Fikirden fikre bir yolculuk

23.04.2018

Yaşamını New York'ta sürdüren ama sık sık İstanbul'u ziyaret ederek burada farklı işler üretmenin yollarını araştıran ve deneyimlerini genç nesillere aktarmayı kendine misyon edinmiş olan Semih Fırıncıoğlu, 'maksimalist bir dans tiyatrosu' olarak tanımladığı ve 2017 yılı sonunda bomontiada ALT'ta sahnelediği İKİ'yi kısa süre içerisinde Yapı Kredi Kültür Sanat Beyoğlu'nda tekrar sahneleyecek. Ayşe Draz, Fırıncıoğlu ile güncel projeleri, düşünsel kaynakları ve pratiğinin farklı yönleri üzerine konuştu

 

Semih Fırıncıoğlu 

 

Semih Fırıncıoğlu ile ilk tanışmam, zamanını tam hatırlayamıyorum ancak üç dört sene evvel olmalı, gösteri sanatları üzerine yazılarını paylaştığı performansfikri.com ve diğer yazılarına yer verdiği bloğu isteyenokusun.com/author/semihf aracılığıyla oldu. Daha sonra 2015 yılında Salt Galata’da gösterilen Fırıncıoğlu’nun tasarladığı ve yönettiği mekana özel Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası’nı izlediğimde, gösteri  ve izleyici ilişkisine dair yaklaşımı ve mekanı kullanımı ile alana böylesine taze bir bakış açısını getiren bu adamı iyice merak etmiş, kendisinin peşine düşmeye kesin karar vermiştim. Sonrasında, New York’ta yaşayan ama sık sık İstanbul’u ziyaret ederek burada farklı işler üretmenin yollarını araştıran ve deneyimlerini genç nesillere aktarmayı kendisine misyon edinmiş olan Fırıncıoğlu’nu,  2016 yılı Ekim ayında Cihangir Akademi’de yaptığı bir konuşmasında izleyip dinleme şansını yakaladım. Hani tam da benim için neden tiyatro ve gösteri sanatları ile uğraştığımı sorguladığım bir dönemdi. Hem kendisini gereğinden fazla ciddiye almayan, hem de izleyiciye karşı sorumluluklarının fazlasıyla bilincinde, hakikaten merak ettiklerinin peşinde bu kadar nitelikli ve titiz bir çalışmayla işler üretmeye devam eden, hayata karşı tavrıyla ise her şeyden önce insanlığı ile ön plana çıkan birini tanımış olmak beni her şeye rağmen vazgeçmemem gerektiğine ikna etmiş, yeniden yola koyulmak için cesaretlendirmişti. Fikirlerini ve deneyimlerini, hiç sakınmadan büyük bir şeffaflıkla kendisini dinlemeye gelenlerle paylaşmış, ona soru soran herkesi, kim ve ne olduklarını yargılama ihtiyacı duymadan adam yerine koyarak elinden geldiği en iyi şekilde cevaplamaya çalışmıştı ki bu ancak özümsenmiş bir bilgeliğin alameti olabilirdi. Ardından gittim Fırıncıoğlu’nun John Cage hakkında yazdığı kitabı aldım ve özellikle giriş bölümünü, hem biraz yaşadığı New York hayatına ve edindiği dostluklara, deneyimlere gıpta ederek, hem de söylediklerinin ardındaki bilgeliği bir kez daha fark ederek merakla okudum. Bilgeliği konusunda yanılmadığımı kendisi ile çalışma şansı yakaladığım, Kasım ve Aralık (2017) ayında Dünyada Bir Köşe X bomontiada ALT + Misafir Sanatçı programı kapsamında sahnelenen, ve gene Semih’in tasarlayıp yönettiği bir diğer mekana özel projesi İKİ sürecinde kesin olarak anladım. Bu süreçte, Semih’in sadece bilgi ve birikimi ile değil insanlara yaklaşımı ile de ne kadar özel bir insan olduğunu birinci elden deneyimledim. Girdiği her ortamda, sanat olsun olmasın, insanların komplekslerinden sıyrılarak gerçek bir diyalog kurabilmelerini sağlayan, egolarından sıyrılıp birbirlerine dürüstçe yaklaşabilmelerini mümkün kılan çok özel bir insan Fırıncıoğlu. Kendisi de böyle bir karakter olduğundan olsa gerek. Maalesef ilk başta duyulan hayranlıkların sonradan hüsranla sonlanmadığı  senaryolar mesleki ve özel hayatımda çok azaldı, bu yüzden de pek değerliler. Bu sefer de ben kendime Semih’in bilgeliğinden başkalarının da yararlanmasını misyon edindiğimden işte Semih Fırıncıoğlu ile gerçekleştirdiğimiz keyifli röportaj...

 

Gösteri sanatları ile ilgilenenler için temel kavramları basit bir biçimde ve anlaşılır bir dille anlattığın, bu alanda başvurulan asal kaynaklardan biri haline gelmiş olan web sitende belirttiğin gibi sen bir şey “olmak” yerine bir şey “yapmak”la ilgilenen birisin. Bize biraz geçmişte yaptıklarından ve bugün yapmakta olduklarından söz edebilir misin?

 

Yapabildiklerim, izlenmelik oyun kurgulamak ve yönetmek, müzik yazmak, çeviri yapmak, denemeler yazmak, gösteri sanatları ve iletişim üzerine düşünmek, yazmak ve konuşmak. Kendimi bildim bileli birinden ötekine atlayarak ya da birkaçı bir arada bunları yapıyorum. Eskiden bu işlerden geçinirdim, uzun zamandır paramı ilgisiz bir yoldan kazanıyorum.

 

New York’ta oturuyorum ama becerilerimi yaklaşık beş yıldır Türkiye’de sanatlarla ilgilenen genç kuşaklara yöneltmiş bulunuyorum. Listelememi istersen, bu sürede John Cage üzerine Türkçe bir kitap yazdım, bir yıldan uzun sürdü. İstanbul’da iki gösteri sahneledim, sözünü ettiğin web sitesini epeyce bir uğraşarak hazırladım, İstanbul’a her gidişimde bir yerlerde konuşuyor oluyorum.  

 

İki, Fotoğraf: Murat Dürüm 

 

Aslında İstanbul’da sahnelediğin işler ve web sitendeki yazıların kadar yaptığın konuşmalarla da dikkat çeken ve takip edilen bir isim oldun. Konuşmalarında ne gibi konuları ele alıyor ve buradaki gençlerde nasıl bir dönüşümü tetiklemeyi hedefliyorsun?  

 

Öncelikle, sanat etkinliğinin gereksiz bir uğraş, bir oyun olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Hayatın geri kalanından farkı bu. Yapılmasa yokluğunun hissedilmeyeceği, hayatın akışını değiştirmeyecek etkinlikler. Sanatı özellikle bu gereksizliği nedeniyle yapmak gerek ve gereksizliğini korumak gerek diyorum. Hayatın geri kalanındaki kurumlaşmaları, örgütlenmeleri, ilişki modellerini uyarlamak, sanatı özgür oyun alanı olmaktan çıkartıyor diyorum.

 

İkincisi, sanat adını verdiğimiz etkinliklerin bir diğer ortak yanı birileriyle paylaşmak üzere yapılmalarıdır diyorum. Bir iletişim alanı. İşinizi kimin, neyi, nasıl algılayacağını ve nasıl algılamalarını istediğinizi düşünerek yapmak zorundasınız. Sanatlarda her akla esenin yapılmasını dizginleyen, işi biçimlendiren ölçüt bu.

 

Türkiye özelinde de şunları söylüyorum: Bu işlerin kolektif bir oyun olduğunu görmelerini ve hayatın geri kalanındaki çekişmeleri, rekabetleri, güvensizlikleri bu alana taşımamalarını öğütlüyorum. Bu etkinliklere bir nefeslenme, durup kafayı toplama, birlikte rahatlama alanı olarak bakın diyorum. Bunlar ne sonuç vereceğinden endişe ettiğimiz değil, ne sonuç vereceğini merak ettiğimiz etkinlikler olmalı.

 

Bir de Türkiye’de sanatın hissiyatla çok bağlantılandığını, bunun düşünce birikimsizliğinden ve kolaya kaçmacılıktan kaynaklandığını, artık kalp, ruh, bağır falan yerine biraz da kafaya yönelmeleri gerektiğini söylüyorum. Düşünürken de perspektiflerini geniş tutmalarını, yerele sıkışıp kalmamalarını öğütlüyorum.

 

Sanatsal etkinlik olarak tanımladığın oyun alanında özgür kalabilmeyi sen kendi adına nasıl güvenceye alıyorsun? İzleyici ile iletişim kurmak ve yaptığın işin nasıl bir sonuç vereceğini merak etmek dışında her hangi bir beklentin olmuyor mu?

 

Yüzde yüz garantili özgürlük diye bir şey yok tabii ama geçimimi bu işlerden sağlamamaya karar verdiğimde kuş gibi hafiflemiştim, hiç de pişman değilim. Neredeyse on beş yılım bir elinle bağış, ödenek aranırken diğeriyle istediğin tiyatroyu yapmaya uğraşmakla geçti. Çok bunalmıştım. İşin içindeyken insan başka türlüsü olamaz diye düşünüyor, hiç doğru değil. Eğer sanatsal bir şeyler yapmak ihtiyacını duyuyorsan öyle değil böyle, böyle değil şöyle, bir şekilde yapıyorsun.

 

Aklıma gelen fikirlerin uygulamaya geçtiğinde ne sonuç vereceğini meraktan öte bir beklentim gerçekten yok. Ne olabilir ki? Belki birileri gel bizim mekanda da bir şey yap desin, o yoldan gençlerle biraz daha oynama, bilip öğrendiklerimi biraz daha aktarma fırsatı çıksın isterim. Ama olmazsa da bir kenarda video yaparım, yazı yazarım, müzik kaydederim, internete koyarım. Hiç boş duramıyorum ben.

 

Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası, Fotoğraf: Murat Dürüm 

 

Sanırım çok uzun bir aradan sonra ilk defa 2015 yılında Salt Galata’da Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası’nı sahneledin. 2015 yılından önce en son ne zaman İstanbul’da bir işin sahnelenmişti? Buradaki gençlerle çalışarak bir iş sahneleme kararına nasıl vardın? Seni tetikleyen şey neydi?

 

1990’da İstanbul Devlet Tiyatroları’nda Danton’un Ölümü’nü yönetmiştim. Birkaç yıl sonra Çiğdem Selışık’la Kendine Ait Bir Oda’yı yaptık Tiyatro Kare için. Ondan sonra İstanbul’a gelişlerimde bazen Mimar Sinan’daki dans öğrencilerine seminerler veriyordum, o kadar.

 

2015’te Salt Galata’da bir iş yapmamı o sırada oranın yöneticisi olan arkadaşım Vasıf Kortun önerdi, benim aklımda olan bir şey değildi. Binada ilginç bir salon gördüm, burayı verirseniz olur dedim, verdiler. Kafamda uzun zamandır dolaşan bir kolaj gösteri fikri vardı, onu yaptım. Oyuncu seçimine de Mimar Sinan’da tanıdığım dansçılardan başladım. Altı oyuncunun beşi o okuldandı.

 

Salt’taki iş sırasında yeni olduğunu düşündüğüm bir genç kesimin varlığını fark ettim. Sanatlarla çok ilgilenen, meraklı, dinamik, becerikli ve düzgün insanlardan oluşan bir kesim. Birkaç yıldır yazdığım, konuştuğum her yerde bu çocuklara övgüler yağdırıyorum, şimdi burada da tekrarlamayayım. Bu gençlere bir katkım olabilmesine çok uğraşıyorum, onlarla çalışabildiğim, iletişebildiğim için de kendimi şanslı sayıyorum. Yalnızca oyunculardan değil, etkinliğin çevresinde dolaşan, gelip izleyen düzinelerce genç insandan söz ediyorum.

 

Bir konuşmanda bahsettiklerinden, hem tanışıklığının olduğu hem de hakkında John Cage: Seçme Yazılar (bkz) adlı kitabı yayımladığın John Cage’den bahsederken, onun da etrafındaki insanlarla kendi deneyimlerini sakınmadan paylaşan ve böylece etrafındaki gençlere katkısı olan biri olduğu izlenimini edinmiştim. Bu anlamda onun seni etkilemiş olabileceğini düşünüyor musun?  Ve hatta Cage’in parçası olduğu New York hayatını bizzat deneyimlemiş biri olarak Cage’in ve o dönem New York’unun senin sanata ve hayata yaklaşımın üzerindeki etkilerinden kısacık da olsa söz edebilir misin?

 

Hayatımda beni John Cage kadar düşündüren başka bir insan olmadı. Zaten yaptığı, söylediği her şeyde farkındalık yaratmayı ve düşündürmeyi iş edinmiş birinden söz ediyoruz. Bunun yanısıra, çevresine, özellikle sanat yapmaya çalışan gençlere karşı kendini sorumlu hisseden biriydi. Benim vize işlerimi bile kendine dert edinecek kadar. Çok insana yardım etti öyle.

 

Söz konusu kitabı Cage’e boynumun borcu olarak yazdığımı söyleyebilirim. Kitabın adında “seçme yazılar” demesi biraz yanıltıcı oldu, üçte birini benim bayağı uğraşarak Cage’i tane tane anlatmaya çalıştığım bir önsöz oluşturuyor.

 

1950’lerde, 60’larda yola koyulmuş, benim 80’lerde New York’ta tanıdığım o avangart kuşağın işleri cüretkardır, çılgıncadır ama bunlar genelde ilke ve etiğe önem veren, disiplinli insanlardı. Örneğin, bir sanatçı bir iş yapmış, sana gel şuna bak diyorsa gideceksin. Bir ilke buydu. Sana bir şey söylüyorsa ciddiye alacaksın, dinleyeceksin. Fikrini soruyorsa dosdoğru söyleyeceksin. Yardım istiyorsa edebildiğin kadar edeceksin. Onlardan öğrendiğim yolda devam ediyor olabilirim. En azından, yararlı olmaya çalışmanın kötü bir tarafı yok.

 

New York’ta, özellikle alternatif sanat çevrelerinde adına belki katılım içgüdüsü diyebileceğim bir yaklaşım var. Söz gelişi, adam bakıyor, olmayacak bir yerde bir galeri açılmış, o bölgede oturan insanların resimleri sergileniyor. Ne hoş deyip bakıp çıkmıyor, buraya bir katkım olabilir mi diye kafayı çalıştırmaya başlıyor, tanıdığı falanca ressam burada çocuklara kurs verir mi acaba geliyor aklına mesela. İnsanlar sürekli birilerini birileriyle tanıştırıyor oluyorlar. Nedenlerini bilemiyorum ama New York’ta olan, İstanbul’da görmediğim bir davranış bu. Hayırseverlikten söz etmiyorum, o çevrenin bir parçası olduğunu, katılım sorumluluğun olduğunu düşünmek gibi bir şey.

 

İki, Fotoğraf: Murat Dürüm 

 

2015 yılında Salt Galata’da yer alan Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası’nda neleri merak ediyordun ve denedin, nasıl sonuçlar aldın? Bu soruyu cevaplamadan önce bir de  “deneysel” sanat/tiyatro tanımını paylaşmanı rica ediyorum.

 

“Deneysel” terimini John Cage atıyor ortaya. Aklında olan şu: Birileri bir fikirden yola çıkıp ne sonuç vereceğinden emin olmadıkları bir şey kurguluyorlar, kendileri de izlemeye gelenler kadar nereye varacağını merak ediyorlar ve iş hep birlikte gözlemleniyor. Kolektif bir laboratuvar ya da oyun ortamı yani. İzleyici pasif tüketici rolünden çıkmış, olayda aktif bir taraf olmuş oluyor.

 

Bu kavram sanırım tam anlaşılamadığı için farklı yerlere gitti. Bir sorun, “deneysel” kelimesinden kaynaklandı bence; bu pek ciddiye alınacak bir iş değil, yalnızca bir deneme izlenimi yerleşti. İşi yapanların birçoğu da bu izlenimin arkasına sığındı, deneyselliği ucuz, basit, çocukça işlere gerekçe gibi kullandılar.

 

İkinci bir sorun, izlemeye, dinlemeye gelen insanlara yaklaşımın ve olayı tetikleyen fikrin ne olduğunu baştan bir şekilde iletmek gerektiği anlaşılmadı. Madem hep birlikte ne olacağını gözlemleyeceğiz, o zaman adam bunu yapacağımızı baştan bilsin, değil mi? Yoksa, standart formattaki sunumda izleyicinin beklentileri de haliyle standart oluyor ve istediğin iletişimi kuramıyorsun.

 

Ben yeni, farklı olmayan bir sanat etkinliği yapmaktansa hiç yapmam daha iyi diye düşünen biriyim. Bu derdimi ve izlenecek işte ne yapmaya çalıştığımı izleyiciye iletebilmeye çok özen gösteriyorum. Standart salonlarda iş yapmamamın bir nedeni de bu: izleyici kapıdan girdiğinde ortada farklı bir niyet olduğunu görebiliyor. Oyundan önce de, sonra da gelenlerle konuşmaya, sözü olan herkesi dinlemeye çalışıyorum.

 

Uçuruma Doğru Lezzet Lokantası’nı çok şık ve görkemli Salt Galata binasının yine şık ama bayağı tuhaf bir salonu için hazırlamıştım. Giriş koridoru tarafındaki duvarında yan yana dört kapı, iki büyük pencere olan boş bir salon. Tiyatronun en temel ögesiyle, görünmek-gizlenmek oyununu oynamak için mükemmel bir mekandı. “Deneysel” etiketli işlerin yıkık dökük salonlarda yapılan derme çatma işler olmasına alışmış izleyici kendini Salt binasında, özenle örülmüş ama bayağı alışılmadık bir kurguyu izlerken buldu.

 

Onun yanı sıra, o oyunda kaç zamandır nasıl olacağını merak ettiğim kolaj kurgusunu denedim. Çağdaş resimdeki kolajda birbirinden son derece ilgisiz parçalar öyle bir yan yana getiriliyor ki, toplamı bir tablo, bir bütün oluşturabiliyor. Aynı yaklaşımla, birbiriyle bağlantısı olmayan episodları, hareketleri art arda dizsem izlenilir bir kurgu yaratabilir miyim dedim. Bir bakıma, kompozisyon becerimi sınamak istedim diyebilirim. Fikir bazılarının aklına yatmadı ama herkes pür dikkat izledi, onu gördüm. Yani, becerdiğimi düşünüyorum ve o kolaj fikriyle işim bitti, 2017 sonunda Bomonti Alt’ta hazırladığım İKİ’de tersi yöne gittim.

 

İKİ’de tersi yöne gittim derken ne demek istediğini açıklar mısın?

 

İki işte birbirinden oldukça farklı zamansal kompozisyonlar denediğimi söylüyorum. Zamansal kompozisyondan, gösteri sanatlarında ve müzikte olduğu gibi, bir zaman çizgisinde ilerleyen ve algılanmasıyla sunumu aynı zamanda yer alan işlerin kurgusunu kastediyorum. Zamansal kompozisyonu oluştururken izleyicinin neyi, ne sürede, nasıl algıladığını dikkate alıyor olman gerekiyor.

 

Şimdi fırsattan yararlanıp burada çok önemli saydığım bir noktayı belirteyim: Zamansal kompozisyon resim, heykel, enstalasyondaki gibi statik kompozisyondan çok farklı. Bir resim tek bir fikir üzerine kurulmuş olabilir, resme bakan istediği kadar bakar gider. Ama gösteri sanatlarında izleyiciyi bir süreliğine bir yere kapatıyorsun, otur izle diyorsun. İnsan beyni senin orda onu fikirden fikire bir yolculuğa çıkarmanı, beklendik ve beklenmediklerle oynamanı istiyor, değişim istiyor. Beş dakikalığına izlemekle kırk dakikalığına izlemek arasında bir fark olmayan gösterilere New York’ta “tek fikir tiyatrosu” derdik, özellikle dansta çok yapılan bir yanlıştır. Okullarda kompozisyon derslerinde hareket ya da ses birimlerinin sıralamasında algıyı ölçüt almayı öğretmiyorlar her nedense.

 

Şimdi, soruna cevap vereyim. İKİ’de oyuncuların sürekli görünür olduğu bir mekanda amalgam, akışkan bir kurgu denedim. Eski bira fabrikasının mahzenlerinden biriydi bu. Zamanı kolaj gibi yan yana parçalarla oluşturmadım. Müzik terimiyle söylersem, Uçurum sonat formundaysa, İKİ’de füge yaklaşmaya çalıştım. Yani, birbirinden bağımsız gibi duran çizgilerin aynı anda yol alması, bazen beklenmedik bir biçimde birbirine bağlanması, sonra tekrar ayrılması gibi. Bağlantılarım bu kez epeyce metaforik oldu, o açıdan şiirsel kurguya doğru gittik sanıyorum ama kuru, akademik bir iş olmadı, akış bunda da dikkatle izlendi.

 

Lafı uzatıyorum: Örneğin, İKİ’de oyuncu eline bir kitap alıyor, izleyicinin önüne gelip kapağı açınca birden kitabın içinde çok güçlü bir ışık yanıp yüzünü aydınlatıyor. Şimdi bunu burada bırakırsam basit bir espri, bir “gag” olur kalır. Benim bunu üç boyutlulaştırmam, izlenmeye değer bir tarafa götürmem gerekiyor. Kitap demek, içinde yazı olan bir nesne demek. O zaman içini oyup ışık yerleştirdiğim kitaba üstünde yazı olan şeffaf bir sayfa koyuyorum ve oyuncu o yazıyı sesli okuyor. Aydınlanma, aydınlık, aydın kelimelerini evirip çeviren, alaycı bir metin. Bu, kitaptaki ışığı gerekçelendirmiş, düşünsel bir yöne götürmüş oluyor. Oyunda daha önce birkaç kez “güneşin altında” sözü duyulmuş, bu metinde de “Aydınlanma çağında elektrik henüz keşfedilmemişti, insanlar güneşin altında kitap okuyarak aydınlandılar” sözü duyulunca birçok katman birden hizalanıveriyor, izleyici rahatlar gibi oluyor, bana da tekrar uçuşa geçmek için yeni bir fırsat çıkıyor. Füg böyle çalışıyor.

 

Bu yaklaşım nasıl bir sürecin sonucunda ortaya çıktı?

 

Müzik ve şiire özgü sayılan kompozisyon anlayışını gösteriye uygulama fikri eskiden beri aklımdadır. İnsanlar şiir okumaya oturduklarında belirsizliğe açık oluyorlar, kelimelerin birbiriyle dolaylı, kaygan, düşündürücü biçimlerde bağlanmasını bekliyor ve istiyorlar. Ama tiyatroda kavramsal belirsizliklere tahammül yok, başı sonu belli bir öykü anlatılsın istiyorlar. Şiirde mısra, tiyatroda cümle bekliyorlar. Biçim koşullanması.

 

New York’ta 80’lerde çalıştığım grup Time and Space Limited’da bu koşullanmayla didişen işler yaptık. 1989’da North Carolina’da T.S. Eliot’ın Prufrock şiirinden bir gösteri hazırlamıştım, tek oyuncu ve yirmi parça orkestra için, Çiğdem Selışık oynamıştı. Yani fikir hep vardı kafamda ama bu kadar radikaline yeltenmemiştim. Eskiden yaptıklarım hep bir metnin üstüne binip gidiyordu, şiir de olsa. Burada onu yapmadım. İKİ’nin metni Kutsal Kitap’ın son derece şiirsel, Vaiz (Ecclesiastes) bölümünden alıntılar ve benim onlardan yola çıkarak yazdıklarım ve başka alıntılardan oluşuyor. Bu metinleri bedenlerle, hareketlerle, nesnelerle, ışıklarla eş düzeyde tuttum, akışın belkemiği olarak kullanmadım. Şiirsellik bütün birimlerin birbiriyle metaforik bağlantılarından oluşsun istedim.

 

Sen işlerinde ilham aldığın kaynakları açık açık izleyici ile paylaşıyorsun; biraz İKİ’deki ilham kaynaklarından bahsedebilir misin?

 

Evet, yaptığım işi etkilediğini düşündüğüm kişilerin adını program dergilerinde listeliyorum. Bunu hem hangi yoldan gittiğimi, hem de bu kişilere şükranımı belirtmek için yapıyorum.

 

İKİ’nin dergisinde bir kişinin adını yazmayı unutmuşum, o da ressam Edward Hopper. Farkettiğimde canım sıkıldı. Hopper’ın gerçekliğe bakışı, gerçekliği sunuş biçimi, algıyı önemsemesi benim çok aklıma yatar. Bu oyunda daha önce kimsenin yapmadığına az çok emin olduğum bir şey akıl ettim, pille çalışan yeni LED ışık teknolojisini oyundaki aksesuarlara, panolara entegre ettim. Işıkların açılarına, gölgelere, beş kadının yüzlerinin nasıl aydınlandığına, hatta tavırlarına baktığımda Hopper’ı görebiliyorum. Hopper Uçurum’da da vardı.

 

İKİ’de üstüne gittiğim katmanlı trafik fikri sanırım aklıma ilk kez John Cage’in Europera’sını izlediğimde geldi. Oyunlarımda çok sayıda nesne kullanmamın bir nedeni oyuncuların rol yapmasını önlemek. Bunu Tadeusz Kantor’dan öğrendim. Oyunlarımda bir oyuncu bir şey yaparken onun yaptığını izlemekte olan başka bir oyuncu olmasına dikkat ediyorum. Bu da Kantor’dan öğrendiğim bir teknik: hem illüzyonu önlüyor, hem de izleyicinin dikkatini yönlendiriyor. Üzerinde “yerçekimi” yazan kutuyu elinden bırakıyorsun, yere çarpınca büyük bir gürültü çıkarıyor. Bu, Buster Keaton kafası.

 

Bir de İKİ’ye eşlik eden Açık Provalar oldu. Nasıl bir süreçti bu?

 

Duyurulu açık prova fikri eğitsel amaçlıydı, birileri gelir, onlara niyetimizi, becerebildiklerimizi, beceremediklerimizi anlatırız, yaptığımızı gösteririz, işin biçimlenişini baştan sona izleme fırsatı vermiş oluruz demiştik. Hiç ummadığım bir şey oldu, dört açık provaya yaklaşık yüz elli kişi geldi ama birkaç kez gelen çok az oldu. Sordum niye geliyorsunuz diye, bu bir oyun izlemekten çok daha doyurucu ve ilginç dediler. Bizleri tanımak, perde arkasını görmek, iş konusunda düşünmek, fikirlerini paylaşmak çok cazip geldi bu insanlara. Demek ki böyle bir açlık var, doldurulması gereken bir boşluk var sonucuna vardım.

 

Son bir soru daha sormak istiyorum; şimdi sırada denemek istediğin neler var?  


Söz ve söze eşlik eden beden hareketleri bağlantısına kafa patlatıyorum son zamanlarda. Bir de sözsel sesle sözsel olmayan ses ilişkisini çok düşünüyorum. Bir sonraki iş her ne olacaksa o civarlarda bir iş olacak herhalde. İKİ’yi elden geçirip yeniden sahnelemeyi çok isterim ama biliyorsun Bomonti Alt’taki mekanı aldılar, Ara Güler müzesi yapacaklarmış oraları. O oyuna uyacak yeni bir yer bakıyoruz.

 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon