Kuir sanat: Tanımların dışarısında düşünmek

17.09.2017

Kuir sanat nedir? Tanımlanamayanı nasıl tanımlayabiliriz? 

 

Felix Gonzalez-Torres, "Untitled", 1992, Candies individually wrapped in variously coloured cellophane, endless supply,

Overall dimensions varywith installation, Original size: 2 x 48 x 48 inç.

 

Bir sanat işini kuir yapan nedir? Kuir kimliğin kendisi gibi bu sorunun cevabı da sabit değil. Sanatçı Alex C. Foley’in dediği gibi: “Ancak gördüğünüz zaman anlarsınız."(1) Bazen geleneksel olmayan arzunun temsilidir; Robert Mapplethorpe’un tartışma yaratan The Perfect Moment (Kusursuz An) sergisindeki S&M fotoğraflarında olduğu gibi. Bazen ise geleneksel olmayan yöntemler kullanarak kuir bir mesaj verilir; mesela sanatçı Félix González-Torres’in İsimsiz (Ross’un Los Angeles’da Portresi) adlı çalışması. 79 kilo şekerle oluşturulmuş bu yerleştirme, sanatçının AIDS yüzünden ölen partneri Ross Laycock’un vücut ağırlığını temsil eder, ve izleyicileri bu şeker yığınından bir parça almaya teşvik eder. Böylece şeker tükendikçe Laycock’un çektiği acı ve nihayetinde ölümü görünürlük kazanır. Kuir sanat olarak tanımla- nabilecek bir başka iş ise Ethel Sands’in Chintz Koltuk’u ( The Chintz Couch). Cinsiyet teorisyeni Jack Halberstam’a göre domestik alanı çözümleyen bu resimde, koltuğun duvar kağıdına karışmasının sanatçının yokluğunu temsil ettiği düşünülebilir. (2)

Kuir sanat çoğu zaman LGBTİ ile eş anlamlı olarak kullanılıyor. Diğer bir deyişle LGBTİ sanatçıların yaptıkları işler kuir olarak tanımlanıyor, heteroseksüel bir sanatçının yaptığı bir iş de kuir sayılmıyor. Bu yaklaşım her zaman doğru değil. Çünkü kuirlik sadece homoseksüellikle ilgili bir kavram değil aynı zamanda cinsel çeşitlilikle ilgilidir ve hem heteronormativitenin hem de homonormativitenin karşısında durur. Homonormativiteyi, kurumlar tarafından hizaya çekilmiş homoseksüellik olarak tanımlayabiliriz. Bu yüzden, “düz” olmayan, farklı düşünen heteroseksüel bir sanatçının da istikrar bozan kuir bir sanat işi üretmesi mümkün.

 

Fluxus happenings, Bandaged Orchestra during the Fluxus Festival arranged by Yoko Ono at Carnegie Recital Hall in 1965, 

Fotoğraf: Truman Moore/Time Life/Getty

 

İngilizce’de “tuhaf ” manasına gelen kuir kelimesi, 20. yüzyıl boyunca heteroseksüel olmayanlara karşı küfür olarak kullanıldı. 90’lara gelindiğinde bu terim ABD’deki aktivistler tarafından sahiplenilerek siyasi bir kimlik kazandı, ve özellikle Queer Nation (Kuir Ulus) tarafından dolaşıma sokuldu. Queer Nation, homofobiyle savaşırken AIDS kriziyle ilgili toplumsal bilinci arttırmaya çalışıyordu. 1990’da New York’taki Onur Yürüyüşü’nde dağıtılan Queers Read is! (Kuirler Bunu Okuyun!) broşüründe Queer Nation bu sahiplenmeyi şöyle açıklar:

“Kuir’i kullanmak bizim dünyanın geri kalanı tarafından nasıl algılandığımızı bize hatırlatması açısından önemli [...] kuir homofobiğin elinden alıp ona karşı kullanabildiğimiz muzip, ironik bir silah.”

 

Robert Mapplethorpe, Jim and Tom, Sausalito, 1977, Gelatin silver print

 

 

Bu aynı dönemde kuir terimi akademik çevrelerde de kullanılmaya başlandı ve Eve Kosofsky Sedgwick ve Judith Butler’ın başını çektiği bir grup teorisyen kuir kuramını geliştirdi. Kuir kuramı özetle cinsellik ve cinsiyet kimliğinin iki bileşenli, özcü tanımlarına karşı çıkar ve bütün kimliklerin sosyal olarak kurgulandığını ve sahnelendiğini savunur. Bu yeni ve olumlu çağrışımları olan kullanımla birlikte kuir daha büyük bir siyasi akımı temsil etmeye başladı ve transeksüel topluluk ve ya normatif olmayan cinsel kimlikler gibi daha geniş kimlik gruplarını da bünyesine dahil etti. Kuir, 70’lerdeki bazı lezbiyen ve gay grupların baskın olan heteronormatif topluma eleştirmeden dahil olma çabalarına karşı gelen ayrı bir ideoloji olarak ortaya çıktı. Kuir bugün düzene ve sosyal olarak empoze edilmiş kimlik tanımlarına direnmeye devam ediyor. 

 

Keith Vaughan, Drawing of two men kissing, 1958-73, Tate Archive, The Estate of Keith Vaughan

 

 

Yüzyıllar boyunca izi sürülebilecek olan bir sanat türüne bugünden baktığımızda kuir diyebiliriz. Şu anda Londra’daki Tate Britain’de gösterilen Queer British Art 1861-1967 (Kuir İngiliz Sanatı 1861-1967) LGBTİ kimliğini ön plana çıkaran bir grup sanatçıyı bir araya getiriyor. Sergiye verilen tepkiler oldukça karışık: Birçok kritik bu tarz bir kürasyonun kuiri kurumsallaştırdığı dolayısıyla kuirin özüne aykırı olduğu yönünde. Sergi kimlikle ilgili diskuru ilerletmede önemli roller oynamış olan işlerden oluşuyor, fakat kuir sanatın ne olduğunu iyi anlamak için geleneksel galeri mekanının dışına bakmakta fayda var. Kuirin kendini gösterdiği alanlardan biri performans sanatı. Özellikle günümüzün drag gösterileri, kimliğin özünün ne olduğunu sorguluyor ve destabilize ediyor.

 

Kuir kuramcı Judith Butler’ın drag’tan ödünç aldığı ana fikirlerden biri ait olmadığınız cinsiyeti komik bir şekilde taklit etmek, onu tekrarlamak gerektiğidir. (3) Butler’a göre cinsiyet ve özellikle de doğal olduğuna inandığımız cinsiyet tanımları icra edilir; kadın ya da erkek olmayla ilişkilendirdiğimiz şekilde yürürüz ya da konuşuruz. Cinsiyet performansı olarak tanımlanan bu kavram, erkek ya da kadın olmanın iç bir gerçeklik değil de erkeksi ya da kadınsı olduğunu düşündüğümüz davranışları tekrarlayarak üretilen ve türetilen bir fenomen olduğudur. Psikiyatri gibi kurumsal güçler ve sözle taciz etme gibi gayrı-resmi pratikler -mesela “erkek gibi kız”ın ya da “efemine erkek”in, “düzgün” davranmaya zorlanılması- davranış biçimlerimizi “düzeltmeye” çalışır ve bizi cinsiyet rolümüze göre konumlanmak zorunda bırakır. (4)

 

Drag sanatı da tam bu noktada önem kazanır; günlük hayatta cinsiyetlendirilmiş davranışları dürterek tiye almakla birlikte aynı zamanda cinsiyeti abartılı bir şekilde sahneleyerek toplumun kadından ya da erkekten ne beklediğine dikkat çeker. 

 

Ethel Sands, The Chintz Couch , c.1910–11, Oil paint on board, 465 x 385 mm

 

Geleneksel olarak drag, siyasi ve kuir sanatın öncülerinden olmuştur, fakat son zamanlarda özellikle Batı şehirlerindeki drag sahnesine yönelik eleştiriler artmaya başladı: Drag performansları genellikle gay cis-erkeklerin tekelinde olduğu için bir bağlamda cis-beyaz, ataerkil toplumu yansıtmaya başladığı ve cis- ve trans kadınları, ve beyaz olmayan kuirleri arka plana ittiği söyleniyor. Buna cevap olarak Londra’da gittikçe daha fazla kadın drag performansçı sahne almaya başladı; bu performansların amacı drag’i sadece gay erkeklerin kadın gibi giyindiği bir alan olmaktan çıkarmak.

 

İngiltere’de Victoria Sin, Eppie Conrad ve Holestar gibi drag sanatçılar için drag, kadınlardan her gün beklenen hiper-feminen olma halini parodi etmek hatta bazen sahiplenmek anlamına geliyor. Bu performanslar sayesinde ayrıca erkeklerin hakimiyetinde olan kuir alanları da geri kazanmak amacındalar. İşlerinde ırk ve kesişimciliği konu alan drag sanatçısı Victoria Sin, VICE ile yaptığı bir röportajda “Birçok kadın aslında kadın drag kraliçesi ve bunun farkında bile değil. Beyoncé gibi çok seksi kadınlar, birkaç parmak kalınlığında makyaj yapıp, peruk takıyorlar, çılgın kıyafetler giyiyorlar,” demiştir. Eppie içinse kadın gibi giyinmiş bir erkek zannedilmek cinsiyet beklentilerini bozmanın en iyi yöntemi; bu sayede cinsiyetin ne kadar performatif ve kurgusal olduğuna dikkat çekmenin mümkün olduğunu düşünüyor. (5)

 

Robert Mapplethorpe, Jim, Sausalito, 1977, Gelatin silver print Support: 342 x 342 mm

 

Drag’in başka bir önemli yanı ise cinsiyet performansındaki başarısız olma faktörü. Londra’da gerçekleşen Frieze konuşmalarından birinde Frieze’in yardımcı editörü Paul Clinton, cinsiyet performansında başarısız olma fikrinden bahsetti ve bu başarısızlığın cinsiyetin yapaylığı hakkında neleri anlatabileceğini sorguladı: “Drag’in bize öğrettiği en önemli şey, cinsiyetin hiçbir zaman kusursuz, doğru olmadığı ve her zaman hatalara açık olduğudur. Tek bir yönde kendimizi tanımlamaya zorlandığımızda tökezleriz ve cinsiyet doğal bir perfor- manstan öte bir parodiye dönüşerek kendi kurgusal statüsünü ortaya çıkarır.”

 

Bu başarısızlık fikri performans sanatını eleştirmek ve kuirleştirmek için kullanılabilir. İstanbul çıkışlı avangart bir sanat kolektifi tam da bunu yapıyor. Seda Ergül, Tuna Erdem, Onur Gökhan Gökçek, ve Leman Sevda Darıcıoğlu’ndan oluşan Istanbul Queer Art Collective (IQAC), drag’i ve "çuvallamanın kuir sanatı"nı temel alıyor. Eş-kurucular Tuna Erdem ve Seda Ergül'le Londra’da buluştuğumda, cis-kadın olarak drag yapmayı feminenliği parodileştirmeden ziyade, dışında kaldıklarını düşündükleri heteronormatif ritüellere sahip çıkmak olarak gördüklerini anlattılar.

 

Bu sanatçılar için performans sanatı aynı zamanda bitmemiş işleri de göstermek demek. Kolektifin gerçekleştirdiği Fluxus doğaçlamaları izleyicileri performansa dahil etmek üzerine kurulu; böylece her yeni eser bir öncekinden farklı oluyor. “Fluxus”un bir sanat akımı olarak yaptığı şey kusursuz bitmiş bir sanat ürünü göstermek yerine sürecin kendisini sanat olarak sunmak. Süreci gösterdiğiniz zaman başarısızlığın kuir sanatını da kucaklamış oluyorsunuz,’ diye anlatıyor Tuna Erdem. "Sanat işi hedef odaklı değil. Bir hedef bile olsa sadece oraya ulaşma sürecini gösteriyor, ve zaten başarısızlıkların çoğu da bu süreçte oluyor," diye ekliyor Seda Ergül.

 

Erdem ve Ergül’e göre performans sanatı geleneksel ve “düz” olduğunda, virtüözlük fikri üzerine kurulu: bir performansçının sahne alması için inanılmaz, kusursuz, hatta insanüstü olması lazım. Bu yaklaşımla “yetenekli sanatçı” ve “sıradan izleyici” birbirinden ayrılıyor. Istanbul Queer Art Collective’in özelliği ise kuir bir dokunuşla hem cinsiyet ikiliğini hem de performansçı ve izleyici arasındaki ikiliği yıkmak. “Virtüözlüğün ölü bir sanat biçimi olduğunu ve değişime açık olmadığını düşünüyoruz. Bizim için yaşayan sanat başarısızlıkları, tökezlediğimiz anları göstermek; biz olasılıklara açık olmanın sanatını kuir buluyoruz. Sanatımız, başarısız- lığın da gizlendiği yerden çıkarılması üzerine. Sistemin [heteronormatif ve kapitalist] saklamaya ve görmemeye çalıştığı her şeyi ortaya çıkarmakla ilgileniyoruz.”

 

 

Robert Mapplethorpe, Melody (Shoe), 1987, Gelatin silver print, 48.9 × 49.2 cm

 

Sanat kolektifi en son Zürih’te her yıl düzenlenen Zürcher eater Spektakel Festivali’nde kuir bir sahne performansı gerçekleştirdi. Also No adlı bir şov düzenleyen kolektifin her üyesi sahnede jonglörlük, ip üstünde yürüme, hulahup çevirme gibi, kendilerinin daha hiç tecrübe sahibi olmadığı sokak performansları icra ettiler. Doğal olarak da başarısız oldular. İzleyiciyi büyülemek yerine onların da sahneye katılmalarını ve onlarla birlikte başarısız olmalarını teşvik eden sanatçılar, ‘yüce’ ile ‘sıradan’ arasında var olduğu düşünülen duvarı demokratik bir şekilde yok etti.

 

Bu kuir hareketin ve bütün drag sanatın merkezinde yer alan esas, bedenlerimizin, irade gücümüzün ve bütün gün yorulmadan tekrar ettiğimiz rollerin kırılganlığı. Modern toplumun kusursuzluk, güç ve başarıya yaptığı vurguyu çözümleyen bu performans, “normal” ya da daha “iyi” bir insan olmak diye bir şeyin söz konusu olmadığını gösteriyor ve bu aslında oldukça kuir bir şey. 

 

1-  “What Makes a Work of Art Queer?”, Foley, Alex C., plinth.uk.com/blogs/magazine/what-makes-a-work-of-art-queer, 2017

2- “Framing Queer British Art”, Jack Halberstam, Queer British Art 1861-1967, edited by Clare Barlow, 2017 

3-  Queer Art: en And Now, Paul Clinton, Frieze Art Event, London, 2017

4-  “Your Behaviour Creates Your Gender”, Judith Butler, https://www.youtube.com/watch?v=Bo7o2LYATDc 

5- “Glitter Beards, Cleavage and Gender Fucking”, Nell Frizell, https://www.vice.com/en_uk/article/ppm8j9/londons-faux-queens, 2014

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon