Karıştırmak, karşılaştırmak, iğnelemek ya da kılıçtan geçirmek: REMIX

19.06.2018

Bülent Erkmen, 40 yıla yayılan tasarım üretiminden 400'ü aşkın örneği 18 Nisan - 31 Mayıs 2018 tarihleri arasında Akbank Sanat’ta gerçekleşen REMIX başlıklı sergide bir araya getirdi. Ecem Arslanay, REMIX'ten yola çıkarak Erkmen'in tasarım evrenini yorumladı

 

 

Dikeyde uçlara çekiştirilmiş, yatayda içeri sıkıştırılmış, dar espas seçimiyle iyice kompaktlaşmış bir kelime var karşımızda: REMIX. Okunurluğunu yitirmek üzere ve bir kelimeden çok bir yüzey gibi davranıyor. Yüzeyi delen bir toplu iğne var ki o da kılıç gibi davranıyor. Başının gövdesine oranı bir toplu iğne başının gövdesine oranından çok bir kılıç sapının gövdesine oranı gibi. Ayrıca kılıç gibi de gölgelendirilmiş. Belli ki iğnenin yaratıcı gücü kılıcın yıkıcı gücüne katılmış. Peki, bu girift silah ne işe yarıyor? Parçalamaya ve birleştirmeye. REMIX Bülent Erkmen’in 1970’lerden bu yana ürettiği 400’ü aşkın işin taze bir bütünlüğü. Logonun tuhaf toplu iğnesi sergiye 90’lı yıllarda Nisan Yayınları’ndan çıkan Sevim Burak dizisinin kitap kapağı tasarımlarından katılıyor. Yazarın daktilodan çıkan kelimelerini evinin perdelerine iğnelemesine, böylece içinde devindiği dilde ezber bozan öbekler yaratmasına imkân veren ve yazma pratiğini bir tür performansa dönüştüren bu dikiş aracı Bülent Erkmen’in elinde cengâver bir iğne logosu olmuş. Erkmen’in kitap kapaklarındaki iğne nasıl ki Burak’ın iğnesiyse perde desenleri de yine Burak’ın evinin perdelerindendir. Bir imge Erkmen’in repertuarına bir kere dâhil olmuşsa hortlama imkânı her zaman vardır. O da kendi küçük daktilo kâğıtlarını sürekli karıştırır, karşılaştırır, iğneler ve isterse de kılıçtan geçirir. Bu yüzden bu sergi bir retrospektifi değil bir REMIX’tir. Çikolata, dövme, çay bardağı, yastık, eşarp, gömlek, çini, halı, sokak tabelası, pul, pankart, kart, gazete, dergi, tiyatro oyunu, tiyatro sahnesi, sergi, kitap, nesne kitap, afiş ve bolca logo -hava yolları, üniversiteler, tatil köyleri, hukuk büroları, yapımevleri, matbaalar, kitapevleri, gazeteler, mağaza zincirleri, bankalar, vakıflar, platformlar, ajanslar, dernekler, barlar, oteller, kafeler, dergiler, mimarlık ofisleri, sanatçı atölyeleri, fuarlar, forumlar, sergiler, sanat merkezleri, sanat müzeleri,  galeriler, belediyeler, araştırma kurumları ve araştırma merkezleri için logo- tasarımlarının hepsini buluşturan bir remikstir pikap iğnesinin ucunda çalan. 

 

 

Bazen kakofonik bir remikstir bu. REMIX sergisi labirentvari bir sirkülasyona sahiptir ve bazı işler Bülent Erkmen’in kendi sesinden açıklamaları, onun bazı röportaj kayıtlarını, ödül töreni konuşmalarını ve TRT’de yayımlananmış olan Okudukça programından kesitleri taşır. Yer yer sıkışık, yer yer gevşek, karmakarışık bir güzergâhta sürekli yankılanır işlerin yaratıcısının sesleri. Labirentin bir sokağında duyduğunuz bir ses, daha ileride ona komşuluk eden bir başka sokakta yine bulur sizi. Kimi alımlayıcısını boğan, ona musallat olmuş hissi veren bu gürültülü iç çeperler bence daha çok hoşsohbet bir ev sahibi gibi. Tüm kıvrımları ve yoğunluğuyla Erkmen bizi sanki kafasının içinde ağırlıyor. Kimi bölümlerde iki kişi ikamet etmek imkânsız; tepkimeye soktuğu o seçili işlerle baş başa kalıverirsiniz. Tepkimeye sokmak diyorum; çünkü bu işlerin istifi günümüz modern galeri ve sanat müzelerince standart olan beyaz küp estetiğinin her işe özerk bir alan tanıyan sergileme alışkanlığından biraz farklı. Bu sergide Erkmen’in tüm işleri birbiriyle samimi bir alışveriş içinde. Tabii bu iletişim aralıksız dizilen, irili ufaklı bir duvar deseninin dekoratif unsurlarıymış gibi algılanan ve sivrilmek için birbiriyle didişen 19. yüzyıl salon eserlerinin iletişimi gibi de değil. Aksine Erkmen’in işlerinde birbirinin manasını kuvvetlendiren ya da o manayı yeni kavrayış fırsatlarına çeviren bir iç bütünlük var. Bu bütünlüğü kuransa daha sezgisel bir mekanizma. Kronolojik olmak gibi bir derdi kesinlikle yok. Aslında REMIX en çok avangartların lineer olmayan, hatta kaotik denebilecek sergilerine benziyor. Dada’nın ve sürrealizmin retinal deneyimle yetinmeyen, alımlayıcısını daha geniş bir duyusal spektrumda uyaran ve ona aktif roller biçen sergileme metotlarına dönebiliriz; ya da sergi tasarımları enstalasyon sanatının da müjdecisi sayılabilecek Herbert Bayer, Frederick Kiesler ve El Lissitzky’nin sergileme bağlamını da eserle bir bütün kabul eden anlayışlarına. Brian O’Doherty’nin  beyaz küp için tespit ettiği o dinsel hakikatler gibi sergilenme hali, izleyicisini alçak sesle hareket etmeye ve tefekkür etmeye davet eden o resmi kutsallık yok REMIX’te. Yine dışarıya kapalı bir sistem var belki ama içeride yaratılan yeni kamusallık çok daha katılımcı.

 

 

Aslında pek çok işinde karşımıza çıkar Erkmen’in izleyici katılımına verdiği önem. Sergi girişinde paylaştığı manifestosunda da “izleyiciyi dışarıdan içeri, izleyenden katılana çeken bir tasarım anlayışını tercih etmek” ten söz eder.  Bunu yansıtan özgün işlerinden biri de standart yerleşim planını ters yüz eden İki Kişilik Bir Oyun’dur. 15. Uluslararası Tiyatro Festivali için geliştirdiği, tasarladığı ve yönettiği oyun mekânın dört duvarına paralel olarak örülmüş bir metal konstrüksiyon labirent içinde zemine, tavana ve duvara değmeden farklı eksenlerde ilerlemekle yükümlü iki kişinin tek kelimelik cümlelerden oluşan diyaloğu üzerinden bir ilişki oyunudur ve ortada konumlanan izleyici, oyunu dönebilen oturma elemanlarıyla aktif olarak takip eder. Başta Yekta Kopan tarafından yazılan bu oyun daha sonra Aslı Mertan ve Bülent Erkmen tarafından karşılıklı kısa mesajlarla tekrar yazılır. Böylece oyunun yazım süreci de bir tür oyuna dönüşmüş olur. Oyundaki oyunlar bununla da bitmez. İki Kişilik Bir Oyun nasıl ki iki kişinin kendini tek kelime ifade etmesi üzerineyse afiş de oyunun ismini iki harflik seslerle ifade etmesi üzerinedir. Hem metnin, hem oyuncuların hem de afişin koreografisi yaklaşmalı ve uzaklaşmalı, birleşmeli ve bölünmelidir. Kuşkusuz ki ‘tiyatro oyunu’ ve ‘oyun’ üzerinden dönen fonetik bir entrika da vardır. Zira Bülent Erkmen dili sorgulamayı, anlamları bükmeyi çok sever. Bunun daha uç örneklerini Arredemanto mimarlık dergisinin kapak tasarımlarında görebiliriz. Çek Modernizmi dosyasında çekecek, Mimarlıkta Izgara dosyasındaysa ızgara köfte kullanmaya kadar vardırır işi. Zaten Arredemanto kapaklarında içerikle kurulan ilişki hep çok muziptir. Konuyu özetlemek yerine onu hiç ummadık bir yerinden yakalayıp gıdıklayıverir. Sinestezik tasarımlarından bir başkası da Jan Garbarek konser afişidir: JANN’daki ‘n’ harfi yana dönerek JAZZ oluverir. Görsel-işitsel analojileri bazen daha sezgiseldir. Mesela 20. İstanbul Caz Festivali afişinde martıyı İstanbul’un simgelerinden olmasının yanı sıra sesini caza yakın bulduğu için de kullanır. Martı çizimi ve el yazısıysa festival ekibinin çalışma kararı aldığı Orhan Pamuk’a aittir. 32. İstanbul Film Festivali afişine de yine ekibin çalışma kararı aldığı Nuri Bilge Ceylan afişe hem el yazısıyla hem de fotoğrafıyla katılır. Bu afişte Erkmen “Uykusuz bir gecede açık bir gözün bakıp da görmediği şey aslında sinemadır” diye düşünerek afişte gözle el yazısını aynı aksa oturtur. Yine aynı yıl İKSV’nin 41. İstanbul Müzik Festivali için Sarkis’in parmak izini ve el yazısını kullanır. 

 

 

Tasarımının içeriğiyle ilişkilenenleri hep otantik bir düzeyde ele alır. El yazısı jesti İstanbul Devlet Tiyatroları için yaptığı bazı afişlerin künye bilgilerinde de vardır. Ayrıca Sevim Burak için geliştirdiği iğne logosu gibi Murathan Mungan’ın şiir kitaplarına özel bir kaş ve göz görünürlülüğü icat etmiştir. İçeriğe göre Mungan’ın kaşını ve gözünü kılıktan kılığa sokar. Mesela Osmanlıya Dair Hikayat’ta dökümlü hareketi ileriki sayfalara kadar yayılan bir kırmızı kumaş altındaki 1.Bayezid’in yüzüne yerleştirilirler. Tüm şiir kitaplarını ve daha önce yayımlanmamış Fazladan Bir Kitap’ı kapsayan 13+1 koleksiyonundaki tüm kapaklar farklı renktedir fakat hepsinde kumaş arkasına gizlenen bir Mungan bakışı vardır. Aslında Erkmen’in sergi ve sahne tasarımındaki o katılıma davet eden tavrı kitap ve afişte de çok lezzetli haller alır. Onun için sınırları zorlamak tasarım disiplininin eylem alanını zorlamaktan, onu açmaktan ve başka disiplinlerle birleştirmekten geçer. Kitabın nesnesini tasarladığı gibi onun varoluş amacını ve yazılma biçimini de tasarlar. Mesela beş yazarı -Murathan Mungan, Faruk Ulay, Elif Şafak, Celil Oker ve Pınar Kür- birbirlerinin ardından devam edecek şekilde bir kitap yazmaya davet eder. Böylece 2002 yılında Murathan Mungan ile başlayan Beşpeşe 2004’te Pınar Kür’ün yazdığı sonla kitaplaşır. Bülent Erkmen yaratma iştahını paylaşarak arttırır. Müelliflik süreçlerine bile hep başka ‘yaratıcı’lar ekler. Bunu en çok kitabı estetiğin ötesinde, epistemolojik hatta ontolojik olarak tartışmaya açan ‘nesne kitap’larında görürüz. İlki 80'lerin sonunda Ferit Edgü ile ortak çıkan Kitap’tır. Edgü’nün Şahname’den seçtiği bir minyatür -tek bir imge- bağlamından koparılır, kitap boyunca sinematografik bir şekilde parça parça edilip yeniden yer yurt edindirilir. Tabii ona Edgü’nün parçalı dili de eşlik eder. Erkmen’in bu derece performatif başka bir kitabı da konseptini Naz Erayda ile geliştirdiği Duo olsa gerek, “bir yazarla bir oyuncunun kitap mekânında gerçekleşmiş karşılaşması” olarak Genco Erkal’ın capcanlı portrelerini Edgü’nün yalın cümleleriyle nüanslandırır.  Kitabı okumanın ötesinde bir deneyime açan en radikal ‘nesne kitap’lardan biri de “Yazmak düşünceyi yapılandırır...” diyerek yazma eylemini okuyucuya bırakan kitaptır. Erkmen’in Uğur Tanyeli ile birlikte oluşturduğu bu “potansiyel kitap” sayfa numaralı boş beyaz sayfalarıyla “yazarını, form vericisini” bekler ve “form kazansın ki, birileri de onu deforme edebilsin” der çünkü en nihayetinde “okuyan özne, kendi özgül okuyuşuyla her metni sürekli olarak yeniden üretendir”. Belki de Ulises Carrión’un dediği gibi boş kitap en güzel kitaptır. Bu noktada Erkmen’in John Cage sergisi için yaptığı postere dönmek anlamlı olacak. John Cage’in boş nota sayfalarından oluşan eseri 4’33” nasıl ki dinleyicisinin çevreden aldığı seslerden oluşuyorsa sergi bilgisinin basılı olduğu boş afiş de matbaa çalışanlarının -Erkmen’in onlara gösterdiği yöntemle- onu buruşturmasından oluşur. 

 

 

Erkmen’in işlerinde ortak bir görsel üslup yakalamak zordur, çünkü –kendi de belirttiği gibi- biçimi ‘getiren’ fikirlerdir. “Tarzın önceden seçildiği tasarım anlayışına” karşıdır. “Sunuşu düşünceye tercih etmemek, sunuşu düşüncenin sunulması için kullanmak”tan söz eder. Çarpıcı bir izlek yaratmak için farklı farklı tarzlara bulaşmaktan çekinmez. Mesela 2006’da Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma ‘da düzenlenen Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor: Türkiye’de Hayat Tarzı Temsilleri, 1980-2005 sergisinde sosyal ve kültürel dönüşümü vurgulamak için ucuz süpermarket estetiğini benimser. “Güzel çirkin değerlendirmesi”ne karşı çıkar. Kanımca bu değerlendirmenin altında yatan muhafazakârlık tehlikesidir Erkmen’i ürküten. Dolayısıyla o, tarzı mesaj için araçsallaştırır. Biçimsel değil kavramsal jestlerdir onun tasarımını tanımlayan; ancak sürekli geri döndüğü bir de imge havuzu vardır. Sevim Burak iğnesinin imlediği gibi, yineleyerek yenilemektir Erkmen’in alametifarikası. “Yeni formlar, yeni görüntü biçimleri önermek yerine, yeni anlama biçimleri, yeni algılama biçimleri önermek” peşindedir hep. Samih Rifat’ın sözel sorularını kendi repertuarından görsel alıntılar yaparak yanıtladığı bir söyleşi kitapçığı dahi vardır. 

Sık sık ıskartaya çıkardığı bazı imgeler hakkında konuşmak isterim. Çoğu zaman labirent metaforuyla kullandığı kûfi yazısından başlayalım. Grafist İstanbul için tasarladığı İstanbul afişi daha sonra Kahve Dünyası’nda çikolata kalıbı ve duvar resmi olarak da kullanır. Metropolleri kûfi yazıdan labirentler olarak ele almayı Berlin, Paris ve Seul afişlerinde de sürdürür. Tek girişli ve tek çıkışlı bir yapı olan labirent, Erkmen’in metropollerle ilişkisini yansıtır. İşlek caddeleri ve ıssız sokaklarıyla REMIX’te bu metaforu sergi tasarımında bizzat deneyimleriz. Başta değindiğim İki Kişilik Bir Oyun’un labirentimsi konstrüksiyonu da yine kûfi yazının tipografik dilinden konuşur. Bir de kûfi yazı ve dijital yazının birleşimi olan İstanbul 1993 ve İstanbul 1994 logoları vardır ki yine Kahve Dünyası’nın İstanbul 2010 logosu ve çikolatası olarak geri dönüşmüştür. Labirent yapısını sorgulamaya açtığı işlere geçersek, AGI Hong Kong Kongresi için tasarladığı cennet ve cehennem görsellerinden ve Frankfurt Kitap Fuarı Konuk Ülke Türkiye logosundan söz edebiliriz. Bir yastığın iki ayrı yüzüne uygulanması istenen cennet ve cehennem serisinde cenneti “her yerden girilebilen, her yerden çıkılabilen bir halin duygusu” olarak görselleştirirken cehennemi “tek bir girişi olan, çıkışı olmayan, içinde kalakalınan bir yer” olarak sunar. Daha sonra bir dövme tasarımında ikisini üst üste bindirip bir ‘araf’ inşa eder. Frankfurt Kitap Fuarı Konuk Ülke Türkiye logosundaysa labirent gibi görünen ama labirent olmayan, Türkiye’nin kültürel mirasına atıfta bulunan bir tasarımın içine ‘Türkiye’ yazısını gömer. REMIX boyunca sık sık tekrarlayan imgelerden biri de eldir. Geniş ifade seçenekleri barındıran eli özellikle parmaklar üzerinden nasıl geri dönüşümlü kullandığına bakalım. Yeni Eğilimler sergisi için fazla parmağını avucundan çıkartan altı parmaklı sihirbaz bir el buluruz. 12 Eylül sonrası yayınlanan ilk sosyalist dergi Zemin’in kapağında karşımıza çıkan else orta parmağı makine kazası sonucu kesik bir işçinin zafer işareti yapan elidir ki İran’daki reformistlerin için yaptığı İran Seçimlerinin Sonuçları afişinde de belli ki buradan ilham alarak Photoshop’la üst eklemleri yok edilmiş bir zafer işareti yapan el kullanır ve seçimin kazananı olmadığını vurgular. Daha sonra Coexistence ECA İsviçre toplantısı için bu buruk zafer imgesini tekrar kullanır; fakat bu sefer Vınlamanın Binbir Yolu oyunun afişindeki bir elle diyaloğa sokarak. Kum, Pan, Ya topluluğu için tasarladığı Vınlamanın Binbir Yolu afişindeki el oyunculardan birinin parmak eklemlerine kadar uzanan bir giysi giymektedir. Zafer işareti yapan sakat parmaklı eli yine Gül Diken dergisinin Yüksel Arslan dosyasında sanatçının resmettiği bir sakat parmaklı elle birleştirir. Elin değişen bağlamlardaki değişen anlamları için bir başka heyecan verici kaynak da Arredemanto mimarlık dergisinin kapaklarıdır. En etkileyici kapaklardan biri de Stalin döneminin anıtsallaştırılmış devrimini anlatmak için kendi eli yerine putlaştırılmış eli kaldıran eldir. 

 

 

Bülent Erkmen imgeleri asla çarçur etmez. Geri dönüşümlü ve çok katmanlı olarak işler. Süs gibi görünen bir öğe dahi mutlaka anlama katkıda bulunuyordur. Mesela eski bir metnin okunamayacak kadar küçültülmüş hali kenar süsü olabilir. Metinlere imge, imgelere metin gibi davranmayı sever. Mecraların varoluş nedenlerini değiştirene kadar esnetir. Nesne kitaplarında görmek okumak, okumak görmektir. REMIX sergisinin en büyük hizmeti bence piyasada kolay bulunmayan çok kıymetli nesne kitapları izleyicinin deneyimine açmasıdır. Logolar ve afişler dijital ortamda bir ölçüde kavranabilir ancak nesne kitap dokunulmak, içinde dolaşılmak ister. Erkmen, onları bir yazar ya da tasarımcıdan çok bir rejisör gibi kurar. Bir söyleşisinde (1) Kitap’ın görsel ritmi için Edgü’den bazı metinleri kırpmasını istediğini söyler. Janr konusunda da çeşitlilik gösterir Erkmen’in nesne kitapları. Mesela Uluslararası Hrant Dink Vakfı için yaptığı Hepimiz Hrank Dink’iz kitabı Hrant Dink’in yasını tutan çeşit çeşit insanın kenetlenişinin 135 fotoğrafını bir tür ağıt niteliğinde sunar. 32 Büst ise absürt kurgusallığıyla bana mocumentary hissi verir. Zira asıl adı 32 Fotoğraf İçin Yazılmış Yalanlar olan kitap, ‘göğüs röntgeni’ nesnelliğiyle çekilmiş, ‘büst’ gibi davranan ifadesiz ve çıplak 32 portrenin üzerine, onları hiç tanımayan biri tarafından yazılmış ‘yalan’lardan oluşur. Portreleri alınanlarsa Erkmen’in kültür sanat camiasından dostlarıdır. Erkmen’in daha önce üzerine konuştuğum bu işbirlikçi tavrını REMIX’in konuşma dizisinde de bulabiliriz. Müzikolog Alper Maral, mimar Uğur Tanyeli, küratör Fulya Erdemci, sanatçı ve tasarımcı Can Altay, yazar Cem İleri, sosyolog Bülent Diken ve grafik tasarımcı Umut Altıntaş’ın katıldığı dizi farklı yaratıcı disiplinlerde remiks kavramının izini sürdü. Birden fazla kez gezilmeyi hak eden, her defasında yeni bir şey katan bir sergiydi. Duayen tasarımcının nice yeni remikslerini dinlemek dileğiyle... 

 

 

(1) jeff-wonders.com/work/view/1205

 

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon