Kayıp geleceklere dair bir nostalji

24.05.2018

Red Bull Art Around’un üçüncü edisyonu, Naz Cuguoğlu, Mine Kaplangı ve Serhat Cacekli’den oluşan Collective Çukurcuma küratörlüğünde Hayaletler başlığıyla Arnavutköy’de gerçekleşti. 20 Mayıs’ta sona eren sergide Ali Emir Tapan, Bahar Yürükoğlu, Begüm Yamanlar, Canavar, Can Büyükberber, Ceylan Göksel, Eda Aslan, Guido Casaretto, Ilgın Seymen, Pınar Marul, Pınar Yoldaş, Sabo, Uğur Engin Deniz ve Zeynep Kaynar’ın çalışmaları yer alıyordu. Bu yazı dizisi ile Merve Ünsal, Eda Sancakdar, Ebru Yetişkin ve Ulya Soley’i ilhamını Derrida’nın hauntology kavramından alarak geçmişe dair bitmeyen bir nostalji duygusunu hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir gelecek tahayyülüyle bir araya getiren Hayaletler üzerine birlikte düşünmeye davet ediyoruz

 

 

“Çığrından çıkmış bir zaman bu.” 

Shakespeare, Hamlet

 

 

Tarihin sonu gelmiş ve gelecek kaybolmuşsa sanat bu denklemin neresinde yer bulabilir? Bu yıl Collective Çukurcuma küratörlüğünde Arnavutköy’de gerçekleşen Red Bull Art Around, Hayaletler başlığı altında 14 sanatçının eserlerini bir araya getirerek geçmiş ve geleceğe dair eksikliği hissedilen, özlem duyulan ve arada kalanlara odaklanıyor. Sergi, Jacques Derrida’nın hauntology kavramından yola çıkıyor. 

 

Hauntology, Derrida’nın 1993 yılında yazdığı Marx’ın Hayaletleri (Specters of Marx) kitabında bahsettiği bir kavram. Kitapta Derrida yaşam ve ölüm arasında olup bitenlerin, ne yalnızca yaşam ne de yalnızca ölümle anlaşılabileceğini, arada olanların, hatta tüm ikiliklerin arasında olanların değerlendirilmesi gerektiğinden bahseder. Aslında belki de asıl odaklanmamız gereken, geçmiş ve gelecek, var ve yok, kendi ve öteki, kadın ve erkek gibi tüm ikilikleri birbirine bağlayan spektrumlardaki hayaletler. Bu hayaletleri kavramsallaştırırken sık sık Shakespeare’e başvuran Derrida, özellikle Hamlet’e referans vererek olmak ve olmamak arasındaki hayaletleri araştırır ve birden fazla ruhu olan yeni bir Marksizm okuması önerir. 

 

Hauntology kavramını yeniden gündeme getiren teorisyen Mark Fisher, 2014 yılında yayınlanan Ghosts of My Life: Writings on Depression, Hauntology and Lost Futures (Hayatımın Hayaletleri: Depresyon, Hauntology ve Kayıp Gelecekler Üzerine Yazılar) kitabında modernizmin kayıp geleceklerinin güncel kültüre musallat olduğundan, ancak bunun postmodernizm ve neoliberalizm tarafından yıkıldığından bahseder. Temsilin her türünün hayalete benzer olduğunu, sanat eserlerine hem kusurlu örnekleri oldukları ideal formların hem de temsil edilemeyen şeylerin musallat olduğunu savunur. Psikanalizle yakından ilişkilendirilen bu kavramı Freud da toplumun temelinde konumlandırdığı ‘ölü babanın sesi’ şeklinde kullanır. Olmayan bir şeyin mevcudiyeti, yani bir nevi Schrödinger’in aynı anda hem yaşayan hem ölü olan kedisi gibi, iki zıt durumu bir arada barındıran yeni bir düşünme biçimine işaret eder. Yani eksik kalan, açıklanamayan, arada durumlara odaklanan hauntology, tarihin sonunun geldiğini ve kültürün ivmesini kaybettiğini söyler. 

 

Sanat ve ‘aradalık’ ilişkisine farklı bir açıdan odaklanan bir diğer düşünür ise Nicolas Bourriaud. Son kitabında güncel sanatı bağdaştırdığı exform kavramını merkezle çevre arasında gidip gelen bir temas noktası, priz veya fiş olarak tanımlayan Bourriaud, sanatın zaman kavramıyla olan farklı ilişkisinin de altını çiziyor. Değişimin sanatta farklı hızlarda gerçekleşebileceğine değinen yazara göre sanatın hem geçmiş hem gelecek üzerinde etkin olma yetisi var. Sergideki işler de, Arnavutköy’ün sokaklarında, konaklarında, balıkçılarında, denizinde, bahçelerinde, sanatın geçmişe dair bir nostalji ve kayıp bir gelecek düşüncesi arasında kendine nasıl yer bulabileceğini araştırıyor. 

 

Pınar Yoldaş, Designer Babies, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Bir balıkçının vitrin konumundaki akvaryumunun önünden geçerken, içinde yer alması beklenmeyecek ama bir yanıyla da çok doğal bir şekilde kendine yer edinmiş heykellerle karşılaşınca bir an için kategorize edememenin verdiği rahatsızlık ve kafa karışıklığı, hauntology kavramını oldukça güçlü bir şekilde yansıtıyor. Pınar Yoldaş’ın üç boyutlu yazıcı ile üretilmiş heykelleri bu ikiliği ve karşıtı üzerinden tanımlanan kavramları kıran cyborgvari yapılarıyla geçmişe de geleceğe de ait olmayan kayıp bir zamanı çağrıştırıyor. Cinsiyet ve cinsel tercihlerin ikili yapısına karşın bir spektrum öneren kuir düşünceyi belirsiz formlarıyla hatırlatan bu heykeller, akvaryumda diğer canlılarla beraber varlığını sürdürüyor. Bu yönüyle canlı ve cansız ikilemini de kıran yerleştirmede ıstakozların arasında hareketsiz duran heykeller, akvaryuma dikkatli bakılmadıkça ayırt edilmeyebilecek kadar doğal bir şekilde sergileniyor. Yoldaş’ın hayaletleri, akvaryumun ekosistemi içinde var oluyor ve ölümle yaşam arası bir yerden her ikisini de daha iyi kavramaya yönelik bir öneri sunuyor. 

 

Görünmeyen, eksik ve kayıp kavramları dijitali hayal etme biçimimize de işaret ediyor. Hayalet, var olmadığı halde bazen görülen görüntü olarak tanımlanıyor. Peki dijitaldeki varlığımız ve hareketlerimiz fiziksel olarak veri çiftliklerini büyütürken, neden bulut olarak tasvir edilen hayalet bir kimliğe bürünüyor? Var olduğu halde hayalet bir biçimde görselleştirdiğimiz dijitale nostaljik bir şekilde yaklaşıyor olabilir miyiz? Günlük kullanımda hep gelecek ile özdeşleştirilen, geleceği çağrıştıran dijitalin geçmişle bağını maddesellik üzerinden kurmak mümkün olabilir. Can Büyükberber’in interaktif artırılmış gerçeklik işinde izleyici duvara yansıtılan görsele yakınlaştığında işin bir parçası oluyor ve gelecekte olduğunu hayal ediyor. Yüzlerin form değiştirmesi ve dönüşmesiyle, karşısına geçen izleyiciler anonim bir kimliğe bürünüyor. Sanatçı, artırılmış gerçeklikle bir nevi bugünü zamandan koparıyor, içinde olunan anı zamansızlaştırıyor. Bu pratik, sosyal medya mecralarında her geçen gün gelişen, değişen, yenilenen filtreler aracılığıyla günlük bazda yaşadığımız andan kopma deneyimlerine benzer bir deneyim sunuyor. 

 

 Ali Emir Tapan, İsimsiz Obje, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

Kurgulanan dijital kimlikler, mevcut kimlik ile öykünülen kimlik arasında bir yerde duruyor. Telefonlar ise içinde olunan zamanın dışında bir gerçekliğe açılan birer kapı görevi görüyor. Tam olarak orada olmamak, telefonun yani dijitalin zamanına geçmekle mümkün olabiliyor. Sanatçılardan Ali Emir Tapan’ın bir depoda gerçekleşen İsimsiz Obje başlıklı performansında içeri girenler telefonlarını performans boyunca kullanamıyorlar. İçeride bir WhatsApp grubu üzerinden mesajlaşan kişiler, gelen kişiyle ilgili konuşuyor ve onu yargılıyorlar. İçeride izlenebilecek, vakit geçirilebilecek hiçbir şey yok, bu da zamanla ilgili farkındalığı artırıyor ve izleyicinin (ya da bu performans için daha doğru bir tabir olan izlenenin) üzerinde hissettiği bakışlar sebebiyle artan rahatsızlığı ile beraber zaman geçmez oluyor. Aynı mekanda mesajlaşanlar çok daha hızlı akan dijital zamanı deneyimlerken, performansın objesi olan izleyici, yavaşlatılmış veya dondurulmuş bir fiziksel zaman deneyimliyor. Konuşmalar bir blog’da birikiyor. Kaydolan ve dijital ortamda varlığını sürdüren, asla yok olmayacak bu veriler, kayıp fikrinin de yok olmasına sebep oluyor. 

 

Dijitalle kurulan bu bağ, fiziksel olarak var olunan, ama tam anlamıyla içinde olunmayan üçüncü bir zaman aralığı yaratılmasına aracı oluyor. Shakespeare’in dediği gibi, çığrından çıkmış bir zaman bu. Geçmişin hayaletleri, kaybolmuş bir gelecek düşüncesi ve çok katmanlı bir şimdi içinde arada olma durumlarını araştıran sergi, güncel sanatın bu ‘zamanlar aralığında’ hangi biçimlerde var olabileceğine ve ne tür kavramlara odaklanabileceğine dair bir seçki sunuyor. 

 

Bahar Yürükoğlu, Apokapleksi, Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon