Kare: Bireyin ve sanatın ikiyüzlülüğü

29.11.2017

İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un Altın Palmiye ödüllü filmi Kare (The Square), bireyin kendi kendisiyle yüzleşememe meselesini sanatın ve kültürün dönüşümü üzerinden ele alıyor. Stockholm’de bir çağdaş sanat müzesinin küratörü olan Christian’ın hayatını odağına alan Kare’yi Barış Saydam yorumladı

 

Terry Notary, Ruben Östlund'un filmi Kare'de Oleg karakterini canlandırıyor

 

Şair Paul Valéry, müzeleri barbarlığın mekânı olarak tanımlar. Valéry’ye göre, kültür kutsaldır ve müze gibi sergileme alanlarına kültürü hapsetmek, kültür ve sanata yapılacak en büyük kötülüklerden biridir. Kültürün belirli bir mekân ve konsept içerisine hapsedilmesi, sanatın hayatın içerisindeki yerini kaybetmesine, kendi bağlamından kopartılmasına ve insanlarla olan ilişkisini yitirmesine neden olur (1).  Bu da, Valéry’nin tabiriyle sanatın “mahvolması” demektir. Günümüzde çağdaş sanatın içerisinde bulunduğu durumu düşündüğümüzde Valéry’ye hak vermemek elde değil. Büyük endüstriyel işletmelere dönüşen müze ve sanat kurumlarıyla birlikte sanatın içinin boşaltılarak metalaşması, sanat eserinin ve sanatçının özgünlüğünü kaybetmesi; Valéry’nin kutsallık atfettiği kültürün de tüketimin bir parçası haline gelmesine neden olur.

 

İsveçli yönetmen Ruben Östlund’un Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülünü de kazanan filmi Kare (The Square), bireyin kendi kendisiyle yüzleşememe meselesini tam da bahsettiğimiz sanatın ve kültürün dönüşümü üzerinden ele alır. Filmde, Stockholm’deki bir çağdaş sanat müzesinde küratör olarak çalışan Christian isminde bir karakterin başına gelen olaylar konu edilir. Ancak Östlund’un derdi, Christian’ın ikiyüzlülüğünü ve gerçek hayatla herhangi bir bağ kuramayışının hikâyesini görselleştirmek değildir. Yönetmen, sanatın gerçek hayatla bağını koparması ve çağdaş sanatın, bir nevi gösteriye dönüşmesi üzerine hikâyesini temellendirir. Böylece Christian’ın hikâyesi kadar, Christian gibi bir karakterin oluşmasını sağlayan çevresindeki habitusu da ortaya koyma fırsatı yakalar.

 

Ali Artun, günümüzde kültür teriminin önceden olduğu gibi üretime, toplumsal hayata, sanata ve edebiyata dayalı bir birikim olarak kavranmadığını, daha çok tüketimle ilişkilendirildiğine dikkat çeker. Artun bununla ilgili kültüralizm terimini kullanarak; toplumsal birliğin yerini, kültürel farklılıkların aldığını, kültüralizmin bir anlamda tarihsel, toplumsal, bireysel, siyasal ve kültürel bütün varoluşumuzun tasarlanması, başka bir deyişle gösterileşmesi veya estetikleştirilmesi anlamına geldiğini belirtir (2). Kare’de de bu durumun yansımalarını görürüz. Christian’ın varoluşu da gösteriye dönüşen sanat enstalasyonlarından farksızdır. Sanat eseri nasıl gerçek hayatla bağını koparmış, galeri içerisinde sergilenen bir meta düzeyine indirgenmişse; Christian’ın hayatı da sanat eserinin sergilenmesine benzer şekilde camekân içindeki işlere dönüşür. Christian ne ailesiyle ne iş arkadaşlarıyla ne de birlikte olduğu kadınlarla sahici bir ilişki  kurabilir. Gerçek hayatla olan bağlantısını koparmış, hayatı bir tür gösteriye dönüşmüştür. Christian sanatın kendisinden çok, sanatın sunumuyla ilgilenir. Bu konu da, yönetmenin filmde öne çıkardığı başlıklardan biridir. Müze, galeri, bienal vb. mekânlarda eserleri sergilemenin ve gösterinin önem kazanması, küratörü de sanatçı kadar önemli bir hâle getirir. Emma Barker’in ifadesiyle, teşhirin kendisinin, sanat eserininkine benzer bir statüye sahip olması, “yerleştirme” sözcüğünün ikili anlamından kaynaklanır; bu sözcük bir yandan işlerin asılışını ya da nesnelerin düzenlenişini ifade eder, öte yandan da mekâna özgü olabilen ve taşınması için demonte edilmesi gereken sanat türünü anlatmak için kullanılır (3). Filmde, müzede yaşananlar teşhir etme eyleminin ve müzenin anlaşmalı olduğu halkla ilişkiler şirketiyle birlikte planlanan reklam kampanyasının sanat eserinin kendi anlamından daha önemli olduğunu gösterir. Filmin içindeki Kare isimli enstalasyon çalışmasının varoluş amacıyla tezatlık taşıyan bir viral reklâm uygulamasının büyük bir tepki çekmesi, bu açıdan bakıldığında durumun trajikomikliği kadar günümüzde çağdaş sanatın içerisinde bulunduğu trajikomikliğe de vurgu yapar.

 

Claes Bang, Ruben Östlund'un filmi Kare'de Christian karakterini canlandırıyor

 

Film aynı zamanda sanatın içerisinde bulunduğu durum kadar, sanatı himayesinde bulunduran, değerlendiren ve sergileyenleri de çemberin içerisine alır. Filmin en akılda kalıcı sekanslarından biri olan Oleg’in goril performansı, bu anlamda yönetmen Östlund’un eleştirelliğinin de doruk noktasını oluşturur. Yemek sahnesi, gerek konukları gerek onların giyim kuşamları gerekse de kırmızı halısıyla Cannes’daki ödül törenlerini de hatırlatır. Sekansın kurulumuna baktığımızda, Östlund’un kendi alanı olan sinemayı ve festivallerdeki ödül verme düzeneğini de eleştirisinin bir parçası haline getirdiğini söyleyebiliriz. Luis Bunuel’in Altın Çağ (L’age d’or, 1930) filmindeki burjuvaların sigara çalan çocuğu tüfekle vurmaları gibi, yemektekilerin de Oleg’e tahammül edememeleri İskandinav mizahından çok, toplumsal bir amaçla kurulmuş yıkıcı bir absürd komedi örneği olarak değerlendirilebilir.

 

Yönetmen Östlund, Christian’ın kendisi ve çevresiyle olan ilişkisindeki ikiyüzlülüğün bireysel değil, toplumsal bir mesele olduğunu vurgulamak adına Christian ile çağdaş sanat arasında bir analoji kurar. Bu şekilde, bireysel olan hikâye katman katman açılarak aynı zamanda çağımızın da bir anlatısına dönüşür. Östlund’un meselleri anımsatan anlatısı, Pierre Bourdieu’nün sanatın günümüzde umulduğu gibi insanları birleştiren değil, aksine sınıfsal ayrımları, toplumsal kutuplaşmayı pekiştiren bir araç olmasına ilişkin görüşünü hatırlatır. Sanat, özgün anlamı ve biricikliğinden sıyrılarak mevcut ayrımların daha da açılmasına, sınıfsal farklılıkların görünürlük kazanmasına ve ben ile öteki arasındaki ilişkinin altının çizilmesine de aracılık eder. Kare, bu anlamda başkarakterin kendisiyle yüzleşme filmi olduğu kadar, seyircileri içinde bulunduğumuz çağın kültür ve sanat algısıyla da yüzleşmeye davet eder.

 

1- Theodor W. Adorno, “Valéry, Proust ve Müze”, Çev. Tanıl Bora, Müze ve Eleştirel Düşünce: Tarih Sahneleri – Sanat Müzeleri II, Ed. Ali Artun, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006, s. 193.

2- Ali Artun, Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2012, s. 70-71.

3- Emma Barker, “Teşhir Kültürleri”, Müze ve Eleştirel Düşünce: Tarih Sahneleri – Sanat Müzeleri II, Ed. Ali Artun, İstanbul: İletişim Yayınları, 2006, s. 243.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon