Her acının içinde bir iyilik var

DANTEL ve KAM* gibi oyunlarında farklı disiplinleri harmanlayarak sahne sanatlarında kendine has bir yer edinen berika ekibi, bu kez Altar’la karşımızda. Projenin yaratıcılarından Can Bora, amaçlarını “Seyircide bir şeyleri sorgulamaya itici bir güce ön ayak olmak ve ‘acı’ denilen şeye artık doğru bakabilmek. Çünkü her acının içinde bir iyilik var…” diyerek açıklıyor. Can Bora ile Altar’ın hayata geçiş sürecini ve seyirci üzerindeki etkisini konuştuk

 

 Can Bora, Altar performansından


berika olarak yeni oyununuz Altar'ın başlangıç noktasını anlatır mısın?

 

2017 senesinin Ocak ayında kısa bir metin yazmıştım. Heykelleşmiş, mermerden bir beden kendini ölümle hayat arasında bir eşik bölgede, uzaktaki karga seslerinin arasında buluyordu. Ve o sıralar niyeyse çöp konteynırlarına takmıştım. Caddelerde, sahilde, sokakta yürürken çöp kutularına alıcı gözüyle bakıyordum. “Bunlar neden Alice’in deliği gibi niye olmasın?” dedim bir gün kendi kendime. Maksadım biraz gündelik hayatta görünmeyeni ya da ‘itilen’i yüceltmekti sanırım. Altı ay sonra uzun bir ilişkimi bitirdim. Önce iyiydim; ama sonra fazla karanlık, hatta abuk bir döneme girdim. Her şeyi ama her şeyi sorgulamaya başladım. Bir yandan da “sonunda özgürüm!” diye bir his fısıldıyordu içimde. Klasik... Her şey bir anda oldu. Oturdum, Ocak ayındaki o paragrafın devamını yazmaya başladım. 

 

Can Bora, Altar performansından

 

Altar, senin de bireysel terapi sürecinden ilhamla ortaya çıkmış. Sence sanatın insanları iyileştirmesi yüz yıllardır devam ederken, biz bu yönünü gözardı mı ediyoruz?

 

Beş senedir danışmanlık alıyorum. Oyunu yazım sürecinde aslında terapiden çok, coaching yaptık. Yani kafam çok dolu, çok fikir var; sadeleşebilmek de bir beceri! Fakat içinde olduğum dönem itibarıyla, dediğim gibi her şeyi sorgularken buldum kendimi. E bir yandan da oyunculuk derslerim devam ediyordu, arketiplerle çalışa çalışa bir sürü malzeme çıktı…

 

Sanatı bir araç olarak görüyorsak eğer; onu eleştirmek, eğlendirmek, insanı anlamak, bir konu hakkında bilgilendirmek için kullanabiliriz diye düşünüyorum. Sadece neyi neden yaptığımızı bilelim! Oyun yazım sürecinde karanlık sularımda dolaşırken, şu soruyu çok sordum kendime: “Neden ben bu oyunu yapmak istiyorum? Seyirci olarak sahne sanatlarında artık ben ne görmek istiyorum?” Yaşadığımız dönemden kaçmak gibi bir şansımız yok. Her şey iyice zorlaşıyor. Fakat insanlara artık pozitif bir şey vermek lazım… Sahnede acı üstüne acıyı benimseyen yani bir çözüm sunmayan, sadece ‘iş yapmak için’ üretim fikrini doğru bulmuyorum. Hepimizin bir sürü derdi var ve hepimiz bir çıkış kapısı arıyoruz. En yalın haliyle, samimi bir hikaye paylaşımının bizi ortak bir noktada buluşturduğuna inanıyorum. Sanatın iyileştirici yönünün de -sadece bizde değil ama tüm dünya genelinde- evet, ihmal edildiğini düşünüyorum artık… Çok fikir var, çok kavramsal… Bravo! E elde ne var? Ama kolay da değil ki! Koşuşturmacanın, veri bombardımanın ve rekabetin üstün değerler olarak benimsendiği bir yüzyılda, kim durup dışarıyı değil de kendi iç dünyasını, zihnini sorgulayacak? 

 

Can Bora, Altar performansından

 

Altar'da, insanoğlunun belki de ömrü boyunca kurcaladığı kendini bulma sürecine odaklanıyorsun. Bu çok zor ve iddialı bir başlık. İzleyicilerden nasıl dönüşler oldu ya da onlarda nasıl bir his uyandırmasını bekliyorsun / umuyorsun?

 

Var olmak için ne yapmamız gerekli? Benimsediğimiz hedeflere erişmek, içinde artık şiddeti barındırıyor. Hem kendimize hem dışarıya. Hedeflere ulaşınca, yeni hedefler... Daha ileriyi istiyoruz. Tatmin oluyor muyuz? Sanmıyorum. Yani bir gün sonunda tatmin olmadığımızı anlayacağız çünkü insan olarak onu istemiyoruz. Demek ki bir yerlerde, bakış açılarımızda, dünyayı algılayışımızda mekanik bir hata var. Benim derdim kendimle. Yani seneler önce bir psikoloğa sinirlenmiştim: “Beyefendi, bu kadar konuşuyorum, hiçbir şey söylemiyorsunuz!” O da şöyle yanıtlamıştı: “Biz bu ekolde danışanın kendini anlata anlata, kendi çözüm sürecini başlattığına inanıyoruz!” Bir daha o psikoloğa gitmedim. Çünkü kim olduğum, neden burada olduğum, potansiyelim hakkında sorularım vardı… E o zaman arkadaşlarımla da kahve içerken Tanrı, benlik, acı hakkında da cevapları bulabilirdim yani! Nerede aydınlandın? Starbucks’ta! Altar’ın konusu iddialı olabilir, ama samimi! Çünkü o sürecin içinden birebir geçtim. Deneyimlenmiş bilgi sağlam bilgidir…

 

Seyircilerden olumlu dönüşler, hatta özelden mesajlar almak evet çok sevindirici! Kimi çok cesur buluyor, kimi “İyi ki masaya yatırdınız bu meseleyi!” diyor. Ağlayanlar oldu, gösterim sonrası sarılanlar… Kimisi de sıkı bir öfkeyle yerden yere vuruyor. Yine de gülümsüyorum. Çünkü bir mesele size projeksiyon yapabilir ve siz henüz o konuları deşmeye hazır olmayabilirsiniz. Öfke burada aslında bir uyarı, bir bilgilendirme servisi yapıyor. “Bak uyarıldın gördün mü, demek ki bir şeylerden sen de memnun değilsin!” Kişi bu hissin peşinden gider mi gitmez mi, bu onun özeli. Neticesinde ben oyunda kimseyi yerden yere ya da sırf hınç almak için eleştirmiyorum ki. Mesela bu zaten; “ötekini suçlamamak, kendi sorumluluğunu almak.”

 

Gönlümde yatan en derin niyet şu sanırım: Seyircide bir şeyleri sorgulamaya itici bir güce ön ayak olmak ve ‘acı’ denilen şeye artık doğru bakabilmek… Çünkü her acının içinde bir iyilik var… Çünkü birbirimize tevazu ve anlayış sunabildiğimizde, ‘bağlantı kurmuş’ hissediyoruz. Tek aradığımız şey de bu değil mi?

 

Can Bora, Altar performansından

 

Seyircinin Altar'ın ardından kendiyle yüzleşmesi ya da kendine dönmesi sence mümkün mü?

 

Bu konuyu bir zorunluluk olarak görmedim. Sonuçta ortada derdi olan bir metin var. Elbette ki seyirci kendine dair bir şeyler bulacaktır. Fakat oyun çıktıktan sonra bazı tatlı durumlar oldu. Yoga dersime gelen tanımadığım bir öğrenci “Can Bey, oyununuzu izledim, en yakın arkadaşım benzer bir durumdan geçiyor,” deyip ağlamaya başladı. “Onu daha iyi anlamamı ve kendisine nasıl destek verebileceğimi öğrenmemi sağladınız,” diye ekledi. Sokakta bir anne teşekkürlerini iletti. Bir çift, oyundan gaz almış olmalı ki, aileleriyle artık konuştuğunu söyledi. Herkesin süreci kendisinin mahrem alanı. Eğer kişi hazırsa, evet Altar’ın itici bir güç olduğuna inanıyorum. Değilse, en azından tohumlar atılıyor. Sonuçta olay bu ya da şu şekilde aynı sonuca bağlanıyor: Kim olduğuna sahip çıkmak. Oyundan bir replikle sonlandırayım bu soruyu: “Bir yerlerde bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum, eğer ki bir ruh gerçeğini fısıldarsa, etrafındaki herkesi de değiştirir gibi bir şey.” Güllük gülistanlık olmuyor her şey bir anda, ama evet, değişiyor. 

 

Provalar sekiz ay sürmüş. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi nedir? Uzun prova süreçlerinin yaratıma en önemli katkısı nedir?

 

Oyunun hareket tasarımcısı ve ortak yönetmeni Ufuk’la başından öyle bir karar aldık. Acele etmeyelim. Araştırma yapmayı seven insanlarız, “Nasıl daha derinleşebiliriz, nasıl daha farklı yorumlayabiliriz?” sorusunu ön planda tuttuk. Çünkü sanatsal açıdan da yeni biçemler bulma arayışındayız. Bir şeyi zamana yayarak daha iyi netice aldığımızı düşünüyorum; üretim de daha tatmin edici ve daha samimi hale geliyor. Bu süre zarfında da metin sürekli revize edildi, kesildi, biçildi, metne eklemeler yapıldı… Uzun prova sürecinin en önemli katkısı şu: Yaratıcılığa bir alan açıyorsunuz ve onun kendi sürecini tamamlamasına izin veriyorsunuz, çok da burnunuzu sokmadan, şiddet uygulamadan! Öbür türlü olunca, derinlik eksik oluyor. Ve ben seyirci olarak, açıkçası artık yüzeysel şeyler görmek istemiyorum. Kapısını bir daha çalmadığım psikolog örneğindeki gibi, bana bir şey katmıyor. Oyun sonunda elimde bir şeyle çıkmış hissetmiyorum kendimi. 

 

Can Bora, Altar performansından

 

Altar'daki yaratım süreci de farklı olmuş. Metin, hareket, dekorun belli bir sıralamada olmaması oyunu diğerlerinden nasıl ayırıyor?

 

Üniversiteden beri hayalini kurduğum bir yaratımdı bu konu: Demokratik olması, her disiplinle sıralı değil, beraberce çalışmak. Çünkü yapı ortak ve yapıda hepsinin bir katkısı olsun istedik, dışarıdan takılan tamamlayıcı bir aksesuardan ziyade, oyun hepsinin üstüne inşa edilsin. Diğerlerinden nasıl ayırıyor, sorusunu benim cevaplamam çok doğru değil. Bizim uyguladığımız metot, “Bu yaratımın, ortaya çıkması için neye ihtiyacı var?” sorusuydu. 

 

Artık seyirci de bir tiyatro oyunu izlemeye geldiğinde bir oyundan -disiplin olarak- fazlasını mı bekliyor sence? 

 

Zor soru! Sanırım bu seyirci profiline göre değişir. Sadece kendi adıma şöyle düşünüyorum; mesele artık farklı disiplinlerle bir arada çalışmak ya da tiyatro sahnesinin dışında üretim yapmak değil. Mesele, neyi masaya yatırmak istediğiniz ve meselenin görünür olması için neye ihtiyacı olduğu. 

 

Can Bora, Altar performansından

 

Bundan sonraki planlar neler? Bu yaratımla başka bir yola girmiş gibi de görünüyorsun. Neler bekliyor bizi?

 

Ufuk’la tasarım ve koreografisini beraber yaptığımız Tavşan Deliği isimli dans projemiz 30 Kasım-1 Aralık’ta Bomontiada Alt’ta prömiyer yapacak. Dicle Doğan ve Ozan Akgün’le sahneyi paylaşıyoruz dört dansçı olarak. Altar’dan sonra dengelemek için sanırım bu sefer de absürt bir iş çıkarıyoruz. Onun dışında Ufuk’la senelerdir hayata geçirmek istediğimiz bir yaratım var yine. Ama İstanbul’da mekanımız olmadan çalışmak, üretmek çok ama çok zorlamaya başladı. Çok cesaret edemiyordum ama sanırım artık klasik bir metni de yönetmeye hazırım. Kafamda var bazı fikirler… Kalabalık bir ekipte oyuncu olarak çalışmayı da özledim açıkçası!

 

Yeni yola girdiğimi pek düşünmüyorum. En başından beri derdim hep iç dünyayla, ne olduğumuzla, nasıl olduğumuzla; insanın potansiyeli, varlığıyla, hassasiyetiyle ilgili… DANTEL’de de, KAM*’da da mevzu aynıydı. Sadece zamanla ben de büyüyorum, olgunlaşıyorum. Dolayısıyla yaptıklarımda, hareketlerimde daha bilinçli adımlar atmaya çalışıyorum. Benden bize geçiş gibi… Çocukken tiyatro okurken ünlü olma isteğim vardı. Sonra, görünür olmaya evrildi… Şimdi nasıl görünür olmayı seçtiğimle ilgileniyorum. Mevzu derin yani! Samimi gelmeyen ya da yalan kokan bir şeyin içinde artık bulunmak istemiyorum. “Ben buyum!” deme özgürlüğüne erişmek çok ferahlatıcı. Ne de olsa, sevdiğim bir arkadaşımın dediği gibi: “Dış dünya diye bir şey yok!”

 

Altar'ın takvimi nasıl olacak bu sezon?

 

Mayıs 2017’de prömiyerimizi yaptıktan sonra dört oyun sergiledik. Onun dışında oyunun kısa bir versiyonu Bomontiada Alt - A Corner In The World Festivali’nde gösterildi. 31 Ekim akşamında yeniden NoAct Sahne’deyiz. Sezon boyunca da orada olacağız. 

 

Can Bora, Altar performansından

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon