Kendi sesine, yürüyüşüne sahip bir kadın

Sinema hayatına 1962 yılında, Memduh Ün’ün asistanı olarak başlayan Bilge Olgaç (14 Ocak 1940 - 3 Mart 1994), yönetmenlik koltuğunda oturduğu tüm filmlerinde kırsaldaki feodal düzene ve kadın sömürüsüne hangi mesafeden ve taraftan bakacağını çok iyi biliyordu. Kahraman Çayırlı, Türkiye sinemasının en özgün seslerinden Bilge Olgaç’ın sineması ve hayatı üzerine yazdı

 

Bilge Olgaç

 

“Bizim sinemamızda auteur yönetmen var mı?” diye sorulduğunda aklıma gelen en sahici yanıtlardan biri Bilge Olgaç. Herhangi bir filmin birkaç saniye kısalığında bile olsa, bazı sahnelerini gördüğümüzde, yönetmenin kendi imzasını sinematografik unsurlarıyla işlediği üslup özelliklerini rahatlıkla seçebiliyorsak, işte o yönetmene auteur (yazar-yönetmen) deriz. Film karakterlerine yaptırdığı somut, uzun yolculuklarla, karakterlerin zihinlerinde, ruhlarında, bilinçlerindeki gelişimleri bir arada yürüten Ömer Kavur veya bir türlü kapatmadığı, hep aralık bıraktığı hem gerçek hem de karakterlerinin hayal âlemlerindeki kapılarla Zeki Demirkubuz veya filmlerinin merkezine aldığı konular çeşitlilik gösterebilse de, çerçeve tercihi ve benzeri biçimsel özellikleriyle Yeşim Ustaoğlu sinemamızdaki kıymetli auteur yönetmenlerden bazıları. Bu yönetmenlerin hasbelkader rastladığınız kısa bir sahnesinde bile, filmin yönetmenini tanımanız, ayırt etmeniz çok kolaydır.

 

Yıllar önce Kaşık Düşmanı’ndan (1984) çok kısa bir bölüm izlemiştim. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde lisansüstü öğrencilerine pekçok diğer sinema dersiyle birlikte Sinema ve Kadın, Kadın Yönetmenler, Sinemada Kadın Temsilleri derslerini de veren, Profesör S. Ruken Öztürk’ün Türk Sineması dersiydi. Her dönem en az bir haftasını muhakkak ‘Türk Sineması’nda Kadın Yönetmenler’e ayıran Öztürk’ün Sinemanın Dişil Yüzü (1) isimli kitabı da halen sinemamızda kadın yönetmenler üzerine yazılan en detaylı ve nitelikli kitaptır. Öztürk, yıl kıstasıyla dönemlere ayırarak, temel olarak üç bölümde kadın yönetmenlerimizi inceler: Erkek Olmayan, İlk Kadın Yönetmenler (1951-1980), Kadın Sinemasının Kadın Yönetmenleri (1980-1990) ve Siyasallaşmaya Doğru Kadın Yönetmenler (1990-2002). Bilge Olgaç ise Cahide Sonku, Nuran Şener, Feyturiye Esen, Birsen Kaya, Lale Oraloğlu ve Türkan Şoray ile ilk bölümde yer alır (bölüm sonunda özel bir örnek olarak da Ayten Ürkmez-Kuyululu anlatılır). Başrolünde Yılmaz Güney’in oynadığı Üçünüzü de Mıhlarım filmiyle yönetmenliğe başladığında 1965 yılıdır, Olgaç henüz 25 yaşındadır. İlk dönem filmlerinde mecburen yapımcısının isteklerine fazla bağımlı olmak zorunda olduğu için ancak Linç (1970) filmi itibariyle Olgaç’ın gerçek imzasını, üslubunu, auteur’lüğünü hissetmeye başlarız. 1970 yılında Adana Film Festivali’nde Umut filmiyle Yılmaz Güney ve Bir Türk’e Gönül Verdim filmiyle Halit Refiğ gibi erkek egemen Yeşilçam’a kök salmış isimlere rağmen En İyi Yönetmen olarak ismini bir kadın yönetmen olarak, tüm bu erkek evrenin orta yerine yazdırır, kazır.

 

 Kaşık Düşmanı, 1984

 

1980’li yıllar sinemamızda kadının varlığının filmlerde daha doğru mesafede, daha sağlıklı ele alınmaya başladığı bir dönem. Oyuncu olarak Müjde Ar’ın, yönetmen olarak da Atıf Yılmaz’ın, Şerif Gören’in isminin yeterince altı çizilir ancak bu dönemde özellikle kadın karakterlerin ayaklarının yere basmasının altındaki çok önemli isimlerden biri de yazar Osman Şahin’dir. Kurbağalar (1985, Şerif Gören), Tomruk (1982, Şerif Gören) gibi filmlerin bu kadar sağlam olmasının altındaki esas sebep Şahin’in köyü, yöreyi, köydeki sosyal hayatı, köyde konuşulan dili, köy insanının isteklerini, aklından geçenleri çok iyi bilmesidir. Ve ne mutlu ki 1984 yılında Osman Şahin ve Bilge Olgaç’ın yolları kesişir ve Gülüşan’dan (1984) başlayarak Olgaç’ın vefatına dek işbirlikleri sürer: İpekçe (1987), Gömlek (1988), Aşkın Kesişme Noktası (1990) ve Kurşun Adres Sormaz (1992) bu işbirliğinin kıymetli ürünleridir.

 

Bir kadının kaç ismi olabilir?

 

İpekçe (2), bir Anadolu köyüne (Osman Şahin, ilk olarak öyküsünü Toroslarda bir köy için yazsa da, film Çanakkale’nin Adatepe köyünde çekilir) bir gün, gizemli bir şekilde bir tır şoförü tarafından bırakılan bir kadının hikâyesini anlatır. Kot pantolonu, kocaman sarı peruğuyla köy meydanındaki kahvede kekik çayı içen, arada öksürüp, arada köylülerden maydanoz isteyen bu ilginç “şehirli” kadın, bu köyde neler yaşayacak?

 

Kendi adının Aylin olduğunu defalarca söylese de, köylülerce adı artık İpekçe’dir, Aylin değildir. Kendi yeniden doğuşunu yaratmak için psikolojik olarak sarı peruğuna çok fazla önem atfeder. Film ilerledikçe peruğun psikolojik yükü, değeri çok daha net anlaşılır. Hatta kadının psikolojik gücünün (varlığının) önemli kısmı bizzat o sarı peruktan oluşur.

 

 İpekçe, 1987

 

Ve tabii elbette sallanan koltuğu. İpekçe’nin şehirden getirdiği eşyaları bir giysi bavulu ve o sallanan koltuktan ibaret gibidir. Filmin başlarında sıradan bir yabancılaşma nesnesi gibi dursa da, o koltuğun da İpekçe’nin geçmişi ve şimdisi arasında, kurtulmak istediği karanlıkları ile umutla bakmak istediği geleceği arasında, kalabalık kirli şehir ile masum, temiz köy arasında psikolojik olarak gidip gelmesinin bir tür vasıtası olduğunu anlarız.

 

Bir kadının sahiden kaç farklı, kaç tabaka ismi olabilir? Geçmişin tüm yükü, gamı, ağırlığıyla ne zamana kadar ve nereye kaçabilir? Köylülerin yaptığı ev, nakışçının evin duvarında işlediği resimler, saçlı yılanın aşkı, sadece katıksız sevenlere görünen şu mor çiçek… İpekçe’yi kurtarabilir mi?

 

Köye ayak basar basmaz yeniden doğmak istediğini kendisi de söyleyen İpekçe, kadınları mekânsal olarak, psikolojik olarak ev içlerine, mutfaklara, sini sini yemeklere, ancak düğün hazırlıklarına kısıtlamaya, hapsetmeye ısrar eden bu ikiyüzlü erkek evreninde kendisine nasıl bir yer bulacak?

 

Kaşık Düşmanı’nda (3) ise, bir köy düğünü esnasında yaşanan bir patlama sebebiyle karılarını kaybeden erkeklerin neler yaşadığına odaklanılır. Yani ‘kadınsız’ kalan bir köy dolusu erkek. Köyün erkekleri, etraftaki köylerden evlenecek kadın aramaya başlarlar. Bir Alman televizyon ekibi de, bu ilginç olayı film yapma amacıyla köye gelir… Bilge Olgaç, toplumda kadının yerine doğru mesafede bakabilmek için tıpkı kontrollü bir laboratuvar deneyi gibi, denklemden bir değişkeni çıkarıp neler olduğuna; ya da denklemden bir değişkeni çıkarır gibi yapıp aynı değişkeni daha güçlü şekilde geri koyarak insanların davranışlarına yeniden bakıyor. Bir köyden tüm kadınları alırsak ne olur? Tüm kadınları aldıktan sonra ‘farklı’ bir kadın o köye giderse neler yaşanır?

 

Aynalarda makyajlar silindikçe, hafızalar daha da bulanıklaşacak. Hatırlama nöbetleri geçirdikçe de, bunca orman, ırmak, doğa giderek karakterlerin hafızalarına, bir tür bilinçdışlarına dönüşecek. Ancak yalan yanlış, bozbulanık aynalarda, camlarda sahiden ne doğru hatırlanabilir ki? Bu erkek dünyası, bu çetrefil köy, kasaba ahlakı hiç nefes aldırmadan bir bataklık gibi herkesi, hem de hiç fark ettirmeden yavaş yavaş dibe çekiyor.

 

 

 Kaşık Düşmanı, 1984

 

Geleceğin Bilge Olgaç’ları

 

Bilge Olgaç’ın vefatı da çok uzak topraklarda, naif bir ağaçtan, kendiliğinden bir yaprağın yere süzülmesi gibi. “Yeni çekeceği Ölüme Doğru adlı filmin avansıyla Taksim civarında kiraladığı evinde çıkan yangında kedisini kurtarabilmek uğruna kendini feda eder.” (4) Ancak Ayşe Durukan bu korkunç ölümü şöyle anlatır: “Bilge, koyu bir Beşiktaşlıydı ve futbol düşkünüydü. Galatasaray'ın maçını izlerken sigarayla uyuyakalmış, yorgana düşen sigara, içten içe yanarak önce dumana ardından da aleve dönüşmüştü. Söylendiğine göre Bilge, dumandan boğulmuştu” (5) Daha 54 yaşındaydı. “Genç bir kadındım. Üstelik bu işi kadın olarak ilk kez yapan insandım. İlk önce bir kadın ne yapabilir diye bakıyorlardı. Kuşkulu bir bakıştı. Ben de çok sert, bağırıp çağıran bir rolü benimsedim. Fakat sonradan bu rolden vazgeçtim. Çünkü insanlar artık bana inanıyorlar ve güveniyorlardı.” Olgaç’ın cümleleri, Yeşilçam’ın sert, erkek, daha fazla erkekleşmeyi buyuran sesini en sahici haliyle resmediyor.

 

Sinemanın Dişil Yüzü’nde detaylı olarak anlatılan, sinemamızdaki diğer kadın yönetmenlerin de isimlerini belirtmemiz önemli; 80’li yıllarda yönetmenlik koltuğuna oturan Nisan Akman ve Mahinur Ergun; 90’lı yıllarda ise Füruzan / Gülsün Karamustafa, Canan Gerede, Tomris Giritlioğlu, Işıl Özgentürk, Biket İlhan, Seçkin Yasar, Handan İpekçi, Canan Evcimen-Obay, Fide Motan, Yeşim Ustaoğlu, Sunar Kural-Aytuna, Jülide Övür / Necef Uğurlu. Öztürk’ün çalışması 2002 yılıyla son buluyor. Ne mutlu ki, 2002 yılından bu yana da Deniz Gamze Ergüven, Pelin Esmer, Aslı Özge, Belmin Söylemez, Merve Kayan / Zeynep Dadak, Emine Emel Balcı, Deniz Akçay, Ceylan Özgün Özçelik, Ahu Öztürk, Melisa Önel, Belma Baş, Esra Saydam / Nisan Dağ, Melisa Önel, Senem Tüzen, Ceyda Torun… Pırıl pırıl genç yönetmenler, daha ilk filmlerinden itibaren çok kıymetli uluslararası film festivallerinden beğeni dolu gösterimlerle, yabancı basında yayımlanan övgülerle bezeli eleştiri yazılarıyla, ödüllerle dönüyorlar, heyecan verici filmleriyle, geleceğin Bilge Olgaç’larına ilham veriyorlar…

 

 İpekçe, 1987

 

Bir tür yamuk bakış

 

Zülfiye mi? Aylin mi? İpekçe mi? Bir kadın kaç farklı ismi tek bir ruhta, bünyede taşıyabilir? Hangi ismi bu ruhun ne kadarıdır? Köylüler yapmayı bildikleri kadar yakmayı da bileceklerdir. Onu sarıp sarmalayan duvarları yeniden, en baştan tekrar tekrar paramparça etse de, insan geçmişinden gerçekten bir gün kurtulabilir mi?

 

Esasen bir Muzaffer İzgü hikâyesi olan Üç Halka 25’te (1986) ise halkacı bir babanın kızı olan Gülçiçek (Hülya Avşar) ile ona âşık, saf genç Sakin’in (Hakan Balamir) ilginç öyküsünü anlatır Olgaç. Film, içinden hiçbir şekilde çıkılamayan, sonsuz derinlikte kasaba ahlakını, kasabada ağa, eşraf vd. ve kasabanın sıradan insanları arasındaki eşitsizliği de vurgular. Eski dublör babasıyla Anadolu’da kasaba kasaba dolaşarak halkacılık yapan Gülçiçek, kasabanın en zengini ve dolayısıyla en güçlüsü Dursun Ali Bey’in elinden kurtulabilecek midir? 50’li yıllardan itibaren sinemamızda, köye giden bir öğretmen, memur, aydın vesilesiyle köy halkının sosyo-ekonomik ve ahlaki açıdan çatışmasına dair çok fazla hikâye izledik. Ancak Bilge Olgaç’ın senaryolarında ve filmlerinde bu klasik çatıdan kesinlikle daha fazlası var. Toplumumuzda, köyde, kasabada, şehirde, farklı durumlar ve ruh halleriyle bir tür yamuk bakışa davet ediyor izleyiciyi Bilge Olgaç. Özellikle Linç’ten sonraki filmlerinde, senaryolarının, anlattığı hikâyelerin nasıl katman katman derinleştiğine, oyuncularında tercih ettiği sade metot oyunculuğundan, sinemamızda daha önce çok tercih edilmeyen çerçeve seçimleri ve kamera kullanımlarına (özellikle 80’li yıllardaki filmlerinde) dek Olgaç’ın sinemamızdaki yeri eşsiz.

 

 Üç Halka 25, 1986

 

1962 yılında Memduh Ün’ün asistanı olarak sinema hayatı başlayan Bilge Olgaç (14 Ocak 1940 – 3 Mart 1994), 60’lı yıllar boyunca yönetmenlik koltuğunda oturduğu Kanunsuz Toprak (1967), Silahsız Dövüşelim (1967), Dertli Gönlüm (1968) ve diğer filmlerinde yapımcının sınırlamalarına rağmen, kırsaldaki feodal düzene, erkeklerin kadınları sömürüsüne hangi mesafeden ve hangi taraftan bakacağını çok iyi biliyordu. Birbirlerinin karbon kopyası gibi duran, pek çok avantür erkek filmlerinin ardından 70’li yılların ortalarında malum Yeşilçam’daki erotik filmler döneminde, çeşitli reklam filmleri ile fotoromanlar çekerek ayakta kalan Olgaç’ın en verimli dönemi 80’li yıllardır.

Kırklareli’nin Vize ilçesinde altı çocuklu fakir bir ailenin beşinci çocuğu olan Olgaç, Nişantaşı Kız Enstitüsü’nün son sınıfında okurken evlenip (6) okulu bırakır. Henüz 16 yaşındadır, eski prodüksiyon amiri Vecdi Bender ile evlenir. Olgaç’ın yazdığı hikâyelerden biri olan Kısmetin En Güzeli’ni kocasının Memduh Ün’e ulaştırması, Olgaç için yeni bir hayatın başlangıcı olur…

 

Kendi diline sahip

 

Vefat ettiğinde, yeni filmini henüz tamamlamıştır Olgaç. Fikir suçundan onsekiz yıl hapis yatan bir adamın hikâyesini anlattığı Bir Yanımız Bahar Bahçe (1994), Olgaç’ın ölümünün ardından vizyona girer…

 

1996’dan itibaren her sene Adana Altın Koza Film Festivali'nde, Bilge Olgaç Özel Ödülü ile 2003’ten itibaren her sene Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde, kadın sinema sanatçıları için Bilge Olgaç Başarı Ödülü verilmekte. Bu kadar kıymetli bir film toplamı, sinemayla harmanlanmış böyle değerli bir ömür… Dileyelim bu yıl İKSV Film Festivali’nde İpekçe’nin yeniden gösterilmesi bir vesile olsun ve bu çok kıymetli yönetmenin filmleri daha çok insana ulaşsın… Linç, Kaşık Düşmanı, Üç Halka 25, İpekçe, Gömlek… Bu birbirinden kıymetli filmleri herkes görmeli. Görmeli ki, kendi sesine, yürüyüşüne, kendi diline sahip bir kadının bizim sinemamızdan, buralardan bir vakitler yürüdüğü hiç unutulmasın.

 

Bilge Olgaç

 

 

(1) Om Yayınevi (2004) tarafından yayımlanan bu kıymetli kitabı şimdilerde bulabilmek, imkânsız gibi. Umarım en kısa zamanda yeni baskısı yayımlanır.

(2) Bu yıl İKSV Film Festivali, Dünden Bugüne Türk Klasikleri kapsamında İpekçe’yi yeniden gösterdi, filmin başrolü olan Perihan Savaş ile senaristi Osman Şahin’e Onur Ödülü verildi.

(3) Bu film, Ankara’nın Keskin ilçesine bağlı Danacıbaşı’nda yaşanan gerçek bir olaya dayanmaktadır.

(4) Agâh Özgüç’ün ifadesi bu şekildedir.

(5) https://m.bianet.org/bianet/kultur/30659-bilge-olgac-bir-dosta-selam (Bianet, Ayşe Durukan; Erişim tarihi: 20 Nisan 2018)

(6) Olgaç’ın bu evliliğinden bir oğlu vardır, daha sonra boşanırlar.

 

 

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon