Dolapdere’den Eldorado’ya: Küçük bir mahallenin öyküsü

27.05.2019

Çalışmalarını Brüksel’de sürdüren Ali Cabbar’ın son kişisel sergisi Başak Şenova’nın küratörlüğünde Split Fine Art Museum’da açıldı. 2000’lerden itibaren işlerini takip ettiği Cabbar ile tanışıklığı olmayan Necmi Sönmez, Mart ayında sanatçı ile Brüksel’de karşılaştıve birkaç atölye ziyaretinin ardından bu kentte yürüyüşler yapmaya başladılar. Sönmez, bu uzun yürüyüşlerde konuşulanları Art Unlimited için kaleme aldı.

 

1690 kelime

 

Necmi Sönmez & Ali Cabbar

 

Galerija Umjetnina, Split Fine Arts Museum’da açılan son kişisel serginin ismi ELDORADO: A Wor{l}d Game. Sergi Dolapdere’deki değişim sürecinden yola çıkarak İstanbul’un maruz kaldığı mutenalaştırma (gentrification) sürecini ironik göndermeler yapıyor. Bu konudaki gözlemlerin nasıl başladı?

Çocukluğum çok özgün bir dokusu olan Yeldeğirmeni’nde geçti. Arkada bahçeleri olan iki katlı taş Rum evleri ile yine aynı yükseklikte ahşap evlerin doldurduğu sokaklarda koşuşturdum, büyüdüm. Sonra “müteahhitler” dönemi geldi. Eski evler yıkıldı, yerlerine 5-6 katlı, cepheleri mozaikle kaplı binalar yapıldı. Bu süreç tüm İstanbul’da yaşandı. Kırsal bölgelerden göçün artmasına paralel olarak binalar yükseldi, şehir enlemesine genişledi, gecekondu semtleri kuruldu. 2000’li yıllara gelindiğinde İstanbul’un nüfusu 10 milyona ulaşmıştı. Genişleyecek yer kalmadığı için “dikine büyüme” dönemi başladı, Maslak’ta iş kuleleri, çevre yolları üzerinde TOKİ siteleri yapıldı. Kentin silueti tamamıyla değişti.

 

30 yıldır yurtdışında yaşıyorum. İstanbul’a her gidişimde değişiklikleri gözlemeye ve fotoğraflamaya başladım. Özellikle her gün şehir hatları vapurlarına bindiğim için gözümden pek bir şey kaçmıyor. Mecidiyeköy ile Maslak arasındaki tepede kulelerden bir sıradağ kütlesi oluştu. Kadıköy sırtları da bu eğilimden nasibini aldı. Sıra merkeze yakın semtlerin mutenalaştırılmasına geldi.

 

Bu gözlemlerinin tuval dışında farklı tekniklerle deneylere girmen için bir tür itici güç olduğunu söyleyebilir miyiz? Ben ağırlıklı olarak tuval çalışmalarını, baskılarını, üç boyutlu işlerini biliyordum. Yeni sergini içinde heykel, tipografi, fotoğraf gibi farklı teknikleri birleştiren bir yerleştirme projesi olarak tanımlamak mümkün mü?

Çok doğru. ELDORADO: A Wor{l}d Game yerleştirmesinde senin de gözlemlediğin gibi kendi açımdan farklı teknikler kullandım. İlk kez fotoğraf sergiliyorum örneğin... Ama fotoğrafın üzerine altın varakla müdahale ettiğim için başka bir şeye dönüştü. Her proje kendi malzemesini istiyor. Ayrıca üretim sürecinde yeni malzemelerle tanışmayı, onları keşfetmeyi ve kullanmayı heyecan verici buluyorum. Bu proje kapsamında, sergi alanına ve bütçeye bağlı olarak sırasını bekleyen yeni işler de var. Eğer başka mekânlarda da sergileme fırsatı bulursam belki onları da eklerim.

 

ELDORADO: A Wor{l}d Game, Ali Cabbar, 2016, Altın varakla kaplanmış tabak ve alçı döküm harflerden oluşan üç boyutlu yerleştirme,

Yerleştirme alanı yaklaşık 150 x 50 cm, Fotoğraf: Robert Mati Ć, Galerija Umjetnina Split'in izniyle

 

Bu çalışmalarını Brüksel’deki atölyende gördüğümde altın varak gibi eski bir tekniği de kullanman beni şaşırtmıştı doğrusu. Varak ilginç bir malzeme çünkü hem seçkinleştiren, değerli kılan bir özelliğe sahip, hem de belli açılardan bakıldığında ayna gibi yansıtıcı bir karaktere sahip. Bence bu noktadan yola çıkarak hem senin için önemli olan sanat-zanaat ilişkisini, hem de bunun eleştirel bir söylem olarak sloganlaşmadan güncel politik, ekonomik gelişmelere gönderme yapan karakterini konuşabiliriz diye düşünüyorum.

Altın varak sihirli bir malzeme. Yaprakları havada uçuşuyor, çok nazlı ama üzerine konduğu zemini tamamıyla değiştiriyor. İlk kez 2016’da, bu projeye başladığımda kullanmaya başladım. Eldorado, Ortaçağ’da Güney Amerika’yı talan etmeye giden İspanyol fatihlerin aradığı efsanevi kente verdikleri ad. Tüm kıtayı sömürgeleştirmeye böyle başlıyorlar. Dolapdere’den Eldorado kelimesini türetmem bu çalışmanın tetikleyicisi oldu. Dolayısıyla bu projede neden altın varak kullandığım anlaşılabilir. Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, eğer bütçem elverseydi gerçek altın kullanmak isterdim.

 

Varak genelde resim çerçevelerini, mobilyaları ve bina yüzeylerindeki kabartmaları kaplamak için kullanılıyor. Genelde, günümüz değerleriyle kitsch diyebileceğimiz bir sonuç ortaya çıkıyor. Ama hassas bir zanaat. Ben daha çok düz yüzeylerde kullanmayı seviyorum. Malzemeyi resimselleştiriyorum. Bunun kendine özgü teknik sorunlarını çözmeye çalışırken müthiş keyif alıyorum. Kara mizah kullanarak politik göndermeler yapan işler üretiyorum. Varak, malzeme olarak bu anlatıma iyi gittiği için Eldorado dışında bir-iki seride daha kullandım.

 

Serginin bence en önemli özelliklerinden biri de, çağdaş sanatın mutenalaştırma süreçlerinde üstlendiği belirleyici role gönderme yapması. Amerika, Avrupa ve Asya’daki örneklerden biliyoruz ki, çağdaş sanat koleksiyoncularının, sanatçılarının, galericilerin önemli bir bölümü açık ya da örtük bir şekilde emlak vurgunculuğuyla ilgileniyorlar. Beyoğlu, Karaköy gibi semtlerde birçok sanatçımızın sahip olduğu apartmanlar var. Yatırım, gelir oluşturma perspektiflerinden bakıldığında ELDORADO projesi sanki sanatın yitirilen masumiyete adanmış bir elegie’yi andırıyor. Çünkü burada ikon geleneğine de gönderme yaptığını duyumsuyorum.

Altın varak–ikon ilişkisi doğru bir tespit. 2012’de yaptığım Kırmızı Koridor sergisinde ise varak kullanmadan ikonlar yapmıştım. Mutenalaştırma konusuna geri dönersek şunu söyleyebiliriz: Dünyanın tüm büyük şehirlerinde aynı oyun sahneleniyor, değişen sadece dekor. Önce sanatçılar daha ucuza atölye ve yaşam alanı buldukları semtlere taşınıyor. Bunu galeriler ya da sanat kurumları takip ediyor, ardından kafeler, butikler filan derken restore edilen sanayi tipi binalar açık alanlı apartmanlar (loft) olarak orta sınıfın işinde başarılı genç, yeni evli kesimine satılıyor.

 

Bu insanlar sanatçıların yarattığı havayı solumak istiyor ya da bütçeleri o aşamada ancak kentin bu mahallesine yetiyor olabilir. Fakat, orada yıllarca yoksulluk içinde yaşamış mahalle halkı çoğu zaman gözardı ediliyor. Bazen çelişkiler çatışmaya yol açıyor, bazen “yeni gelenler” eski mahalle dokusuna kendilerini uydurabiliyor. Mutenalaştırma birçok bilim insanı tarafından incelenmiş, hakkında tezler, kitaplar yazılmış bir konu. Üzerine saatlerce konuşabiliriz.

 

Ben Dolapdere’de başlayan değişimden yola çıkarak, genel olarak sanatın mutenalaşma sürecindeki -bilinçli ya da bilinçsiz- etkisine ışık tutmaya çalıştım. Gerçek suçlunun emlak piyasası, inşaat sektörü, yani genel olarak sermaye olduğunu bilmeme rağmen çuvaldızı kendime ve sanat dünyasına batırdım, bu süreçte bazen farkında olmadan nasıl kullanıldığımıza dikkat çektim. Hatta projenin bir parçası olan Artwashing (Gentrification Guide for Dummies)’de kendimi bu sürecin “kötü adam”larından biri olarak izleyiciye ihbar ettim. Bu arada, serginin en çok ilgi çeken kısmı bu parça oldu. İzleyiciler gördükleri ve okudukları üzerine tartıştılar. Bazen çok iyi bildiğimiz bir konuya bile değişik açıdan bakmak ufuk açıcı olabiliyor.

 

DO.RE.DO.LA/LA.DO.RE.DO (MU$ICAL), Ali Cabbar, 2016,

Üzerine altın varakla müdahale edilmiş ve oluklu kartona sıvanmış 12 adet 40 x 30 cm boyutunda siyah beyaz fotoğraflardan oluşan bir seri,

Yerleştirme alanı yaklaşık 150 x 50 cm, Fotoğraf: Robert Mati Ć, Galerija Umjetnina Split'in izniyle

 

Artwashing (Gentrification Guide for Dummies) projesinin başlangıç ve gelişme süreçleri nasıl oldu? Bunun Başak Şenova küratörlüğünde bir sergiye dönüşmesi hakkında da bilgi almak mümkün mü?

Eldorado içinde yer alan çalışmalardan ikisi 2016’da yapıldı. Eskizleri tamamlayıp bir kenara koymuş, sergilemek için fırsat bekliyordum. Split Müzesi’nden davet gelince Başak Şenova bu projeyi sergilemeyi önerdi. İlk önce kafama pek yatmadı. İstanbul’un bir semtinde yaşanan mutenalaşma Hırvatistan’ı neden ilgilendirsin diye düşündüm. Bu arada konuyla ilgili araştırma yapmaya başladım. Onlarca yazı okudum. Sorunun global olduğunun farkına vardım. Dünyadaki her mutenalaştırma örneği, küçük bir mahallenin değişime uğrama öyküsü aslında. Bu araştırmanın sonucu olarak, Artwashing (Gentrification Guide for Dummies) ortaya çıkmaya başladı. Daha önce yapmadığım türden bir çalışma olduğu için heyecan duydum. Basit bir anlatımla bu sürecin nasıl yaşandığını açıkladım, fotoğraflarla dünyadan ve Türkiye’den örnekler verdim. Amerikalıların karmaşık konuları basitçe anlatan Dummies kitap serilerinden esinle isimlendirdim. Sayfaları, senin de atölyede gördüğün gibi, oluklu kartonlara sıvadım ve çerçevesiz olarak sergiledim. Diğer iki eserin daha iyi anlaşılmasına hizmet etti.

 

İçeriği açısından gerilimli konulara kara mizahı perspektifinden yakınlaşarak farklı bir perspektif geliştirdiğin duyumsanıyor. Biraz da geliştirdiğin farklı tekniklerin eş zamanlılığından konuşmak istiyorum. Gözlemlediğim kadarıyla tipografi, üç boyutlu nesne, fotoğraf, diyagram başta olmak üzere resim pratiğini geliştiren teknikler de kullanarak bir tür dijital üretim tekniklerini eş zamanlı olarak değerlendiriyorsun. Ama ilginç bir şekilde elle yapılmış, kotarılmış olan da kendi aurasını koruyor.

Çok iyi bir gözlem. Kendimi sanatçı olarak tanıttığım bazı ortamlarda ne tür işler yaptığım soruluyor. Yanıt verirken zorlanıyorum, çünkü işlerim hem anlatım biçimi olarak hem teknik açıdan sürekli değişiyor. Yeni malzemeleri denemeyi seviyorum. Örneğin son on yıldır tabelacıların dükkan vitrinlerinde kullandığı folyoyu kağıt üzerinde kullanıyorum. Şimdiye kadar bu malzemeyi bu şekilde kullanan başka bir sanatçı görmedim. Benim anlatım tarzıma çok uyuyor. Hem temiz çizgiler, hem güçlü lekeler elde ediyorum. Net, grafik ve özgün baskı tadında işler ortaya çıkıyor. Dijital baskıyı tuvale ilk uygulayanlardan biriyim. Ama dijital baskıyı, tekniğin kapasitesinin çok altında, ince sürülmüş bir akrilik tadında kullanıyorum.

 

Yaptığım işleri görenler, yalın anlatım biçimi ve konusundan dolayı işin teknik yanını pek önemsemiyorlar. Bu konuya dikkat çektiğin için teşekkür ederim. Malzemeyle mücadele, her sanatçı için yaratma sürecinin en önemli parçası. Bunun farkına varan biriyle konuştuğumda çok keyif alıyorum. 2016’da yaptığım siyasi parti afişleri serisi, Kaneviçe Demokrasi’de toz pastel kullandığımı çok az izleyici fark etti. Çoğunluk afişlerde yazılan sloganların cazibesine kapıldı.

 

Final Countdown, Ali Cabbar, 2016,

Üzerine dolmakalem ve kuruboya ile müdahale edilmiş ve düz kartona sıvanmış 40 adet, 22 x 14 cm boyutunda siyah beyaz fotoğraftan oluşan seri,

Yerleştirme alanı yaklaşık 150 x 50 cm, Fotoğraf: Robert Mati Ć, Galerija Umjetnina Split'in izniyle

 

Dijital üretim teknikleriyle yakından ilgileniyor olman bir şekilde öğrenciliğinden itibaren baskı resimle çalışmanın getirdiği birikimler olabilir mi? Brüksel’deki atölye ziyaretim sırasında hem İstanbul’da, hem Avustralya’da yapmış olduğun gravürleri görmek son derece ilginçti. Biraz biyografik bir soru olacak ama grafik tasarım çalışmaları da yaptığın için dijitalizasyon tecrübelerinin farklı kaynaklardan beslendiğini düşünüyorum.

Önceki soruna yanıt verirken baskı resmin benim üzerimdeki etkisine girmek üzereydim. Hiç bir zaman ustası olamadım ama baskı resim, yaptığım her işte kendini gösteriyor. Neden? Çünkü baskı resim kendi başına çok büyük bir macera. Onlarca teknik ve malzeme var. Çinko plakaya yapılan gravür, bakır plakaya yapılandan daha farklı bir etki veriyor. İyi bir siyah elde etmek için mezzotint tekniğini kullanmak gerekiyor. Aquatint, plakanın yüzeyini reçine tozuyla kaplayıp eriterek yapılıyor. Litografide suluboya tadında resimler yapabildiğin gibi afiş de yapabilirsin. Tahta ve linol baskı ayrı bir dünya. Ya baskı kağıtlarının güzelliğine ne demeli! Çeşitli ağırlık ve dokularda, bazıları el yapımı gravür kağıtlarına dokunmak bile çok güzel bir duygu.

 

Melbourne Print Workshop’ta bir yıl, Brüksel’deki RhoK Akademi’de üç yıl baskı resim atölyesini kullandım. Büyük emek ve disiplin isteyen bir sanat dalı ama aynı zamanda bir oyun gibi. O nedenle yaptığım işlerde baskı resim etkisi hissediliyor olabilir. Dijital baskı ve çinko kalıbı birlikte kullandığım gravürler yaptım. Kısacası, patates baskı dahil tüm baskı türlerini seviyorum. Şimdi lazer kesim ve oyma tekniğini merak ediyor ve uygulamak istiyorum. Kendimi hiçbir zaman tuval sanatçısı ya da ressam (painter) olarak görmedim.

 

Çalışmalarını besleyen en önemli atar damarlardan biri de, bireysel-kitlesel-toplumsal değişim süreçleri arasındaki köklü ilişkiler. Biyografine bakıldığında hayatının yarısından fazlasını bilinçli olarak seçilmiş göçmenlik olgusuyla farklı dillerin konuşulduğu ülkelerde geçtiğini görüyoruz. Ama bir şekilde Türkiye ve oradaki değişim süreçleriyle de ilgini hiç koparmadığın ortada. Yıllar önce Güzin Dino Paris’te yaptığımız bir konuşmada Türkiye’den kopamama için “sırça gurbet” tanımlaması yapmıştı. Çift kültürlü yaşam, üretim hakkında ne düşünüyorsun?

Türkiye hiçbir zaman gerçek bir demokrasi olamadığı için aydınlarını sürgüne ve göçmenliğe zorladı. Nazım Hikmet, Abidin Dino gibi onlarca sanatçı şu ya da bu politik nedenle ülkelerinden ayrılmak zorunda kaldılar, gurbette öldüler. Bugün birçok sanatçı arkadaşımız değişik Avrupa şehirlerinde gönüllü sürgün olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Göçmenlik bilinçli bir seçimi ifade ediyor. İş, okul veya evlilik nedeniyle kendi seçtiğin bir ülkede, belki ikinci sınıf bir vatandaş olarak yaşamaya karar veriyorsun. Ama sürgün, çoğu zaman bu seçimi yapma şansına sahip olamıyor. 2005’de, şimdi yıkılmış olan AKM’de yaptığım Sürgünsel Varoluş adlı sergimde kendi deneyimim ile hesaplaşmış ve aslında bu durumdan mutluluk duyduğumu vurgulamaya çalışmıştım. Edward Said’in çok güzel ifade ettiği gibi, “ne orada, ne burada” olabildim. “Her zaman bir misafir” olarak kaldım. Bu da bana dünyaya hep dışarıdan bakmayı, izlemeyi öğretti. Güzin Dino’nun bahsettiği “sırça gurbet” böyle bir şey olsa gerek.

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon