Çaresizliğe kapılmamak gerek

25.04.2019

İstanbul Modern'in Müzeler Konuşuyor projesi ekseninde Ocak ayında  İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde ağırladığı Centre Georges Pompidou direktörü Bernard Blistène, konuşmasının ardından verdiği röportajda Evrim Altuğ’a pek çok konudaki fikirlerini anlattı

 

Bernard Blistène, Fotoğraf: Elif Kahveci

 

İstanbul Modern’in, dünyada öncü rol üstlenen müzelerin yöneticilerini Türkiye’deki meslektaşları ve sanat izleyicileri ile buluşturmayı amaçlayan Müzeler Konuşuyor projesi, bu yıl Fransa’yı ağırlıyor. Kurum bu amaçla 16 Ocak akşamı İstanbul Fransız Kültür Merkezi’nde de 21. Yüzyılda Müzeyi Düşünmek başlıklı bir sunum yapan Bernard Blistène’yi misafir etti. Kurumun güncel müzecilik alanında bilgi paylaşım ağı ve iletişim platformu yaratan programı Müzeler Konuşuyor serisine, bugüne kadar Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık ve Almanya’dan müze ve sanat kurumu yöneticileri katılarak, izleyicilerle deneyimlerini paylaştı. 

 

Bernard Blistène, Birleşik Devletler’de pek çok serginin gerçekleştirilmesinde görev almasının ardından, 19 yıl önce Centre Pompidou’da sanat üretimi genel müfettişi ve 2008’de ise, kültürel gelişim bölümü direktörü olmuştu. Blistène, bu süreçte Un Nouveau Festival adıyla farklı güncel sanat alanlarını birbiriyle buluşturan bir etkinlik de tasarladı. Blistène halen, Centre Pompidou’da modern ve çağdaş sanat koleksiyonlarının geliştirilmesi ve restorasyonundan sorumlu olduğu görevine devam ediyor. Beş yıldır Centre Georges Pompidou’nun başında bulunan direktör Bernard Blistène, oldukça kalabalık bir izleyici kitlesinin ilgi gösterdiği sunumunda koleksiyonu oluşturan müze bölümlerinin parçalar halinde birbirleriyle nasıl ilişki ve iletişime geçtiğini özetledi. 

 

Belli ki, İstanbul’daki sunumunuzun belli bir maksadı vardı. Ve biz bunu dinlerken, bir yandan tabii ki İstanbul’u düşündük ve bunu düşündüğümüz esnada İstanbul’da en az üç yeni müze inşaat halinde. Diğer yandan, bu tür girişimlerin bir parçası olduğunuz için, İstanbul Modern’in de danışma kurulundasınız. Peki ama İstanbul’a bu kadar fazla müze inşaatı doğru mu? 

 

Hiçbir zaman fazla değil, hiçbir zaman yeterli değil. Üstelik bu kurumları uzun zamandır bekliyoruz; ki onların da sorumlularıyla iletişime geçebilmek için, yani düzenli bir iletişim kurabilmek için gerekli bu. Büyük bir ülkesiniz, bu uluslararası diyaloğu ve bu bilgiyi genişletmek, büyütmek için buna ihtiyacınız var. Ayrıca bu yapıların özel olmasının da kimi avantajları var. Bu, yapılan seçimlerde de bir tür sonsuz serbestlik veriyor. Sanatçılarla olan iletişimde büyük bir esneklik sağlıyor. Çağdaş sanat kurumlarının, tamamen yönetici ve küratörlere bağlı olması çok önemli. 

 

Ben kişisel olarak bu yapıların en kısa zamanda, en güzel şekilde gelişmeleri ve ortaya çıkmalarını ümit ediyorum. Centre Pompidou Kültür Merkezi’nin doğumu hem Fransa’da, hem uluslararası arenada müze anlayışını değiştirdi. Ayrıca şaşırıyorum, mesela Pompidou bir farklılık yarattı ve hâlâ buna benzer başka oluşumlar ortaya çıkmadı. Müze nosyonu hep tekrar düşünülmesi gereken ve tekrar icat edilmesi gereken bir unsur. Başta, Pompidou sadece bir müze değildi. Farklı, disiplinlerarası bir karışımdı. Sorulması gereken soru, “Neden?” sorusudur. Bunun sadece farkına varmak da yeterli bir şey değildir. Bunun dipte olan nedenlerini araştırmak, bu değişikliklerin yol açtığı taklitlere bakmak gerekir. 

 

Sunumunuzda, sanat politikalarına ve bu meyandaki sergi projelerine değindiniz. Pompidou Metz ve Louvre Abu Dhabi projelerini yan yana koyduğunuzda nasıl değerlendiriyorsunuz? 

 

Pompidou Metz ile Louvre Abu Dhabi arasında belli bir farklılık var. Pompidou Metz, insan odaklı bir deneyim. Nitekim Fransa’da karşımıza çıkan en önemli sorunlardan biri de bu, çok insan odaklı bir ülkeyiz. Fakat garip bir şekilde, 1980’li yıllarda, yani François Mitterrand cumhurbaşkanı, Jack Lang ise kültür bakanıyken, bakanlığın bütçesi ikiye katlandı ve çok büyük sayıda kurum inşa edildi. Garip bir şekilde, tam tersine bir orantı ortaya çıktı.

 

Bugün, günümüzdeki en büyük sorun, merkeziyetçi zihniyet ve diğer bölgelerin merkezden kopukluğu. İşte biz, Metz şehrindeki Pompidou ile bunun ötesine geçmeye çalıştık ki, çok büyük bir başarı elde ettik. Son derece sofistike bir program oluşturduk. Burada, daimi koleksiyonlar ile olmadı bu. İstanbul’daki sunumumda Paris projelerini sizinle paylaştım. Ama Paris Pompidou merkezindeki koleksiyonumuzu Metz’de sergilemeye çalışsaydım, ziyaretçilerimizin yarısını kaybederdim. Dolayısıyla bunu yapmadığımız içindir ki, Metz projesinde büyük bir başarı oluştu. 

 

Maalesef, Louvre Abu Dhabi bambaşka bir hikâye. Her şeyde olduğu gibi, iyi tarafları da, kötü tarafları da var. Louvre Abu Dhabi örneğine baktığımızda, belki paranoyak olduğumu düşüneceksiniz ama ABD’lilerin değil ama bulunduğum yere göre konuşacak olursam, Fransızların bunu yapması daha iyi oldu. Geleneksel olarak Fransız paranoyasına sahip olduğumu düşünebilirsiniz. Kapitalizm şizofrenisi ve Fransız paranoyası arasında çok yakın bir ilişki var ve aslında, bir şizofren ile çalışmak, çok daha iyidir. 

 

Louvre Abu Dhabi, kendini evrensel bir rüya olarak yansıtmaya çalıştı. Ben, evrensel bir müze fikrini, karşılaştırmalı dinler müzesi fikrini savunuyor muyum? Cevabım hayır. Buna inanmıyorum. Ama Körfez bölgesinde, Louvre Abu Dhabi’nin yine de belirleyici bir yeri olduğunu görüyorum. Bu müze, ya da Sharjah daki Bienal veya Doha Katar’daki sanat faaliyetleri gibi, yarı özgür ülkelerdeki bu sanatsal faaliyetler engellenmiyor. Bu sebeple, bir biçimde Louvre Abu Dhabi, bu evrensel rüya kavramı üzerinde, kendi geleceği üzerinde düşünebilmeli diye düşünüyorum. Yeni bir müze direktörü var hatta Louvre Abu Dhabi’nin. Bilimsel, küratöryal ve koleksiyon bölümleriyle ilgilenen, Dr. Souraya Noujaim. Kurumun sadece Fransız perspektifi ile değil, dışarıdan bir perspektifle de yönetilmesi gerekiyordu. 

 

Öte yandan Paris’e baktığımız zaman çeşitli, sıcak vakalarla karşılaşıyoruz. Ben de AICA (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği) buluşmaları için gittiğimde, kentte Quai Branly Müzesi ve Maison Rouge gibi projeleri görüyorum. Özellikle Quai Branly üzerinden şu anda bir mesele yaşanıyor. Bu da müzelerin birbirlerine bir tür özür diler gibi, eserleri iade, değiş tokuş yapmaları durumu. Sizce müzeler koleksiyonlarının sahipleri midir? O hafızanın mülkiyeti kimdedir? 

 

Tarih, doğasıyla diyalektiktir. Quai Branly özellikle primitif sanata yönelik bir müze ve ben o ve Pompidou arasındaki farkı görüyorum. Kendi yönettiğim müze, çağdaş sanat müzesi. İki yapının koleksiyonları temelde tamamen farklı. Quai Branly’nin koleksiyonu tamamen 19. ve 20. yüzyılın tarihsel karışıklığının bir yansıması... Buna rağmen şunu da hatırlamak lâzım, Quai Branly’deki koleksiyon öyle kolayca söylendiği gibi çalıntı değil. Bir yerden bir şeyleri alırsınız, eski bir harabeden hani... Bu sorgulamalar hep doğru sorgulamalar. Bunlar, Quai Branly özelinde bize postkolonyal dönemi de düşündürtüyor. Ben bunları gerekli ve cesur görüyorum. Çünkü bunlar muhtemelen... 

 

Dönüşüme vesile oluyor, değil mi? 

 

Evet. Örneğin, Ulusal Modern Müze’nin hikâyesi tamamen farklı, hatta tam tersi. Eğer ilginizi çekiyorsa bizim de kendi koleksiyonlarımızda bazı primitif sanat eserlerimiz var. Şair Guillaume Apollinaire’nin ve Alberto Mangelli’nin kimi objeleri var. Modernlerin de, ilkel sanata ne kadar ilgili olduğunu siz de biliyorsunuz. Öncül ve ilkel arasındaki farkı. Primitif sanatın arkasında, biraz böyle argo bir tarafı da var. 

 

Peki müzeler kendini sorgulayıp biz ne yapıyoruz, diyorlar mı? 

 

Afrika sanatının tanınması kendi spesifik ölçülerinde bizim tekrar okumamıza, tekrar düşünmemize yol açıyor. Ve aynı zamanda, onların vasıtasıyla sanat kavramını sorgulamaya yöneltiyor. Sizin de bildiğiniz gibi bu yapıtlar, bu üretimler, hem sanat hem de araç konusunu ortadan kaldırıyor. Bu nedenle ben, antropolojik bir bakış açısına olumlu bakıyorum. Aynı şekilde, aynı zamanda öncül sanat eserlerinin kendi oluşumları, kontekstlerinin içerisinde tanıtılması gerekiyor. Çağdaş ve modern sanat için de aynı şeyin yapılması gerektiğini düşünüyorum. Bundan dolayı, sunumumda da anlattığım gibi her türlü arşiv ve belgeyle bunları ortaya çıkarmaya, kendi sanat eserlerinin tanıtımında bu bahsettiklerimi kullanmaya yöneliyor, doğru olduğunu düşünüyorum. Bu ayrıca geçmişte MoMA ve Centre Pompidou arasında oluşmuş farklardan da biri. 

 

Sunumunuzda Platon’a referansla, “Her sistem kendi aşırılıklarından doğar,” sözünü andınız. Bu cümle aslında bugünkü Türkiye için de çok şey ifade ediyor... 

 

Elbette. Aslında tam kelimesini söyleyeceğim ama, korkuyorum. Bunu söylerken tabii ki serbestliğin, özgürlüğün hiçbir zaman kazanılmış olmadığını düşünenlere sesleniyordum. Ütopyaların ana unsuru, zaten hiçbir zaman hiçbir şeyin kazanılmış olmamasıdır. Bundan dolayı, müzenin bir düşünce ve etüt alanı olduğunu düşünüyorum. Bir şeye dalıp bakmak, bir şeyi çok beğenerek hayranlıkla seyretmek... Eminim ki, Marcel Duchamp haklıydı. Duchamp “Tabloyu asıl yapan, ona bakan kişidir,” dermiş ve ben bunun çok doğru olduğunu düşünüyorum. 

 

Özgür insan, bir sanat eserine özgür olmayanla aynı şekilde bakmıyor. Dün, İstanbul Pera Müzesi’nde gördüğüm Sergei Parajanov imzalı eserler kişisel seçimlerime uymasa bile, hem eserlerden hem de Parajanov’un trajik hayat hikâyesinden çok etkilendim. O bastırılmışlık, hapis ve bir şeyi tekrar oluşturma, tekrar yaratma mecburiyeti. Çünkü hapiste ve esas yapmak istediği şey olan sinemayı yapamayıp, bunu yapması onu çok hüzünlendirmiş. Bu konuda kendimi çok yakın hissettiğim bir filozof var, Jacques Rancière. Tanıyor musunuz? 

 

Özgürlük üzerine metinleri benim için çok kıymetli. Étienne Balibar ya da Baudrillard için aynını söyler miydiniz? 

 

Baudrillard farklı bir jenerasyon. Sanatın uzlaşma değil, çatışma ve ayrışma yaratması gerekiyor. Günlük teşhisi yapılan her şeyin aynı kılı an çıkmış olması, her şeyin aynı standartta olması meselesi bu. Türkiye’deki başka müzelerle kuracağımız diyaloglardan farklı bir analiz ve düşünce biçimi bekliyorum. Bu sebeple kavramsal çerçevenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü en büyük tehlike belirli, standart bir modelin her şeyi kontrol ediyor olması. Yani özetle, buradaki kurumlardan daha açık görüşlü ve açık bir iletişim bekliyorum.

 

Burada en büyük sorumluluk bu işi kayda geçirenlerde değil mi? Eleştiri ve akademi kurumlarının özgürlüğü burada elzem... 

 

Haklısınız. Bu felsefi olarak da ahlak konusuyla bağlantılı. Müzeler bu konuda çok önemli. Estetik zevki reddetmiyorum. Ama burada da tabii, en önemli konu eğitim. Sanat tarihi eğitimi, plastik sanat eğitimi... Bunlar tek, ideolojik bir modele uymaz. Artık 19. yüzyıldaki akademilerde değiliz. Modern sanat dediğimiz kavram, bir azat etme alanı, her şeye boyun eğme alanı değil. 

 

Peki, çok radikal bir tarif yapalım: “Pompidou’nun sahibi devlet değil halktır.” Sonuçta ne yaparsa yapsın bir devlet kurumu, bir devlet politikasının alanı... 

 

Pompidou ulusal bir yapı. Yani, devletin ama bir demokraside yaşıyoruz. Bu nedenle de devlete ait olan aynı zamanda halka aittir. Bunun yanı sıra kendimizi tebrik etmemiz lâzım; çünkü devlet, bizim ülkemizde bu büyük kurumların finansal sorumluluğunu üstleniyor. Bu çok önemli, çünkü özel kurumlar gittikçe çoğalıyor. Tabii bunların, devlet kurumlarıyla aynı sonuçlara ulaşamadığını da belirtmeliyim. 

 

Sebep vizyon farkı mı? 

 

Bizim tarihimiz sizinkinden farklı. L’espritdes Lumières kavramı var Fransızca'da. Aydınlanma Çağı. Bu şaşırtıcı bir şey değil; örneğin Diderot, Aydınlanma Çağı’nın sembol isimlerindendir ve çok büyük bir sanat eleştirmenidir. Müzenin ana fonksiyonu halen bizi “aydınlatmak.” Bir politik metafor yapmak gerekirse, müzenin karanlıktan çıkmamıza yardımcı olması gerek. 

 

Sakıp Sabancı Müzesi’nde Rus Avangardı sergisini izlediğimiz şu günlerde aklıma sizin de yakın zamanda gerçekleşen ve aynı süreci işleyen sergileriniz geldi. Sanırım iki sene önceydi... 

 

Evet, benim için Kollektsia sergisi çok önemliydi. Sanatın, sanatçıların baskı döneminde nasıl var olabildiklerini ortaya koyuyordu. Sanatçılar Rusya’nın en kötü döneminde kritik yöntemler geliştirdi. Aynı zamanda kullandıkları araçlar da onların bir şekilde, yenilmiş ütopyalara cevap verebilme şekliydi. Avangardların çelişkisi üzerinde düşündürmeye yönelik bir durumdu bu. Burada, onlara ait inanılmaz yaratıcılık ile birlikte, ideolojideki kayıpları da söz konusuydu. 

 

İngiltere Avrupa Birliği’nden çıkmaya çalışırken, Türkiye de 30 yıldır girmeye çalışıyor ve bu koşullar altında Türkiye’deki aydınlar, sanatçılar çok büyük kavgalar veriyor. Gazeteciler, entelektüeller çok büyük ifade özgürlüğü mücadelesi veriyorlar. Bu durumda Türkiye’nin Avrupa’ya daha çok ihtiyacı var ve Avrupa’nın da Türkiye’ye çok ihtiyacı olduğu ortada. Bunu bir kişide çok iyi görüyoruz; o da Osman Kavala. Kendisi çok önemli bir aydın ve kültüre yatırım yapıyor ama şu anda hapiste, 15 ayı geçti. Şimdi bu manzarada ne yapalım? 

 

İlk olarak hiçbir zaman çaresizliğe kapılmamak gerekiyor. Osman Kavala, hapse atılan ilk entelektüel değil. Gramsci’yi, Sade’yi, bütün mahpusları ve sürgün edilmiş olanları düşünün. Ama bir Avrupa fikrini de tekrar yaratmamız gerekiyor. Benim açımdan Avrupa’yı yeniden inşa etmek lâzımdır. 

 

Ama kabul etmeliyim ki, çocuklarım var ve ben de endişeliyim. Hegel’in sözünü hatırlayın; yumuşak bir narkoz, bizi dünyanın mutsuzluklarından kurtaramayacak bir narkoz söz konusu. Freud haklıydı. Uygarlıkta gerçek bir huzursuzluk, keyifsizlik bulunuyor. Sanat da tüm farklı biçimleriyle, bu konu üzerinde düşünmemize yol açmakla yükümlü. 

 

Pompidou ile ilgili en önemli eleştiriniz nedir? 

 

Sosyal gerçekliği tam olarak değiştirememesi. Müze ziyaretçilerinin, ki 250 milyon ziyaretçisi olmuş; sosyolojik profilleri değişti desem büyük bir yalancı olurum. Bu yüzden Pompidou’nun esas misyonu hep ziyaretçinin gelmesini beklemek yerine ona gitmek, dışarı çıkmak oldu. 

 

Metz projesi gibi mi? 

 

Daha küçük ölçekte deneyler yapmak, mesela bazı daha küçük yerlere eserleri ödünç vermek. Ayrıca, Bir gün - Bir eser adında bir projemiz var. Kamusal mekânlardan çok farklı kavramsal çerçevelere dahil olan bir yapıt getiriyor ve sergiliyoruz. Bu eserlerin bazıları hapishane, adliye gibi yerlerden geliyor. Ama neticede şunu da eklemeliyim ki; Centre Pompidou’ya gelenler, genellikle burjuvalardır. 

 

 

Modern ve güncel sanatı alışverişte görün: Pompidou 

 

Dünyanın en önemli koleksiyonlarından bir kısmına ev sahipliği yaparken modern ve çağdaş sanatın öne çıkan akımlarını ve sanatçılarını bir arada görmeye olanak tanıyan Centre Pompidou, her geçen gün genişleyen koleksiyonları aracılığıyla, 20. ve 21. yüzyılların sanatsal üretimini izleyicisiyle buluşturmaya devam ediyor. Kurum, görsel sanatlar, fotoğraf, yeni medya, deneysel film, mimari, tasarım ve endüstriyel üretim gibi alanlara yer verirken, bu farklı disiplinler arasındaki ilişkilere de ışık tutuyor. 

 

Uluslararası bir yarışma sonucu inşa edilen Centre Pompidou, açıldığı 1977 yılından bu yana farklı disiplinleri buluşturan bir kültür merkezi olarak sergi ve programlarıyla adından söz ettiriyor. Her ikisi de dünyadaki en saygın mimarlık ödüllerinden olan Pritzker Ödülü’ne lâyık görülmüş olan Richard Rogers ve Renzo Piano ile beraber Gianfranco Franchini tarafından tasarlanan yapı, özellikle inşa edildiği yıllarda geleneksel kültür merkezi alışkanlıklarını kıran yaklaşımıyla tartışmalara yol açmış olsa da, Paris’in simge yapılarından biri olarak ziyaretçilerini ağırlamaya devam ediyor. 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon