Nev-i şahsına münhasır bir hafıza koleksiyonu

21.05.2019

30 yılı aşan hafızasını, geçtiğimiz aylarda açtığı Arşiv: 1987-2018 sergisiyle paylaşan Galeri Nev İstanbul, bu birikimi bir de kitapla kalıcılaştırarak, arşivlere yeni bir kaynak daha ekledi. Sanat dünyasının güncel meselelerine dair düşüncelerini Evrim Altuğ'a anlatan Haldun Dostoğlu, galericilik ve müzeciliğin geleceğine umutla bak, genç kuşakların sanata, kültüre ve bunların tarihine yönelik merak eksikliğinden kaygılı

 

2557 kelime

 

Haldun Dostoğlu, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Haldun Dostoğlu, Ankara'da 1984'te Ali Artun ile birlikte kurdukları Galeri Nev'i 1987'den beri İstanbul'da yaşatan kıdemli bir sanat galericisi. Gerek modern sanat, gerekse çağdaş sanata yönelik merak ve sahiplenme güdüsü, onu 2019'da 26 Mart - 6 Nisan arasında galerinin Maçka'dan sonra İstanbul'daki ikinci mekânı Mısır Apartmanı’nda bir film şeridi misali paylaştığı Arşiv: 1987-2018 isimli bir sergiyi düzenlemeye yöneltti. Aslında bu, kurum adına daha uzun soluklu bir hafıza kazısının da ilk parçası olacak. 

 

ODTÜ Mimarlık bölümü çıkışlı Dostoğlu'nun her zamanki mimari merakı ve kaygısıyla tasarladığı arşiv sergisinin bu ilk ayağı, galeride görsel ve çoğul zamanlı bir müzikal olarak da deneyimlendi. Belli yıllar arasında gizlenen sürprizli, hatırası yoğun imgelere, galerinin sergi davetiyeleri ve kurumun emeğiyle üretilmiş yayınları eşlik etti. Biz de, aynı anda bir kitapla kalıcılaşmış bu önemli çaba üzerine Dostoğlu'ndan mesleğinin ve tecrübelerinin satır aralarını öğrenmek üzere kendisiyle bir kahve molası verdik. 

 

Küratör ve galerici Dostoğlu'na bakılırsa Galeri Nev, halen Ankara'daki, Ali Artun'un kızı, sevgili Deniz Artun ile dostluğunu devam ettiriyor. Galeri Nev, bugünlere gelişini "Günlük, gelip geçici hevesler, sevdalar içinde olmayan, çalıştığı her kim ise onunla sadakatini sürdürebilmiş nadir kurumlardan biri" olmasına borçlu. Şimdi isterseniz gelin, zamanın çektiği, ayıltan ve geleceğin falına baktığımız koyu kahvemizi onun sözleriyle yudumlayalım.

 

Arşiv: 1987-2018 sergi görüntüsü, Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu

 

Basit bir soruyla başlayalım; arşiv ne işe yarar?

 

(Gülüyor.) Arşiv ne işe yarar? Niye insanlar arşiv tutar? Tabii, birincisi; insan arşive baktıkça geriye doğru, kendisini tanıyor. İkincisi ve daha önemlisi, sonraki nesillere kültür nasıl aktarılıyor? Bir şeyleri biriktiren insanlar sayesinde. Aynı işi koleksiyonerler de yapıyor. Koleksiyoner niye koleksiyon yapıyor? O anki gündelik zevklerini bir yana bırakalım, koleksiyonerler sayesinde kültür, daha sonraki nesillere aktarılmıştır... Arşiv de öyle. 

 

Yani, arşiv için bir hafıza koleksiyonu mu diyelim?

 

Tabii, tamamen öyle. Hafıza koleksiyonu. 

 

Peki kişisel bir şey midir arşiv? Kurumsal hafıza var, kişisel hafıza var...

 

Hayır. Bizim arşivimizden bahsediyorsak, tabii ki kurumsal. Hiç kişisel doküman yok. Ama senin dediğin tabir çok güzel: Bu bir hafıza koleksiyonu mudur? Bu koleksiyonu biriktirip, derleyip, bir sonraki kuşakta araştırmacılara aktarmak da, kurumların sorumluluğudur. Bu, endüstriyel kurumlar için de geçerli. Diyelim, Paşabahçe'nin arşivi, bundan 50 yıl, 100 yıl sonra çok önemli dokümanlar içerebilir. Bu, bizim için de öyle.

 

Serginin tasarımını, elinizdeki arşiv ile nasıl bağdaştırdınız? 

 

Aslında basit bir sergiydi; 1987'den 2018 yılı sonuna kadar açtığımız 254 serginin davetiyelerini yan yana koyalım, bir film şeridi gibi kendimizi izleyelim istedik. Bunu yaparken, araya da, bu film şeridini zenginleştirici birtakım görseller koyalım, o tarihlerde yayımlanmış kitaplar, kataloglar varsa, onlar da yer alsın. Bir nevi dokümantasyon sergisi demek lazım aslında. Arşiv sergisi dememek lazım. Arşiv, başka bilgileri de içerir. Bunu, benim yapacağım bir sonraki serginin birinci etabı diye yorumluyorum. Biz, bunu aslında 2015'te hazırlıyorduk, fakat İstiklal Caddesi'nde patlayan bomba, o sırada çalıştığımız ekibin ayrılığı, birinin işten, diğerinin Türkiye'den ayrılmış olması bu işi biraz yavaşlattı, bugüne kaldı. Şimdi ben, 2021'de ikinci bir etap düşünüyorum. Çalıştığımız sanatçılarla yapılan mektuplaşmalar, alınan notlarldan oluşan, o dönemin fiyat listelerini de dokümante edebilecek bir yayınla; bu sergiyi birinci etap olarak kabul edersem, ikinci etabı da tamamlanmış olacak gibi bir hayalimiz var... Aslında birkaç aydır bunun çalışmalarına da başladık, hayalden de öte...

 

 

 

Arşiv: 1987-2018 sergi görüntüsü, Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arşiv: 1987-2018 sergi görüntüsü, Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu

 

Bu durumda galericilik ve koleksiyonculuk bizi yeniden güven ve mahremiyet kavramlarıyla buluşturuyor. Bu türlü bir geçmişi teşhirde izne tabi, edebe tabi durumlar söz konusu oluyor mu? Neyi teşhir edip etmeyeceğinize nasıl karar veriyorsunuz? Örneğin bu sergiyle paylaştıklarınız neydi?

 

Yok, şu anda paylaştığımız pek “iç çamaşırlarımız” değil; bunlar zaten kamu ile paylaşılmıştı, herkesin bildiği şeylerdi, hatta sergiye gelenler arasında -davetiyeleri görüp -“Aaa, bunların bir kısmı bende var, ben koleksiyonunu yapayım,” diyenler de vardı.

 

Serginin sorduğu sorulardan ve verdiği yanıtlardan biri de, yıllar içerisinde bir sergi yayını veya kataloğunun nasıl olması gerektiğine dair çözümleriniz olmuş. “Sergi yayıncılığı” üzerine bir okul arşivi olmuş bu aynı zamanda...

 

Şimdi, sen de biliyorsundur, 1980'li yıllarda, 1990'ların başında Türkiye'de sanat yayıncılığı çok zayıftı. Hatta, bir kütüphanenin tek bir rafını doldurmayacak kadar az kitap yayını vardı. Biz, galeri olarak ilk yayın yapan kurumlardan biriyiz diye biliyorum; ondan sonra birtakım kurumlar sanat yayıncılığı işine el attılar. Yapı Kredi ve başka yayınevleri işin içine girdi, bu iş çok zenginleşti, şimdi bir raftan çıktı, kütüphaneyi dolduracak kadar zengin bir sanat yayını külliyatımız var. Fakat bizim sanat yayıncılığı biçimimize dair bir yorumum var. Biraz el yordamı ile oldu, baştan bilerek, düşünerek tasarlanmış şeyler değildi. Sınırlı sayıda çoğaltılmış, serigrafi baskı yayınları kendi bünyesi içinde nasıl tasarlarız? Zaten, sergiyi gezerken de, tasarım kültürüne baktığın zaman da, mesela biri tespit etti, 2001'de bugünkü davetiye tasarımını yapmış ve o tarihten beri de hiç değiştirmeden sürdürmüşsünüz. Demek ki, o zaman tasarlanan şey o kadar taze ki, hâlâ aynı tazeliğini koruyor.

 

 

Demek ki, bir tür kurumsal grafik kimlik orada artık netleşmiş.

 

Belki de. Tabii, şöyle bir şey de var Evrim, sen bunu çok iyi biliyorsun; çalıştığımız ve galerinin omurgasını oluşturan sanatçılarla, biz 1980'lerin sonu, 1990'ların başından bu yana beraberiz. Aynı zamanda, 30 senelik matbaamızla da, tasarımcımızla, çerçevecimizle de bu durumdayız. Dolayısıyla böyle efemeral, günlük, gelip geçici hevesler, sevdalar içinde olmayan, çalıştığı her kimse ona sadakatini sürdürebilmiş nadir kurumlardan biriyiz diye düşünüyorum. O da ister istemez işe yansıyor.

 

Mimarlık kökenli oluşunuz, galeri mimarisi üzerine de düşünmeniz ve hareket etmenizi tetiklemiş olmalı. Bu sergide de galeri mimarisi ne ölçüde vardı?

 

Şimdi, galeri mimarisi başka, arşiv sergisinin mimarisi ise başka bir şey...

 

Sergiyi galerinin kurulduğu dönemden, yapım çalışmalarından karelerle başlatmışsınız, o yüzden sormuştum, Türkiye'de bir sanat galerisi nasıl inşa ediliyor?

 

Türkiye'de inşa edilmiş ilk galeri, galiba Abdurrahman Hancı'nın yaptığı Galeri Bir. Bizim o galeriyi görme şansımız olmadı, yok oldu, gitti. Sonra da, geçtiğimiz yıllarda Murat Pilevneli'nin yaptığı, baştan bir galeri olarak tasarlanan mekânı. Onun dışındaki tüm galeri mekânları, mevcut bir mekâna yapılan küçük müdahalelerle dönüştürülerek oluşturulan mekânlar. Keza, bizim her iki galerimiz de öyle. Bize Maçka'da ev sahipliği yapan ve burada da (Mısır Apt.) 12 yıldır ev sahipliği yapan mekân, öyle. Serginin iç mimarisine gelince, benim özellikle kafa yorduğum bir konu bu. Bir sergi mimarisi, çok önemlidir. Mevcut mimari ile, serginin mimarisi nasıl bir uyum içerisinde olacaktır, sergilenen objeler, eserler her ne iseler, onlar bu mekânda nasıl algılanacaktır konusu, hassas bir konudur. Türkiye'de bu konuya çok fazla kafa yoran insan da yok. Yeni yeni oluşmaya başladı. Özellikle müzeler kurulmaya başladıktan sonra, bu işin önemi arttı ve müze sergilerinde, özel sergi mimarisi tasarlayan genç arkadaşlar yetişti. Bu sergide ise, en başta söylediğim ifade çok önemli: Bir film şeridinden asla vazgeçmeyen bir sunum olsun istedik ve ona en çabuk cevap veren yöntemi seçtik. Kısa raflar, bir sekans içinde akıp gidiyor. 

 

Elinizdeki anı birikimine toplu halde baktığınızda bir aile albümü duygusu mu yaşıyorsunuz? Sözgelimi, sergide yer alan karelerde Sezer Tansuğ’u, Abidin ve Güzin Dino’yu, Erol Akyavaş'ı ve nice önemli ismi anımsıyorum.

 

Şimdi tabii, bu insanlar bizim, galerinin hayatında önemli figürler. İlk sergiyi Abidin Bey ile açmış olmamız önemli. Bizim kendisiyle bir gönül bağımız var. Bunu göz ardı edemem. Erol Akyavaş ise bana başka bir estetiğe bakmayı öğreten adamdır. İslam estetiğine uzak biri iken, ona yakınlaşmamı sağlayan kimsedir. Sezer Tansuğ ise bir dönemin, sevin sevmeyin, beğenin beğenmeyin ama, sanat ortamının tek sanat eleştirmeni olarak varlığını sürdürmüştür. O bakımdan bu sergiyi yaparken, hatta bu serginin kitabını yaparken de bir amacım şuydu; özellikle genç kuşaklar, genç küratörler, kendi yakın tarihlerine dair o kadar ilgisiz, duyarsızlar ki... Halbuki 30 yıllık bu geçmişe bir baksalar, bu fotoğrafı bir 30 yıllık perspektifle görseler, İstanbul sanat ortamında kimlerin var olduğunu, nerelerden geçildiğini... Tansuğ'u duymamış, bilmemiş küratörler olduğunu hayal edebiliyor musun? Bırak Tansuğ'u, Adnan Çoker'i de duymamış olabilir. Alaettin Aksoy'u da duymamış olabilir. Bu serginin ve çıkan yayının bunları hatırlatıcı bir yanı olduğunu düşünüyorum.

 

Arşiv: 1987-2018 sergi görüntüsü, Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu

 

Bu projede, aynı zamanda galerinin başka mekânlarda da yer bulduğunu görebiliyoruz. Kurum bu yöndeki sorumluluğunu kendi sözleriyle nasıl tarifliyor? Sanatçı ile, her yerde olma meselesi mi bu?

 

Atatürk Kültür Merkezi hepimizin hayatında bir dönem çok önemliydi. Ve eğer, sanatçının üretimi, galeri boyutunun dışına çıkıp, başka bir mekânda gösterebilmeyi gerektiriyorsa, bizim aradığımız mekânlar arasında burası en başta geliyordu. Tabii bu yıllar, bizim bu tür sergileri yaptığımız yıllar, İstanbul Modern, Pera Müzesi, Sabancı Müzesi'nin olmadığı yıllardı. Bunlardan önce, yani kabaca 2004 öncesi, başka sahnelere ihtiyaç vardı. Maçka'daki galerimizin 120 metrekarelik sahnesi, her şeye yetmiyordu. Dolayısıyla biz, yüksek kalitede üretim yapan sanatçıları, başka sahnelerde nasıl gösterebiliriz çabası içindeydik. Örneğin AKM'de üç, dört kez sergi yaptık. Dolayısıyla sanatçılar daha sonra başka sanat mekânlarında eserlerini sergileme imkanına kavuştular.

 

Bugün siz de biliyorsunuz, çok sayıda özel müze deneyimi yaşıyoruz. İyisi, kötüsüyle birçok örnek var. Hatta bazıları iyi niyetli olmakla birlikte, “Tabeladan öteye geçemiyor,” yorumları da yapılıyor. Aynı zamanda, devlet müzesi olmaya soyunan, gereğinden ağır davranan veya tamamen güncel olana yatırım yapan inisiyatif ve mekânlarımız var. Peki bir sanatsever, bu koşullarda “sağlıklı beslenmek” adına, “Yok arkadaş, ben böyle iyiyim, böyle takılayım,” diye kendini sadece belli bir kurum veya kaynağa mı adamalı sizce? 

 

Şöyle bir gerçeği yadsıyamayız. 16 milyonluk İstanbul'un kültürel tüketiminde aktif olan nüfus, çok fazla değil. 500 bini bile bulduğunu zannetmiyorum. 1987'deki ilk İstanbul Bienali'nin ziyaretçi sayısı, beş bin civarındaydı Son bienalse 150 bini buldu. Bienaller ve 2004'ten sonra açılan müzelerin, şöyle bir faydası oldu; Türkiye'de sanat, kültür tüketicisinin sayısı çok arttı. Tabii bunda fuarların da rolü var. Onların da 60 - 70 bine yakın bir izleyici ve katılımcısı var. Dolayısıyla, kültür alanında galeri ziyaretçilerinin sayısı da, bu sayede artmış oldu. Bunların çok pozitif rolü vardır. Ama, müze kurmak, müze kültürü oluşturmak, toplumsal gelişme ile çok ilişkili. Biz daha o evrime girmiş değiliz. 2004'ten bu yana geçen 15 yıl, bir müze tarihi için bebeklik bile değil. Henüz prematüre durumdayız. Daha, müzelerimiz gelişecek, kurumlaşacak, bellekleri oluşacak, kendi kimliklerini, damarlarını bulacak... Şu anda hepsi biraz arayış içerisindeler. Kendilerine has yollarını bulmaya çalışıyorlar. Yavaş yavaş, kristalize olan durumlar beliriyor gibi. Dolayısıyla biraz zamana bırakıp, fırsat vermek lazım.

 

Peki bu koşullarda sosyal medya ve İnternet, Galeri Nev'i nasıl etkiliyor? Yirmi yıla yakındır kendi siteniz var.

 

Tabii artık, görünürlük sadece galeri ziyaretiyle olmuyor biliyorsun. Biz de herkes gibi, bu medyayı çok aktif kullanıp güncellemeye çalışıyoruz. Bizim iş hacmimiz ve ziyaretçi sayımızın artmasında İnternet ve sosyal medyanın rolü olduğunu düşünüyorum. 

 

Ama bunu öncelemiyorsunuz... Bir galeri ekranda gezilmiyor.

 

Hayır, bu mahrem bir ilişki. Seyirciyle eser, yakın mesafede yüz yüze gelince, öyle hissediliyor. Dolayısıyla biz izleyiciler ekran, telefon üzerinden haberdar olsun, ama “intim” ilişkisini galeriye gelerek yaşasın istiyoruz. Ki bu sadece bizim için değil, herkes için geçerli.

 

Son zamanlarda birçok sergi, bienal, fuar ya da  kültür etkinliği ziyaretçilerin cep telefonları aracılığı ile “izleniyor”. Herkes bir şeyleri sürekli kaydedip iletme telaşında.

 

Tabii, sen de farkındasındır; özellikle sanat fuarlarında insanlar gözleriyle değil, cep telefonlarının ekranlarından etkinliği izliyorlar. Hatta, geçen sene SAHA, Japonya'ya sanat eserleri ile işgal edilmiş bir adaya seyahat düzenledi. Adayı ziyaret ettiğinizde sizi karşılayan ekibin birkaç şartı vardı: "Yüksek sesle konuşmayın. Hızlı hareket etmeyin. Cep telefonlarınızı kapatıp, cebinize koyun. Bu, bizim için değil, sizin için. Sizin zevk almanız için."

 

 

Yayınlarınızda çok ilginç sanat eleştirileri ve farklı imzalardan türlü okumalara rastlıyoruz. Kurum tarihi ve sanat tarihi ile eleştiri pratiği yan yana geldiğinde, sizin yorumunuz nedir?

 

Ülkemizde bu alanın en zayıf halkalarından biri bu. 120 yıllık Mimar Sinan Üniversitesi'nin Sanat Tarihi bölümü var, ama bu bölümden mezun olan arkadaşlar ne yazıyor, nasıl hayatlarını sürdürüyorlar, ben merak ediyorum. Bu alanda bulunduğu noktanın üzerine çıkmış kalburüstü bir yazar, işte ilk dönemin yazarlarından Sezer Tansuğ ise, son dönemin yazarlarını da sen benden daha iyi biliyorsun. Çok zenginleşemedik bu konuda. Sanat yazarlığını geliştirmekte zorluk çektik. Bizim yayınlarımızdaki çeşitliliğe baktığında da görüyorsun; çok fazla insan yok. Beş, on ismi maalesef geçmiyor. Gazetelerin hiçbiri kalmayınca, sadece sosyal medyaya sıkışmış bir sanat yazarlığı, maalesef kendini aşamayacak. Bu konuda müzisyenler, bestekarlar kendi haklarını koruyarak çok başarılı oldular, ama yazarların, sanat eleştirmenlerinin mesleki örgütü yeteri kadar sesini duyuramadı ve haklarını koruyamadı diye düşünüyorum. Bu hakların korunacağı geniş çaplı tartışmalar mutlaka yer almalı. 

 

Sergide, dikkat çeken başka bir şey de günümüzde artık yazık ki hatırlamadığımız kimi sanatçıların ya da hiç duymadığımız kimi yabancı sanatçıların sergileri. Sizlerin onlara vaktiyle fırsat tanımış olmanız da herhalde hayatın olağan bir neticesi olsa gerek. Kimileri kalıyor, kimileri gidiyor sonunda... 

 

Evet, galericilik aslında çok kişisel bir şey ve bu bütün dünya için geçerli. Her galeri, galericinin kişisel zevkleriyle oluşur. Her ne kadar akımlar, genelgeçer biçimde yönlendirmiş olsa bile. Bizim de kendi ilişkilerimiz içinde birtakım tercihlerimiz oldu. Bu tercihlerin içinde kimileri hayatını yitirdi. Örneğin, en genç kuşaktan Nazlı Damlacı. 1980'li yıllarda, 1990'ların başında üç kez kişisel sergisini yapmıştık. Sonra vefat etti. Bunun gibi birçok isim var. Ama omurgayı hep tuttuk. En radikal değişimi ise 1990'ların başında yaptık. O günlere kadar sergilediğimiz Türk modernistlerini veya o gün çok aktif olan Mehmet Güleryüz, Adnan Çoker, Komet, Ömer Uluç gibi isimleri bırakıp, hiç sergi açmamış olan Canan Tolon, İnci Eviner, Hale Tenger kuşağı ile yola devam etmek, hayatımda verdiğim en radikal karardı. Bu, tabii ticari olarak çok büyük bir riskti, ama bunun doğru bir karar olduğunu, ancak 15 yıl sonra anladık.

 

Ankara Galeri Nev, daha doğrusu Ali Artun Bey ile yolları ayırınca ilişkiniz nasıl yürüdü? Bir misyon ortaklığı var mıydı?

 

Bizim ortaklıktan ayrılmamız, yalnızca kağıt üzerinde bir formaliteydi. Yaşlanıyoruz ve bizden sonraki kuşaklara sorun bırakmayalım, sorunsuz çözülsün her şey diyerek, Deniz (Artun) ile de irtibatımızı sürdürmekteyiz. Onun kendi programı var. Artık orası Deniz'in galerisi. ABD'lilerin kardeş galeri dediği gibi algılıyoruz bunu. İki ayrı galeri olsak dahi, çok uzak olmayan dünyalarda, aynı damarda misyonu sürdürdüğümüzü düşünüyorum. 

 

Arşive baktığımızda yine risk almaya devam ediyorsunuz. Genç sanatçı keşiflerini nasıl yapıyorsunuz?

 

Bu keşifleri yapmak, önceden daha kolaydı. Giderek daha zorlaşıyor. Önceleri bu arenada yer alan sanatçı sayısı, şu andaki kadar olmadığı için, birazcık pırıltılı bir ismi siz veya başka herhangi bir meslektaşımız hemen fark edebiliyordunuz. Fakat artık sanat okullarının sayısı 180'e çıkınca, genç kuşak kendini görünür kılmakta zorlanıyor. Peki biz nasıl fark ediyoruz? Günümüz sanatçıları sergilerini izleyerek, eğitim kurumlarındaki hocaların, yetenekli öğrencileri tavsiyelerine dikkat ederek... Örneğin Aras Seddigh böyledir. Erdağ Aksel'in, bana “Gel bir bak,” demesiyle bulduğumuz bir isimdir. 

 

Arşiv: 1987-2018 sergi görüntüsü, Fotoğraf: Rıdvan Bayrakoğlu

 

Peki bu yıpranan çark içerisinde en çok zedelenen mekanizma hangisi? Medya mı, galeriler mi, okullar mı, fuar mı, bienaller mi?

 

Ooo, eğitim! Maalesef sanat eğitimi yerlerde. Türkiye'nin son 15 yılında neredeyse bütün dallarda eğitim kalitesi çok düştü. Eğitim değersizleştirildi ve iyi eğitmenler Türkiye'yi terk ettiler. Bu her alanda geçerli. 

 

Sizin de yitirdiğiniz isimler oldu...

 

E tabii, Nazif Topçuoğlu ülkeyi terk etti, Leyla Gediz örneğini verebiliriz bu alanda, yine birkaç sanatçı daha var.

 

Yolları ayırdığınız sanatçılarla günlük ilişkileriniz nasıl yürüyor?

 

Ben bir sanatçı hariç, hiç kimse ile yolumu ayırmadım. Bir tanesi ile ben yolumu ayırdım. Bunun dışında, kendiliğinden oluyor. Sanatçı bunu kendisi de hissedebiliyor. 

 

En güzel ve en kötü anılarınız neler?

 

Hayatımda verdiğim en doğru karar, Ankara'dan İstanbul'a gelmek, ikinci doğru karar ise Maçka'dan Mısır Apartmanı'na taşınmaktı. Bunlar, en güzel anılarım. Kötü anım da yok. Pişman olduğum bir şey yok. (Gülüyor.)

 

Geleceğe ilişkin umudunuz nedir?

 

Bu sektör daha çok yeni ve önü çok açık. Eğer Türkiye'nin başına savaş, büyük deprem gibi felaketler gelmezse, bu sektörün önümüzdeki 15-20 yıl içinde çok daha büyüyeceğini düşünüyorum. 

 

Türkiye'de son 15-20 yılda aynı zamanda çok galeri açıldı ve kapandı da. Bu iyi mi peki?

 

Hayır. 1980'lerde 100 galeri vardı, halen 100 galeri var. Ama, 1980'lerden bu yana baktığında İstanbul'da bir TEM, bir Teşvikiye Sanat Galerisi, onun dışında devam eden bir galeri yok. Halbuki süreklilik çok önemli.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon