Hikayeler başlatmak

15.08.2018

İngiliz çağdaş sanatçı ve Londra Kraliyet Sanat Akademisi üyesi Stephen Chambers, baskı resim ve yağlı boyalarında tarihin çeşitli dönemlerinden ödünç aldığı nüvelerle yeni hikayeler başlatıyor. Erken Dönem Rönesans resminin etkileriyle dolu; haritalar, bilim-kurgu kitapları, dans ve hatta gastronomiyle kesişen, yeniliklere ve iş birliklerine açık pratiğiyle üretmeye devam eden Chambers, son dönem çalışmalarını Özge Yılmaz ile konuştu

 

 Stephen Chambers, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

Üretimlerinizi yakından incelediğimizde, göç ve coğrafya temalarının baskın olduğunu görüyoruz. Örneğin The Big Country adlı baskı resim kompozisyonunuzda, William Wyler’ın Big Country adlı western filminden esinlenilmişti. Venedik’te gerçekleştirdiğiniz The Court of Redonda ise Redonda Krallığı ile ilgiliydi. Bu yüzden size coğrafi yaşam alanları ve göçün pratiğinizdeki yerini sormak istiyorum.

 

İnsanların yerküre üzerindeki hareketleri ve göç konularına büyük ilgim var. Aslında The Big Country’de başlıkta Wyler’ın filminden esinlenmiştim ve film 19. yüzyıl Batı Amerikasıyla ilgiliydi ama işler doğrudan filmle alakalı değildi. O seri, Louis ve Clark’ın günlüklerinin ilhamıyla başladı. Batı Amerika’nın bilinmeyen bölgelerinin haritasını çıkarmak için yola çıkarak bir ilk gerçekleştiren iki genç East Coast’lu, seyahatleri ve keşfleri hakkında günlükler tutmuşlardı. Hareket ve göç söz konusu olduğunda denkleme haritalar da giriyor tabii. Ve hem The Big Country hem de The Court of Redonda aslında bir çeşit harita. The Big Country’deki figürler kara parçalarını simgeliyor. Biri Avrupa, biri Asya, biri Çin biri de Avustralasya... Böyle devam ediyor. Yani büyük göçlerin başları ve sonları.

 

Redonda ise gerçek bir ada olduğu için The Court of Redonda serisi biraz daha karışık ama hiç bitki örtüsü olmadığı için kimsenin yaşamadığı bir ada, hiçbir doğal kaynağı yok ve sanırım gidilmesi oldukça zor. Bu işlevsiz adanın etrafında uydurulmuş hikayeler inşa edildi; fakat bu hikayelerden bazıları da gerçek. 19. yüzyılın sonlarına doğru, Matthew Dowdy Shiell adlı İngiliz bir denizci, adada başka kimseyi bulamayınca kendini kral ilan etti ve sonra bu krallığı havalı bir bilim-kurgu yazarı olan oğluna yani M. P. Shiel’a aktardı. Ve bu zamanla böyle devam etti. Ben bu hikayeyi, kendi maiyetinin hayran olduğu insanlardan oluşması şartıyla kral olmayı kabul eden İspanyol yazar Javier Marias sayesinde öğrendim. Marias, Francis Ford Coppola, Pablo Almodovar, Umberto Eco gibi oldukça ünlü isimleri maiyeti olarak seçmişti. Yani bir yok-ülke ama yine de var. Sanatçılar, aktörler ve şairler gibi insanlar tarafından yönetilip üretilen farklı bir toplum fikri hoşuma gidiyor.

 

The Big Country serisi, İstanbul’da bulunan Pera Müzesi’nde 2014’de düzenlediğiniz The Big Country and Other Stories başlıklı sergide İstanbul izleyicisiyle buluşmuştu. Bu baskı serisi, boyutuyla da önemli bir noktada duruyor. Yapım sürecini konuşabilir miyiz?

 

Açıkçası kimsenin bunu ölçtüğünü sanmıyorum ama The Big Country’yi hep yapılmış en büyük baskı resim olarak nitelendirdim. 15 bölüm ve 78 birimden oluşuyor. İmgelerin bir yerden başka bir yere gidişi tabii ki odak nokta. Ve farklı yerleşimlerle farklı kısa hikayeler yaratılabiliyor. Birimlerin ayrı ayrı hareket edebilmesi büyük bir esneklik çünkü diğer türlü büyük bir ‘beyaz fil’ olurdu bu iş. ‘Beyaz fil’, oldukça egzotik, beyaz bir fil gibi nadir görülen bir hediyeye denir. Yani eğer bir fili hediye olarak verirseniz oldukça nadir bir hediye olurdu, ama sonra birkaç probleminiz olabilir.

 

Anlıyorum, nereye koyabilirsiniz ki?

 

Kesinlikle! The Big Country, sergilendiği her yerde başka bir düzenlemeyle sunuluyor. İlk kez 2012’de Londra’da sergilendi. Burada Pera Müzesi’nde gösterildiğinde yine farklı bir düzenleme vardı. Şimdi de İngiltere’nin güneyinde bir müzede gösterimde.

 

Stephen Chambers, Duke of Silent Mountains, Pano üzerine yağlı boya, 48 x 39 cm, 2016-17, FS@SCStudio 

 

 

 

Black Paintings ve 12 Flemish Proverbs serilerinizin William Blake ve Bruegel’den ilhamla üretildi. Kendinizi bir ‘hikaye anlatıcısı’ olarak görmediğinizi biliyorum fakat başka sanatçılar ve onların eserleriyle kendi pratiğinizi birleştirerek bir tür anlatı yarattığınızı düşünüyorum.

 

Hikayeleri başlattığımı düşünüyorum, başlarını sunuyorum izleyicilere. Tam bir hikaye yaratmıyorum ve sonunun ne olacağını bilmiyorum ama onlara başlama imkanı veriyorum. İşlerime kesinlikle naratif özellikleri dahil ediyorum ama ortaya bir sonuç koymuyorum. Black Paintings ve 12 Flemish Proverbs’i tutkunu olduğum sanatçılar ve eserleriyle diyaloğum olarak görüyorum.

 

Erken Rönesans resmine özel bir ilginiz var ve hatta bir dönem Roma’da yaşadınız. Bu ilişki üzerine konuşabilir miyiz?

 

Ben öğrenciyken hocalarımın bazıları İtalya’ya gitmemin iyi bir fikir olabileceğini düşündü çünkü daha önce hiç yurt dışına çıkmamıştım. Sonra Roma’da yaşamaya

gittim ve özellikle de Erken Rönesans resmini çok sofistike buldum, çok etkilenmiştim.

 

Çalışmalarınızda yüzeysel bir perspektif kullanıyorsunuz ve bu bana, bahsettiğiniz Erken Dönem Rönesans resimlerini çağrıştırıyor, ama İstanbul’la da ilişkilendiriyorum bir şekilde çünkü Giotto için Bizans döneminin çok önemli bir ilham kaynağı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla bu ilişkiler ağında sizin pratiğinizle Bizans dönemi arasında da bir köprü kuruyorum ister istemez. Birleşik Krallık içinse çok da tanıdık bir tavır değil bu.

 

Kesinlikle haklısınız! Bana göre perspektif oldukça basit bir şey ve çalışmalarımdaki perspektif neredeyse okul çocuğu seviyesinde bir çizime dayanıyor. Bu benim kendi kafamı karıştırmaktan kaçınma şeklim. Öğrencilik yıllarımdan itibaren, figürleri ve diğer ögeleri resimlerime katarken gölgelerle, arka planla ne yapacağımı çok da bilmiyordum, daha doğrusu bunun üzerine çok düşünmüyordum. Ve söz konusu bu boş, açık alan epey de yer tutuyordu çalışmalarımda. Nihayetinde bu alan renk olarak kendini gösterdi. İngiltere veya başka bir yerdeki herhangi bir resim ekoluna uyduğumu sanmıyorum tabii.

 

Bahsettiğimiz perspektif, bir noktadan minyatüre de bağlanıyor tabii.

 

Evet, Hindistan’a hiç gitmedim ama Hint minyatür resimlerine derin bir sevgim var ve kesinlikle bazı işlerim renk kombinasyonlarını Hint resim ve minyatürlerinden almıştır.

 

 

Stephen Chambers, State of the Nation 2&3, Keten bezi üzerine yağlı boya, 160 x 210 cm, 2016-17, FS@SCStudio ​​

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hem baskı resim hem de resim yapıyorsunuz. Bir fikirle işe başladığınızda, medyumu nasıl seçiyorsunuz?

 

Sanırım ilk önce bir fikrim oluyor ve bunu yapmanın en iyi şekline karar veriyorum, genellikle resim tek başıma tamamladığım bir süreç oluyor ama baskıları uzman baskıcılarla yapıyorum. Baskı atölyesinde, resim atölyemde durduğumdan daha az duruyorum ve resim atölyemde olduğum zaman istediğim kadar uzun çalışabiliyorum çünkü tamamen bana ait. Ama eğer baskı resim ustalarıyla çalışıyorsam belirli bir zamanım var ve başka bir hızda ve oranda çalışmak durumundayım. Bazı resimlerim oldukça büyük oluyor ancak The Big Country dışında baskılarım genellikle küçük boyutlu ve farklı bir hızda üretiliyor. 

 

Tabii baskı resimde birden çok atölye ve ustayla çalışıyorum.

 

Nev-i şahsına münhasır olduğu kadar diyaloğa ve işbirliklerine de açık çalışmalarınız. Örneğin şair Jack Jouet ve Londra’nın en önemli restoranlarından Moro’nun sahipleriyle sanatçı kitapları hazırladınız. Bize bu projelerden bahsedebilir misiniz?

 

Jack Jouet’yle olan kitabın adı Sord Vando Voo-Vo idi ve Fransa’da basılmıştı. İngiliz kökenli ama Fransa’da yaşayan bir yayıncı tarafından. Biliyorsunuz orada ciddi bir sanatçı kitabı geleneği var. Kitapta Jack Jouet’nin beş şiirine karşılık gelen beş resim var. Jouet Fransız, ben İngilizim ama şiirler Tarzan’ın yazarı Edgar Rice Burroughs’un hikayedeki maymunlar için icat ettiği Mangani dilinde yazılmıştı. Tabii şiirleri benim için İngilizce’ye çevirdiler ama bu tamamen farklı bir çalışma şekliydi. Çok zevk aldığım bir işbirliğiydi fakat aynı zamanda bir kitap olduğu için bilgiyi nasıl sunduğunuz problemi de var, çünkü her şeyi aynı anda görebildiğiniz düz platformlarla çalışmaya alışık olduğum için sayfaları çevirmek yerine hepsinin aynı anda görülebilmesini istedim ve bunu gerçekleştirdik. Açıldığında beş-altı metreyi buluyor. Buna Leporello deniyor.

 

Ardından aynı yayıncıdan yeni bir teklif geldi ve bu defa Londra’daki Moro adlı restoranın işletmecisiyle çalışmak istedim. Londra restoranları birbirlerinden oldukça farklıdır. Bu restoran İspanyol ve Kuzey Afrika mutfağı üzerine uzmanlaşmıştı ve burayı işleten çi bana oldukça yakın oturuyordu. Henüz onları tanımıyor olsam da kapılarına dayanıp zili çaldım. Benim deli olduğumu düşündüler sanırım. Tanışmamızın ardından restoranın imzası olan yedi yemeğe karşılık gelen yedi resim yaptım ve Long Feast adlı kitabı gerçekleştirdik. Kitabın tanıtımı için da büyük bir ziyafet verildi restoranda.

 

Disiplinlerarası üretiminize tiyatro ve modern dans dekoru alanlarını da katmışsınız. Yeni sahne tasarımı projeleriniz var mı?

 

Hepsi çok eksantrik projelerdi, sonuncusu 2001’deydi sanırım. Eğer teklif gelse büyük ihtimalle yine yaparım. İlgi çekici fikirlerle oynamayı seviyorum. Nihayetinde ben bir sahne tasarımcısı değilim ama bir sahne yaratmak için elinize Covent Garden’ın verilmesi oldukça heyecan verici. Tabii bu biraz da benim çalışmalarımı seven koreograf ve bestecilerle yollarımızın kesişmesiyle ilgili. Çağdaş dans her zaman farklı sanatçıların katkıda bulunabileceği çok açık ve bir alan.

 

 Stephen Chambers, The Talking Trees of England - The Hight Court Judge, Üç katmanlı gravür baskı, 33 x 28 cm, 2018, FS@SCStudio,

Sanju Mathew at Nutmeg Editions (Londra) tarafından basılıp sanatçı tarafından yayımlanmıştır

 

Kraliyet Sanat Akademisi’nin bir üyesisiniz. Bir kraliyet akademisyeni olarak günümüz sanat dünyası hakkında ne düşünüyorsunuz?

 

Kraliyet Akademisi’nin bir üyesi olduğumdan bu yana akademi bir hayli değişti. Britanya’yı çağdaş sanatçılar açısından gözde bir yer olarak görmeye başladı sanırım. Evet Londra çağdaş sanat için önemli bir merkez oldu artık ama bazen şöyle düşünüyorum; biliyorsunuz birçok çağdaş sanatçı sanatsal açıdan oldukça muhafazakar ve Londra böylesine bir merkez olduğu için bir çeşit korku var hepsinde. New York’ta şubeleri olan galerilerin Londra’da da yerleri var ve Hong Kong veya Şangay’da da belki... Böyle bir merkez... Tabii küratörün gücüyle de alakalı. Bazen yanlış şeyi söylemenin tedirginliğini bile görebiliyorsunuz sanatçılarda. Oysaki ben hep beklenmedik veya alışılmadık şeyi söyleyen insanlara ilgi duymuşumdur. Bence bu beklenmedik şeyleri söyleme durumunun artması ve özellikle de Londra’daki sanatçıların risk almaya başlamaları gerekiyor. Taze fikirler ve özgünlük bence en ilgi çekici olan şey ve eğer bu yoksa yapacak bir şey yok... Radikal ve özgün şeyler üreten genç sanatçıların biraz dışarıda bırakıldığını düşünüyorum. Bahsettiğim radikallik medyum ya da teknikle alakalı olmak zorunda değil bu arada. Geleneksel yollar da kullanılsa işleri birbirinden ayıran şeyler fikirlerdir ve insanlar risk almaya hazır olmalı diye düşünüyorum. Ben çok uzun süre öncesinden beri hiçbir zaman doğru zamanda ve doğru yerde olamayacağımı biliyordum. Bu yüzden sadece yapmak istediğim şeyleri yapmaya başladım ve uzun zamandır yaptığım da bu...

 

 

 

Stephen Chambers,

 

Fotoğraf: Elif Kahveci

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Göç, coğrafya ve insan hikayelerine kuvvetli bir ilgisi olan bir sanatçı olarak, Brexit konusundaki düşünceleriniz nedir?

 

Brexit gerçek bir felaket! Bence bu oran, birazı yabancı düşmanlarından, birazı da mecliste temsil edildiğine inanmayan insanların verdiği tepki oylarından kaynaklanıyor -ki onlar da bundan en çok etkilenecek grup-. İnsanlar Britanya’nın başarılı, müre eh bir ülke olduğunu düşünüyor -ki bu da bazı noktalarda doğru- ama İngiltere’nin güneydoğusuna doğru öyle yerler var ki, Avrupa’nın en fakir yerlerinden. Bu bölgeler Avrupa desteğiyle ayakta duruyor ve Brexit için oy veren insanlar bunlar oldular. Acı çekenler de onlar olacaklar. Giderek kutuplaşan bir dünyada yaşıyoruz. İşbirliği, buradan çıkış gibi gözüküyor bana, ileri gitmenin bir yolu. Kendisine gereğinden fazla önem veren küçük bir ulusa dönüşmek, bana fazlasıyla naif geliyor. En sonunda ne olacağını çok merak ediyorum. Britanya’yı tamamen dışlamak imkansız. Ama birçok imkanlarını kaybedecekler. Bu yüzden birçok şeyi bu imkanlar veya avantajlar olmadan gerçekleştirmek zorunda kalacaklar. Ben bir ekonomik felaket ve sosyal trajedi olacakmış gibi hissediyorum.

 

Bu olayın kültürel veya sanatsal sonuçları da olacağını düşünüyor musunuz?

 

Tabii ki. Gerek Britanya gerekse Avrupa’daki bilim insanları, öğrenciler, sanatçılar ve uzmanlar için engeller yaratacak bu durum. Yani Londra çeşitliliği çok sever. Tüm dünya Londra’nın içinde ve bunun bir avantaj olduğuna kesinlikle inanıyorum. Bu göçler İngiltere için çok yararlıydı ve ne yazık ki artık buna son verilecek. 1970’lerde İngiltere’de büyüme anılarımdaki tatsız, dar görüşlü ülke artık çok daha toleranslı ve açık görüşlü. Londra’da yaşıyorum ve Londra’da doğdum. Londra ve İskoçya, Britanya’nın geri kalanından çok daha farklı iki yer ve bence İskoç politikası, İngilizlerinkinden çok daha ilginç. Londra kozmopolit bir yer ve çeşitlilik de sadece herkes orada olduğu için işe yarıyor. Bekleyip göreceğiz ama İngilizler konusunda büyük şüphelerim var.

 

Stephen Chambers, The Big Country (Londra, The Royal Academy of Arts yerleştirme görüntüsü), Her yaprak 56 x 76 cm; Bütünü 4 x 15 m, 2012,

Peter Abrahams, Kip Gresham tarafından The PrintStudio (Cambridge) basılıp sanatçı tarafından yayımlanmıştır

 

Şu ara Londra’da Art Meets Craft adlı üçlü bir seride yer alıyorsunuz Anthony Bryant ve Melanie Georgacopoulos ile. Diğer güncel projeleriniz neler?

 

Şu aralar büyük protesto resimleri yapıyorum. Blowing Up Parliament adlı bir seri üzerine çalışıyorum. Biraz tarihle oynuyorum çünkü 17. yüzyılda parlamentoyu gerçekten havaya uçurmuşlardı. Genelde oldukça ciddi politik resimler yapıyorum ama şu ara biraz mizah da ekliyorum. Politik resimler yapmanın şöyle bir tehlikesi var aslında, tahmin edersiniz ki çok uç politik görüşlerim yok, son derece hümanist görüşlerim var. O zaman da yaptığınız politik resimlere sizinle benzer görüşte olan çok sayıda insan yakınlık hissediyor ve hem öngörülebilir bir hale geliyor çalışmalarınız hem de risk almamış oluyorsunuz. Buna çok dikkat ediyorum.

 

Son Venedik Bineali’nde paralel etkinlik olarak gerçekleşen sergimde Court of Redonda serisiyle birlikte Brexit’le ilgili üç büyük boy resmim vardı. Bunlar bir adamın bir attan düşmesinin üç evresi üzerineydi. İlki referandum olacağını ilan ettikten hemen sonra yapılmıştı. İkincisi ise referandumun arifesinde, üçüncüsü de sonuçlar açıklandıktan sonra. Üçüncüyü yapmak için referandumun sonuçlanmasını beklemiştim. At binicisinin düştüğünü mü atta mı kaldığını görmek için bekledim. At İngilizler için önemlidir. İspanya ve İtalya’da dini resimlerin yapıldığı dönemde Britanya’da at binen aristokratlar resmedilirdi. Tabii Paolo Uccello tarafından 16. yüzyılda Floransa'da resmedilmiş Battaglia di San Romano adlı üç resim olduğunun farkındaydım. O resimlerde de atların belli rolleri vardı. Şu an o resimlerden biri Londra'da, biri Paris’te, diğeri ise Floransa'da ve ben Londra’daki Kraliyet Akademisi’ne normalde olması gerektiği gibi, üç resmi bir araya getirip bir sergi yapmalarını önerdim. Bu sergi oldukça popüler olabilirdi ve Avrupa işbirliğinin gerçek bir simgesi olurdu. Ama tabii ki kurumlar bu resimleri ödünç vermek istemiyor.

 

Şu sıra Londra’da bahsettiğiniz galeri sergisi devam ediyor. Orada küçük boyutlu yeni resimlerim var, bir de Throwing a Boot at the President adlı bir çalışmam. Çıkış noktam George W. Bush’un Irak’ta bir basın konferansı verirken Ortadoğulu bir gazetecinin ayakkabılarını çıkarıp ona fırlatması ve Bush’un suratındaki ifade. Bunun ne olduğuna veya ne anlama geldiğinde dair hiçbir fikri yoktu. Ve bugün resimlerde Bush değil ayakkabıyı fırlatan adamı resmediyor sanatçılar. Bu da benim lafın tamamını söylemeden, söylemek istediğimi dile getirme şeklim. Art Meets Craft’ta alan yetersizliği sebebiyle bu seriden sadece bir iş var ve serinin tamamını yakın gelecekte başka bir alanda sergileyeceğim.

 

Biraz klişe bir soruya bitirelim. İstanbul’u daha önce de sıklıkla ziyaret ettiniz. Bu şehirle nasıl bir ilişkiniz var?

 

İstanbul’u gerçekten seviyorum ve burada dostlarım var. Bazen tanıştığım İstanbullular bana iğrenç bir şehir olduğunu söylüyorlar ama yanıldıklarını düşünüyorum. Burasıyla ilgili en çok sevdiğim şeyse, sanata karşı olan heves. Bu bana büyük bir iyimserlik veriyor.

 

The Big Country (Londra, The Royal Academy of Arts yerleştirme görüntüsü), Her yaprak 56 x 76 cm; Bütünü 4 x 15 m, 2012,

Peter Abrahams, Kip Gresham tarafından The PrintStudio (Cambridge) basılıp sanatçı tarafından yayımlanmıştır

 

 

 *Bu yazı daha önce Art Unlimited Temmuz-Ağustos 2018, 46. sayısında yayınlanmıştır.

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon