Mecazi Mekân

MARSistanbul 10 Mayıs-3 Haziran 2018 tarihleri arasında Ala Alhassoun, Keywan Karimi, Louis Henderson, Sibel Horada, Metehan Özcan, Neriman Polat, Özge Topçu, Pınar Öğrenci ve Selini Halvadaki'nin video, fotoğraf, resim ve yerleştirme işlerinin yer aldığı Mecazi Mekân başlıklı sergiye ev sahipliği yaptı. Pınar Öğrenci, Minou Norouzi ile birlikte kavramsal çerçevesini belirleyip organizasyonunu gerçekleştirdiği sergiyi, Art Unlimited için yazdı

 

Özge Topçu, İstihale Müzesi, Sanatçı kitabı, 2018, Fotoğraf: Pınar Öğrenci

 

Devrim,
işgal,
yangın,
savaş,
darbe,
isyan,
hodri meydan!

Duvar, gazete Kaldırım taşı, barikat Silah, ateş
Yangın, alev, hatıralar kül devriyeler sus gezer! Soylar kırılır,
taşlar kırılır.
İhya der,
ihale eder.
Beton döker,
suç örter.
Bina diker,
rant biçer.

Haussmann, Napolyon Shpeer, Hitler
Bu liste böyle gider... 

 

Mekân, siyaset üzerine düşünmenin bir kipidir ve farklı mekân imgeselleri farklı siyaset anlayışlarını besler. Mecaz bir şeyi kendi temel anlamından sıyırarak başka bir şekilde anlatmamıza aracılık ederek yaratıcı bir imge kapasitesi sunar. Tahakküm sistemlerinin mekân ve zaman düzenlemelerini dayatması ve mekânın sıklıkla bir denetim ve tahakküm aracı olarak görünmesi, siyaseti mekân üzerinden düşünmek için iyi bir nedendir. Arendt’e göre siyasal eylem ile, bir ‘eyleme ve konuşma alanı’ ile birlikte siyasal bir alan da yaratmış oluruz. Arendt bu alana ‘görünüş sahası’ adını verir. Görünüş sahası her zaman potansiyel bir sahadır, devrimlerde olduğu gibi aniden meydana gelebilir veya bir yasayı ya da politikayı değiştirme çabasında olduğu gibi yavaşça gelişebilir. Şehir, zaman ve mekân düzenlerini, yer hiyerarşilerini ve bunların aracılığı ile kurumsallaşmış ve meşrulaştırılmış tahakküm biçimlerini tesis eden bir simgeleştirme biçimidir.

 

Mecazi Mekân sergisi, toplumsal hareketlerin mekân, iktidar ve hafıza ile ilişkisini araştırıyor. Kolektif hareketler tıpkı karnavallar gibi, farklı yaş, etnik grup ya da sınıftan gelen insanların kenti kısa bir süreliğine de olsa ele geçirdiği anlarda gerçekleşir; şehrin meydanları adeta bir tiyatro sahnesine dönüşür. Ancak karnavaldan farklı olarak isyan hareketlerinde, iktidar ve siviller genellikle karşı karşıya gelir; insan hakları ihlalleri ile mekânsal tehditler birbirine paralel süreçlerde gelişir. Siyasi iktidar kendi kültürel ve siyasal dilini mimarlık ve şehir üzerinden kurarken, siviller de kolektif hafızada yer etmiş, Arendt’in "görünüş sahası" adını verdiği sembol mekânları savunmaya devam eder. Kent artık bir tür rövanş sahnesine dönerken, yapılar sadece fiziksel değil, sembolik temeller üzerinde de yükselir.

 

Serginin referans noktası, Louis Henderson'ın, 1952’de çıkan ve Kara Cumartesi olarak da anılan Kahire Yangını’ndan esinlenen The Day Before the Fires (2012) isimli videosu. Kahire’de anti sömürgeci bir hareket olarak başlayan protestoların sonucunda çıkan yangın büyük kayıplara yol açar, sömürge sembolü olan ve Batı’yı temsil eden; opera binası, gece kulubü, tiyatro ve mağazalar da dahil bir çok bina yakılır. Yangın ve protestoların ardından askeri rejim ve Nasr dönemi başlar. Tahrir Meydanı’ndaki Arap Baharı gösterileri birçok tarihçi tarafından Kahire Yangını ile karşılaştırılmıştır. Mecazi Mekân, Kahire örneğinde olduğu gibi döngüsel bir şekilde, benzer toplumsal hareketlere sahne olan kentsel mekânı, yüzyılın en büyük problemlerinden biri olan ‘hatırlama’ eylemi için başlangıç noktası olarak ele alıyor. Mecazi Mekân, ulus devlet ve modern toplumun inşa edildiği Birinci Dünya Savaşı sonrasından günümüze uzanarak, birçok toplumsal harekete sahne olmuş İzmir, Kahire, Atina, Tahran ve İstanbul gibi farklı şehirlerden taşan öfkeyi görselleştirme denemesine girişirken, insan hakkı ihlalleri ile mekânsal tehdit arasındaki ilişkiyi hem şehir hem de mekân ölçeğinde görünür kılıyor. Sergi, savaş, devrim, sömürgecilik, askeri rejim ve isyan hareketleri çerçevesinde kent ve mimarlığın form üretme şeklindeki yerleşik düşünce biçimlerine alternatif olarak, bir sürece form verme gibi ‘mecazi’ anlamları üzerine düşünmek için bir kapı aralıyor.

 

İşlerinde kişisel ve kolektif tarih fikrine odaklanan Sibel Horada, yok olmakta olanın belleğini tuhaf ve rastlantısal örgüler etrafında sorgular. Horada için bellek, kayıp olanın sadece hafızasını tutmak değil, onu süregelen bir biçimde yeniden üretmek ve çoğu zaman fiziksel anlamda bir başka şeye dönüştürmektir. Horada’nın Smyrna'nın Ardından (2012-4), savaş sonrasında unutulan bir kentsel hafıza ve yok sayılan bir kültürü hatırlamak için bir ışık yakıyor. Sanatçı İzmir Yangını (1922) ile ilgili ürettiği bir grup işi yakarak, kolektif bir belleği kendi küllerinin içindeki izlerden doğurmaya çalışıyor.

 

Sibel Horada, Smyrna'nın Ardından, İmha edilen bir eserden geriye kalanlar; Kül, çivi, pleksiglas, 2012-14, Fotoğraf: Pınar Öğrenci

 

ÖzgeTopçu modernizmin araçlarının inandırıcılığını sorgulamak için, aile-birey-ulus kimliği inşası ve mimari ile propaganda gibi araçların bağlamları üzerinde oynamalar yaparak, onları yeniden kurgular. Sergide sanatçının 1930’larda Ankara’da inşa edilen, Cumhuriyet’in erken dönem modern mimarlık eserlerinin propaganda ile ilişkisini inceleyen İstihale Müzesi (2018) isimli bir sanatçı kitabı yer aldı. Özge Topçu Nature Morte (2016-17) isimli yerleştirmesinde ise dünyanın çeşitli rejimlerinden ikonik mimari örnekleri, modernizmin görsel temsiliyet meselesi üzerinden analiz ediliyor. Yerleştirmede Oscar Niemeyer' in Sao Paulo daki TV kulesi, Bulgaristan’daki Buzluca Komunist Parti Toplantı Binası ve Bakü'deki Azeri Yerel Modern restoran binası gibi yapı modelleri, kendi idealist manifestolarını yitirerek birer arkeolojik kalıntıya dönüşüyor.

 

25 Ocak 1952, şehir merkezi. "Mülksüz şehirliler (...) daha fazla bekleyemediler; o akşam patladılar." Ertesi gün, 26 Ocak’ta, sivil kargaşa şehrin farklı bölgelerine yayılarak Kahire Yangını’na sebep oldu. Louis Henderson, aynı günde, 25 Ocak 2012’de, bu olayın izlerini sürmek için yola çıktı. Dokuz dakika kadar süren, hareket eden bir araçtan yapılmış çekimden oluşan iş, bizi günümüz Kahiresinde ışıl ışıl, güneşli bir günde yolculuğa çıkarır. Bu görüntülerle birlikte Henderson’ın sakin, uysal bir sesle Mahmood Hüssein’in Mısır’da Sınıf Çatışması, 1945-1970 kitabını okuduğunu duyarız. The Day Before the Fires (2012) bazı şeylerin tehditkarlığını kabul ederken bir taraftan da sükunet hissi geçirir. Tehdit, olduğunu bildiğimiz ‘felaket’ bilgisinde gizlidir ama hiçbir zaman kendini görüntülerde göstermez. Mısır’ın Arap Baharı’nın başladığı 25 Ocak 2011’de Abdulrahmen Mahmoud Korany’nin kaydettiği ambülansın melodik kakofonisi ve polis sirenleriyle birlikte film geçmişle günümüz arasındaki çizgiyi takip eder. İzmir Yangını ve Kahire Yangını örneklerinde iki eski Osmanlı toplumunun ‘Batı’ ya karşı verilen mücadelede kültürel mirası gözden çıkardığını görüyoruz.

 

Selini Halvadaki’nin Off-History (2014) adlı videosu, Yunanistan’ın ana limanı Piraeus’taki bitmemiş bir binayı ana ‘karakter’ olarak kullanır. İnşaat sırasında terk edilmiş bu yüksek binanın tehditkar varlığı, Piraeus’taki canlı binaların arasında rahatsız bir şekilde durur. Binanın tarihini araştıran sanatçı, arşiv ‘mantığı’ ile mücadele etmek zorunda kalır. Sanatçı için olduğu gibi izleyici için de binanın kendisi ve parçalı tarihi ancak yapı destekleri ve mantık terk edildiği zaman kendini gösterir. Farklı sesler, binanın bitmemiş halinin onlar için ne ifade ettiğini anlatır: Olmamış bir yarın demektir bu bina, başarısızlık sembolü, boşluk, iptal edilme, olmaması gereken bir şey, gerçekleşemeyen bir modernlik, her şeye rağmen Avrupalı olma isteği, yanlış idare edilen bir demokrasi, cuntayı hem unutmak hem hatırlamak.

 

Keywan Karimi başka bir mecazi mekân örneğini serginin kamusal programına taşıyor. Tahran’da İslam Devrimi boyunca duvar yazısı gazete gibi bir işlev görür. Bir tür iletişim aracı olan duvarlar, devrim sahnesinin her gün değişen dekoru gibidir. Duvarlar kritik mekânlardır. Şehirlerle yükselirler ve yüzleri, isimleri ve yazını çağırırlar. Güçlü ve zayıf olanlar, sloganlar, şiirler ve marşlar. Duvarları okuduğumuzda mekân sakinlerinin hayallerini keşfediyoruz.” Keywan Karimi’nin SALT Beyoğlu’nda gösterilen Duvarlara Yazmak (2015) adlı filmi, Tahran’da graffitinin evrimi üzerine yapılmış yaratıcı bir belgeseldir. İran’ın son otuz yıllık siyasi tarihinde duvar yazısının rolünü anlatır. Film ne bir şeyi savunur, ne de bir şeye karşıdır; Tahran’ın duvarlarını sosyal ve siyasi bir mekân olarak gösterirken aynı zamanda farklı kesimlerden oluşan İran halkının gündelik bilinçaltı ifadelerini gösterir.

 

 

 

Keywan Kerimi, Duvarlara Yazmak, 2015, Filmden görüntüler

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Toplumsal ve mekânsal adaletsizliğin izini süren Neriman Polat Ev Tipi (2008) işiyle bodrum katlarına iniyor. Sanatçı alt sınıfların kente baktığı daracık pencereleri birbirine ekleyerek adeta bir isyan çığlığı yükseltiyor. Her yönetim değişikliğinde biraz daha yükselen kaldırımlar, kentin rant değerini yükseltirken, aşağıdakilerin ışığı azalır. Yan yana basılmış fotoğra ardaki bodrum kat pencereleri gittikçe küçülürken şehir batıyormuş gibidir. Polat’ın fotoğraflarındaki kaldırımlar işçi hareketlerindeki sınıfsal öfkenin dışavurumu olan barikatları hatırlatır.

 

Metehan Özcan’ın Gözlem (2012) isimli fotoğraf serisi, kentsel mekânın kamu tarafından ele geçirildiği benzersiz bir örgütlenmeye sebep olan Ermeni gazeteci Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgilidir. Hrant Dink 2007’de Şişli’deki Agos Gazetesi önünde öldürüldüğünde binlerce insan tepkisel bir şekilde Agos Gazetesinin önünde buluşarak Taksim Meydanı’na yürüdü. Hrant Dink her ölüm yıldönümünde yine Agos Gazetesi’nin önünde buluşularak anıldı. Özcan’ın MARSistanbul’un yer aldığı binanın pencerelerinde duran fotoğrafları, Dink’in beşinci ölüm yıldönümü törenini evlerinin pencerelerinden izleyen insanların tepkilerini gösterir. Çözünürlüğü son derece düşük olan flu fotoğraflar adeta cinayetin bulanık yüzünü hatırlatır.

 

Pınar Öğrenci’nin Taksim Meydanı’ndaki Bir Ağacın Gölgesi (2013) isimli fotoğrafı Yıkılmakta Olan Yeni Yapılar (2013) videosundan alınan bir imajdır. Meydan’daki tünel inşaatının etrafını saran ahşap blokların üzerinde inşaatı izlemek için halk tarafından açılmış delikler vardır. Şehirdeki edilgen izleyicinin bir kısmı, sadece iki ay sonra başlayacak Gezi Direnişi sonrasında aktif pozisyona geçerek kent haklarını savunmak üzere meydanı ve Gezi Parkı’nı bir süreliğine de olsa ele geçirecektir. Ahşap panellerin üzerindeki ağaç gölgesi, çok yakında başlayacak olan direnişin habercisi gibidir.

 

Neriman Polat, Ev Tipi, 2008, Fotoğraf: Pınar Öğrenci

 

Arap Baharı ile başlayan isyanlar Suriye’deki milyonlarca insanın zorla yerdeğiştirmesi ve kentlerin harap olmasıyla sonuçlandı. Ala Alhassoun Suriye’deki savaştan kaçarak sırasıyla Kahire, Gaziantep ve Hatay’a gider ve nihayet 2016 yılında İstanbul’a yerleşir. Sanatçının kağıt üzerine mürekkep tekniğiyle hızlı bir şekilde yaptığı Sükun (2018) serisinde, üst üste binen çoklu imgelerin tekrarı savaş hafızasının tazeliğini yansıtır; resimlerde nesne, yapı ya da insan birbirinden ayırt edilmeyecek şekilde bir yığın oluşturur; Alhassoun’un deyimiyle artık yıkılacak birşey kalmayınca ‘sükun’ başlar. Alhassoun, şahit olduğu yıkım ve maruz kaldığı sayısız yerdeğiştirme ile tezat halindeki canlı renkleri, içindeki korku ve etrafını saran can sıkıntısı ile mücadele etme taktiği olarak kullanır.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon