) Türkan Şoray’ın canlandırdığı dokuz kadın karakter üzerinden Türk toplumunda kadının konumunu çeşitli veçhelerden ele alır Şerif Gören. Her parçanın aktardığı gündem o kadar ağır ki, aradan 30 yıldan fazla zaman geçse de, farklı sosyoekonomik seviyelerde kadınların çözmek zorunda bırakıldıkları denklemler tüm ağırlıklarıyla güncelliklerini koruyor. Filmin bir diğer başarısı ise Gören’in ekonomik ve etkin kullandığı sinematografik unsurlar. Kamerayı yerleştirdiği konumlar, mizansenlerdeki kapıları, odaları, gölgeleri ve ışıkları, erkeğin (ve elbette “erkeğin bakışını” bedenine ve zihnine dâhil etmiş tüm toplumun) kadına baktığı hiyerarşiyi ve açıyı imliyor. Çingene kısmında kameranın sık sık evin dışarısında yer alması, Deniz kısmındaysa kameranın kendi etrafında dönerek izleyiciyi blok apartmanlara yöneltmesi, Hayat Kadını kısmını sadece bitimsiz telefon konuşmalarıyla aktarması, On Kadın’ı kendi döneminin filmlerinden birkaç adım daha ileriye yürütüyor. Bu eril evrende yalnızca erkekler mi cinsel isteklerini belli edecekler? Sadece erkekler mi kendilerinin özne oldukları cümleler kuracaklar? 1980’li yıllarda kadınların da arzularının olabileceğini, hatta bu arzuları davranışlarına, tavırlarına korkmadan, açıkça yansıtabileceklerini sinema perdesinde görebilmemizde Şerif Gören’in çok önemli, çok kıymetli katkıları var. 

 

Şerif Gören Sineması’nda kadınlar cinselliklerini bastırmaz ve Gören’in esas başarısı evlilik haricinde de kadınların cinselliklerini yaşamak isteyebileceğini, üstelik evlilik haricinde cinsellik yaşayan kadınların başlarına illa “kötü şeyler” gelmeyebileceğinin altını çizmesidir. Sanat tarihinin çok büyük bir kısmı kadınları dikizleyen, izleyen erkekler (erkek bakışı) üzerine kuruluyken Şerif Gören sinemasında kadınların erkekleri dikizlemesi, izlemesi sinemamız için adeta bir devrim niteliğindedir. Kent bağlamını, 80’li yıllarda toplumumuzu anlayabilmemiz için gerekli en önemli anahtarlardan biri olan kentleşme olgusunu başarıyla filmlerinin denklemlerine ilave eden Gören, tek-çizgili, tek-hedefli karton karakterlerle hiçbir zaman yetinmez. Döneminin sinematografik tercihlerine kıyasladığımızda çok daha hızlı, ritimli ve hareket-sever bir kurguyu (çapraz kurgu, ses devamlılığı) tercih eden Gören, bir yandan da olabildiğince ekonomik bir sinema diline meyleder.      

 

Şerif Gören, On Kadın, 1987

 

Gerçek hayatın “parmaklıklar”ı

 

Beş yıl önce Türkiye sinemasının en iyi filmlerinin listesini çıkarmaya çalışıyordum. Her liste illa ki eksik kalıyor ve muhakkak listeyi hazırlayanın öznel tercihlerini yansıtıyor ama bir asrı deviren Türkiye sinemasının önemli duraklarına uğrayabilen listeler vesilesiyle insan hem kendi izleme geçmişini değerlendirebiliyor hem de bir izleyici olarak hangi yönetmenlerde ne kadar eksiği kaldığını fark edebiliyor. Zihnimde güzel filmlerden kareler dönerken yapabildiğim ilk listede Susuz Yaz, Yazı Tura, Piano Piano Bacaksız, Benim Sinemalarım, Uçurtmayı Vurmasınlar, Züğürt Ağa, Filler ve Çimen, İnşaat, Eşkıya, Gemide, Laleli’de Bir Azize, Vavien, A Ay, İklimler, Kader, Süt, Meleğin Düşüşü, Berlin in Berlin, Amansız Yol, Bulutları Beklerken, İki Genç Kız, Selvi Boylum Al Yazmalım, Acı Hayat, Araf, Akrebin Yolculuğu, Muhsin Bey, Yusuf ile Kenan, Yazgı, Güneşin Yolculuğu, Hiçbir Yerde, Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, Kurbağalar, Sürü, Yol, Anayurt Oteli, Gizli Yüz, Karşılaşma, Umut, C Blok, Üçüncü Sayfa, Yazgı, Masumiyet, Gelin – Düğün – Diyet (Lütfi Akad’ın göç üçlemesi), Kuyu, Sevmek Zamanı vardı. Elbette kendi eksikliğinin farkında olan bu listeye eklenebilecek ve çıkarılabilecek filmler var ama Şerif Gören’in yönettiği iki filmi bu listeden eksiltmek mümkün değil: Yol ve Kurbağalar. Sinema tarihimizin açık ara en korkusuz filmlerinden biri olan Yol, İmralı Yarı Açık Cezaevi’nden bir haftalık bayram iznine çıkan beş mahkûma odaklanır: Seyit Ali Fırat (Tarık Akan), Mehmet Salih (Halil Ergün), Yusuf (Tuncay Akça), Mevlüt (Hikmet Çelik) ve Ömer’in (Nizamettin Çobanoğlu) öykülerine yaklaştıkça gerçek cezaevinin neresi olduğunu sorgulamaya başlarız. 12 Eylül’ün hemen ardındaki bir ülke mi yoksa törenin insanları mahveden duvarları mı gerçek cezaevidir? Senaryosunu Yılmaz Güney’in kaleme aldığı Yol, sinematografik unsurları bakımından Şerif Gören Sineması’nın birçok izini de barındırır. Gören’in görsel dili sadeleştikçe anlattığı hikâyelerin sarsıcılığı, gücü, izleyiciyi zihnindeki tehlikeli, kendini sorgulatıcı sulara çağırır. Ekonomik ve toplumsal şartlar bireyi sıkıştırdıkça, töre bu sıkışmış bireyi un ufak edip dağıttıkça bu mahkûmlar, kendi bedenleri, kendi zihinleri içindeki mütemadi cezaevlerinden nasıl kurtulacak? Doğa, giderek hızlanan bir ivmeyle değişen sosyo-ekonomik şartlar insanları özgür kılabilir mi? Gören’in çerçeve tercihleri, etraflarındaki oksijen hızla azalan karakterlerin ruhsal daralmalarına da paralel davranıyor. Kendi üzerine, kendi mekânsal dağılımı üzerine de kafa yoran bir sinema perdesi, bir görsel alandan söz ettiğimizde, hikâyesindeki karakterlerin sosyo-psikolojik gelişmelerini çerçeveleriyle, kamera açılarıyla da destekleyen bu tür kıymetli filmlerde gerçek hayatta da tıpkı cezaevindeki gibi parmaklıkların ardında kalan karakterleri gerçek hayatın “parmaklıklar”ı ardında izleriz. Çerçeve içinde çerçevelerle filmdeki karakterler töre, ekonomi, darbe yönetimi karşısında giderek sinema perdesi üzerinde de kilitli kalacaklardır.     

 

Kurbağalar’da (1985) Trakya’nın bir köyünde (1) kurbağa toplayarak geçinmeye çalışan dul bir köylü kadın olan Elmas’ın (Hülya Koçyiğit) hayat mücadelesini ve aşkını anlatan Şerif Gören, Tomruk’ta (1983) ise odun keserek geçimini sağlayan iki arkadaş olan Kürşat Çavuş (Kadir İnanır) ve Deli Ormanlı Ali’nin (Selçuk Özer) zor bir aşk üçgeninin köşelerinde kalışını anlatır. Deli Ormanlı Ali, Gülçiçek’e (Serpil Çakmaklı); Gülçiçek ise Kürşat Çavuş’a âşık olunca filmde olaylar epey karışacaktır. Gelenekler, “halk yordamları”, ailenin ileri gelenleri, hep başka erkekler tarafından, kendi kararlarını almaları, istediklerini istedikleri gibi yaşama hakları ellerinden alınan kadınlar kendi cümlelerini kurmak isterse neler olur? 

 

On Kadın’ın Ana-Kız kısmında annesi Emel Sayın açmak istese de, kızının açtığı Madonna’nın Into the Groove (1984) şarkısının sözlerinde aramalıyız belki de filmin o eksik, onuncu kadınını: “… Eğer ritim doğruysa sevgili olabiliriz / Umarım bu duygu bu gece hiç bitmez / Sadece dans ederken bunu [bu duyguyu] özgürce hissedebilirim / …” (2)

 

Tüm kadınların kendi özgür danslarını ettikleri güzel günlere…

 

Şerif Gören

 

 (1) Film, Edirne’nin Sultaniçe köyünde çekilir. ​

 (2) We might be lovers if the rhythm's right / I hope this feeling never ends tonight / Only when I'm dancing can I feel this free …

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon