Bir sanatçının çöppazarı günlüğü

04.09.2018

Toplumsal bağlamda trajik olanın, sanatsal bağlamda görsel bir anlatıya dönüştüğü ‘çöp pazarları’ kentlerin gayrıresmi bellek mekânlarından sadece biri. Ankara’da yaşayan ve çalışan sanatçı Erdal Ateş, uzun süredir ilgilendiği bu pazarlar üzerine bir yazı hazırladı

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

Çok uzun aradan sonra çöppazarı yeniden İskitler'de. Birkaç ay önce başlamış pazar. Yine hafta sonları: Cumartesi ve pazar. Bir aydır gidiyorum. Bazen cumartesi bazen de pazar. Her iki gün gidemiyorum her zaman. Zaman bulamıyorum. Buraya daha önce de kurulan bu pazarda ne çok anım var. Ne çok ıvır zıvır almıştım. Bazıları hâlâ atölyemde duruyor. Duruyor ama nerede olduğunu bilmiyorum. Bir yerdeler işte. Kulağa biraz tuhaf geliyor ‘çöppazarı’. Çöp ve pazar. Çöpün pazarı. Bu pazar böyle anılıyor. Gerçekten de büyük bir alana kurulan pazardaki malların çoğu, çöplerden geliyor. Çöpten. Sokaktaki çöp kovalarından, konteynerlerinden. Sonra şehir çöplükleri  de var. Orada da  toplayıcılar var. 

 

Pazar alanının yanı başında, çevresinde onlarca, yüzlerce boş sanayi atölyesi var. Bu atölyeler, genellikle Urfa, Gaziantep, Adıyaman'dan gelen çöp toplayıcılar tarafından kullanılıyor. Son yıllarda Suriyeliler de var. Muhtemelen buraları, küçük bir para karşılığında kiralamışlardır. Çekçek denilen, iki tekerlekli çöp arabaları var bu toplayıcıların. Bir at gibi çekiyorlar bu arabaları. Bu çekçeklerle şehrin çöplerinden toplanıyor ıvır zıvır. Çöpten çöp toplanıyor. Çöp toplayıcıları genelde aileleri ile bu işi yapıyorlar. Sokaklarda görüyorum onları her gün. Çoğu çocuk. Yalın ayak, üst baş perişan. İçim parçalanıyor onların bu hâlini görünce. Geçmiş yıllarda, bu işi yapan birkaç aile ile tanımıştım. Öveçler tarafında, Balgat Endüstri Meslek Lisesi'nin arka tarafındaki harabe gecekondularda yaşıyorlardı. Bir aile evlerine davet etmişti beni. Çaylarını içmiştim. Bu ailenin eski bir kamyoneti bardı. Tıpkı yanı başlarındaki gecekondularda yaşayan akrabaları gibi. Bu kamyonetlerle çöpe gidiyorlardı. En  çok da kâğıt topluyorlardı. Evlerinin önünde, bahçelerinde, kâğıttan bir dağ oluşmuştu. Bu kâğıtlar, kartonlar, ha bire elinde hortumla biri tarafından sulanıyordu. Kâğıt suyu emdikçe ağırlaşıyordu.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

İnsanlar niçin gider bir çöppazarına?

 

Çerçöp  almak için, evet. Peki yalnızca bunun için mi? Sanmıyorum. Herkesin kendine göre nedenleri var. Neden de değil. Olmak zorunda da değil. Bana gelirsek. Bu pazarlar, bir yere dökülmüş ya da bir tezgâhta sergilenen mallar, benim için karşılaşmadan çok bir yüzleşme. Nesnelerle ve de kendimle. Doğrusu yıllar evvel İtfaiye Meydanı'nda (bit pazarında) ve geçmişte çeşitli yerlere açılan çöppazarlarında bu yüzleşmeyi çokça yaptığımı, yaşadığımı düşünüyorum. O yıllarda eve, atölyeme bu pazarlardan, ne mi götürüyordum? En çok oyuncak bebekler: Kolu, ayağı kopmuş, gözleri oyuk oyuncak bebekler. Sonra siyah-beyaz aile fotoğrafları, mektuplar, günlükler, hâtıra defterleri, dantel işleri, çocuk resimleri ve ayakkabıları, oyuncaklar, eski dergi ve kitaplar, kasetler, plaklar, uzun metrajlı film topları. Bunlar, beni nesnelere, onların hayatına yakınlaştırıyordu. Bu şimdi de devam ediyor. Evet, nesnelerin hayatı. ‘Eşyanın hayatı’ demek daha sıcak geliyor bana. Benimkisi bu hayata sokulma, onların yaşadıklarını dinleme. Onları anlama ve anlamlandırma isteği. Duygusu. Sezgisi. Merakı. Tüm bunlarla, nesnelerle ilişkim bir masal gibi. Belki de bu masallarda yaşamaya ve o masallarda kaybolmaya meyilliyim.

 

Masallarda yaşamak ve kaybolmak.

       

Kim bilir belki de bu yaşamayı ve kaybolmayı bekliyorum.

 

Beklerken de elimdeki kırık dökük öte beriye bakıp resimler, desenler, yerleştirmeler, düzenlemeler yapıyorum.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

18 Şubat 2017

 

Öğleden sonra Gazi Hastanesi’ne, enfeksiyon bölümüne gittim. Kuduz aşısının ikinci dozunu vurulmaya. Geçen gün bankamatikten para çekerken toraman bir kedi yanıma geldi. Para çektikten sonra eğildim, bu kediyi sevdim, mıncıkladım biraz. Kucağıma almaya çalıştım. O an, kedi sağ elimin üstünü ısırdı, kanattı. Bana öyle bir bakışı vardı ki... Sanki hapı yuttun, der gibiydi.  Bu yüzden  bu aşı.       

       

Hastanede yönümü şaşırdım. B Blok üçüncü katı bulamadım. Bir an, morg kapısının önünde buldum kendimi. Bir ceset kokusu geldi burnuma. Ceset de değil. Ölüm. Ölüm kokusu. Ölümün kokusu. Çok tuhaf.

 

Aşıdan sonra çöppazarına gittim doğruca. Pazara yaklaşınca heyecanlanıyorum. Üstgeçitten karşıya geçtim. Hafriyat döküntülerinin içinden, çiğnenmiş küçük kıvrımlı yollardan yürüdüm. Tam karşıda uzunca bir duvar var. Bu duvarın dibinde bekleşen fahişeler, pezevenkler. Solda, yıkık bir atölyeyi, o iş için kullanıyorlar. Atölyeyi kerhane yapmışlar. Kadınlar ne kadar perişan ve yorgun görünüyorlar. Bazen onların bakışlarını inceliyorum. Hepsi acınacak hâlde. Hepsi hasta. Hem fiziksel olarak, hem de ruhsal. Bazılarının uyuşturucu bağımlısı olduğu o kadar belli ki...

 

Hafriyat yığınları âdeta şehir çöplüğü gibi. Buralardaki yerlerin o kadar etkileyici görüntüler var ki. O cam yığınları, yanmış kâğıt ve araba lastikleri. Hele o eski giysiler… Bir dağ gibi. Hepsi de kavramsal bir eser. Buralara mim koydum. Gelip fotoğraf çekeceğim. 

 

Hava çok güzeldi bugün. Onca soğuktan, ayazdan sonra iyi geldi bana. Midem bulanıyor. Dört, beş gündür var bulantı. Tam geçti diyorum. Ertesi gün yine.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

Pazaryerinde bir sakinlik vardı. Artık birçok satıcıyı tanıyorum. Selamlaşıyoruz birbirimizle. Pazaryeri , bu çöppazarı, bir sanat mekânı. Kamusal bir sanat mekânı. Her tezgâh, yere dökülmüş mal, birer eser. Birçok anlatının iç içe geçtiği görsel birer eser. O hâlde, o eserlerin yaratıcısı da çöplerin (nesnelerin) sahipleri mi? Onları orada satanlar mı? Değil. O eserlerin yaratıcısı benim. Benim işte. Büyük bir laf bu belki. Değil. Kendime söylüyorum bunu. Onları birer eser olarak sayıyorum. Orasını sıra dışı bir sanat mekânı olarak ele alıyorum. Böyle bakıyorum oraya. Kirli bir beyaz küp. Duvarları olmayan, bir beyaz küp. Birileri tarafından -müzelerde olduğu gibi- anlamsız işlevler yüklenmemiş bir beyaz küp. Bir beyaz küp olmayan bir beyaz küp. Orası aykırı bir sanat müzesi. Açık hava sanat müzesi. Müze, karşı bir sanat müzesi. Belki de olması gereken bir müze burası. Ömrü kısa biliyorum. Bir zaman sonra burası kapatılacak belediye görevlileri tarafından. Tıpkı geçmişte olduğu gibi. Yerine kim bilir ne dikilecek… Kısa ömürlü ama özgür. Başkaları beni ilgilendirmiyor. Benim müzem. Öznel müzem. Öznel ve özel. Bana ait olmayan ve de bana ait olan.

 

Bir köşede tezgâh açmış bir kadından, bir buçuk çuval keten aldım. Hani şu tesisat borularında kullanılan. İki ay kadar önce Bu Anlatılan Senin Hikâyen adlı sergim için keten bulamamıştım hiçbir yerde. Artık keten devri kapanmış meğer. Bunun yerine poliüretan bazlı bir yapıştırıcı kullanılıyormuş. Zar zor Ulus'ta, hâlin arkasında bir hırdavatçıda buldum. Epey bir keten aldım. Adamın keteni kalmadı elinde. Dünyanın da parasını verdim. Şimdi bu güleç yüzlü kadın, bu Çingene, onca keteni yirmi beş liraya satıyor. Cebimden yirmi üç lira çıktı verdim. Aldım keteni. On lira versem de vereceğini biliyorum. Ya da on beş lira. Buraya gelen alıcılar gibi pazarlık yapmıyorum. Pazara alışveriş için gelenler, her şeyi bir liraya, elli kuruşa alma düşüncesinde, hissiyatında. Hani çöppazarı ya burası. Mal da çöp ya… İşte satıcılar buna çok sinirleniyor. Çöp de olsa mallarını, para verip aldıklarını söylüyorlar böyle durumlarda.

      

Keten çuvallarımı sanayinin girişinde, ikinci el öte beri satan bir dükkâna bıraktım. Dükkân dediğim metruk bir atölye işte. Yarın tekrar alacağımı söyledim. "Tamam," dedi adam.  Birkaç dakika sohbet ettim bu adamla. 

 

Ketenler,  ne kadar da güzel görünüyordu. Alırken torbanın başında, bir parça ketenle bir saç örüğü yaptım. Çingene bana baktı. Ona geçen ay sergimde bir eserimin böyle saç örüklerinden olduğunu söylesem inanmazdı. Öyle ya keten muslukta kullanılır. Suyu sızdırmaz. Saç örüğünden eser mi olur?     

       

Bu saç örüklerinin her biri, birer heykeldi. Ketenden heykel. Duvarda, on beş tane üste, on beş tane de alta, yan yana sergilenmişti. Bu hâliyle bir duvar yerleştirmesiydi. Şöyle de denilebilir mi? Heykel-duvar yerleştirmesi. Denilebilir. Neden denilmesin ki...

 

Pazarda dolaşırken o kokuyu duyumsadım bir an. Morg kapısının önündeki o kokuyu. Çöppazarı bir ölüm pazarı mı yoksa? Ceset pazarı. Bir mezarlık. Belki de. 

 

Yorgunum. Iskartaya çık(arıl)mış bir eşya gibiyim. Bir doktora bunu söylesem, ne düşünür ne hisseder acaba?

Iskartaya çıkmak.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

25 Şubat 2017

 

Bir ilkbahar havası vardı bugün.  Böyle havalarda pazar kalabalık olur. Öyle değildi. Öğleye doğru pazardaydım. Yanımda fotoğraf makinem. Bugün yalnızca fotoğraf çektim. Yıllar önce bitpazarında, ne çok çekmiştim. O günler geldi aklıma. Bu çöppazarındaki birçok tezgâh, bitpazarlarındakine benziyor. En çok yerlere dökülmüş o giysi yığınları ilgimi çekti. Daha çok bunları fotoğrafladım. Bazı satıcılar, fotoğraf çekmemi istedi. Bunun nedeni utanma diye düşünüyorum. Hissediyorum. Sanıyorlar ki ben gazeteciyim. Onların fotoğraflarını gazetede yayımlayacağım. İşte onlar da bu çerçöp karşısında görünmek istemiyorlar. Çöpçü olarak görünme utancı.  Bazı kişiler beni/bizi de çek, dedi. Çekmedim.

 

Fotoğraf çekmekten pazardaki öte beriye yanaşamadım. Yakınlaşamadım. Eşeleyemedim.  Oysa çok istedim...Bir ara makinenin bataryası bitti. Diğer yedeği taktım. O sıra birkaç şeye baktım. İki müşterinin konuşmasına takıldım. Biri şöyle diyordu diğerine: "Hastalık buraya gelmek. Gelmezsem dayanamıyorum! İşte bu pazar böyle. Bağımlılık yapıyor. Kim bilir  pazara ne düştü?” 

        

Geçen hafta bir genç, baktığım tezgâha yanaştı. Satıcıya, "Elinde Leica var mı?" dedi. "Yok," dedi satıcı. 

 

Bu gençle biraz konuştum. Geçen hafta eski bir Leica bulmuş. Beş liraya almış. İnternet’ten bilmem ne sitesinde, dört yüz liraya satmış. Hemen ertesi gün.  Şimdi Leica avında. Öyle ya bu cahil satıcılar, ne anlar Leica'dan Meica'dan. Değerli bir şeyi küçük bir paraya almak. İşte bunun hazzı.

 

Bir tezgâhta, çok hoş siyah-beyaz fotoğrafların olduğu aile albümleri vardı. Çok hoşuma gitti. Alabilirdim. Almadım. O kadar çok fotoğraf aldım ki. Atölyede torba torba duruyor. Yine de kendimi dizginleyemiyorum. Onlara bakmaktan. Onları almaktan. Onların benim olması. Bu his. Müthiş bir haz. Bir oyun hazzı. Aldıklarımla, benim olanlarla oyun oynama hazzı. Mutluluğu.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

İki satıcı, pazarın geçen hafta gazetelerde çıktığını, kendi aralarında konuşuyordu. Kulak misafiri oldum. Konuşmalarını böldüm. "Ne çıktı?" dedim. "Ne çıkacak," dedi yaşlıca olanı. "Sanayideki hırsızlık, fuhuş, bu çöppazarı..."

 

Fotoğraf makinesi ile görünmek pek iyi değil  bu aralar. En çok da fahişelere. Gazeteci sanabilirler beni. Olmadığımı inandırmak zor. İnanmazlar çerçöpü çekmek için geldiğimi. Hırsızlığın, fuhuşun göbeğinde çöppazarı. Başka da nerede olacaktı ki? Bir gün, üç-beş yıl sonra buralar bitecek. Zaten koca sanayi boşaltıldı. Kim bilir neler yapılacak buralara? Belki de kimse anımsamayacak bu sanayide yaşananları. Bu çöppazarını.

 

"Bu hafta fotoğraf çekiyorsun boyuna," dedi Cebeci Pazarı’ndan tanıdığım bir satıcı. Bu çöppazarı, birkaç yıl önce Cebeci kapalı pazaryerinde kuruluyordu. "Evet, çerçöpün fotoğrafını çekiyorum," diye karşılık verdim. Ne dese iyi… "Gelemediğin günler fotoğraflara bakıp özlem mi gidereceksin?"

 

Çok hoşuma gitti bu söylediği. Gelemediğim günler nesnelere bakıp özlem gidermek. Doğru. Bir bakıma böyle. Nesnelere özlem duyulabilir mi?

 

 Nasıl bir özlem bu?

 

Açıklaması hem kolay hem de zor.

 

Yarın pazar. Bakalım yolum düşecek mi pazara? Kim bilir neler neler gelecek? İşte bu "neler neler" insana heyecan veriyor. Başkaları o "neler neler"in kendileri, varlıkları ile ilgileniyor. Bense onların görüntüleri ile. İmgeleri ile.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

26 Şubat 2017

 

Çok hafif bir yağmur yağmış. Asfalt yollarda ıslaklık balkıyor. Göze çarpıyor. Güzel bir kahvaltı yaptık ailecek. On bire doğru pazara gittim. Fahişelerin bekleştiği yerden geçtim. Çirkin bir fahişe, kendi kendine söylenip duruyordu. Bir ara yere tükürdü. Yok tükürük değildi. Balgam attı. Tiksindim. Halbuki  durdukları yer bir şehir çöplüğü gibi. Bu çöplükte bir balgamın ne hükmü var ki... Soldan üst tarafa doğru seğirttim. Pazara böyle girdim. Tek tük mal kalmış bir tezgâhın önünde durdum. Tezgâh dediğim,  yerde bir naylon ve onun üzerinde kırık dökük  öteberi. Başında orta yaşlı esmer bir kadın. Kalp şeklinde bir vazoya gözüm ilişti. Vişneçürüğü boyası ilgimi çekti. Yer yer boyaları dökülmüş. Eğildim. Elime aldım. Almaz olaydım. O da ne? Parmaklarım vazonun rengine bulandı. 

 

Vişneçürüğü. Parça parça boyalar. Nasıl da yapıştı parmaklarıma bu boyalar.

       

Satıcı kadın, "Yağmurdan," dedi. "Islandı. Boyalar kalktı tabii..."

 

Bana eski bir çocuk tişörtü fırlattı. Aldım elimi sildim. Bir yandan da sohbet ettim kadınla. Bana "Göçmensin sen," dedi. "Roman mısın yoksa?" Güldüm. Bir şey demedim.  Onu onayladığımı düşündü sanırım. 

 

Bir baktım sağ elim. İşaret parmağım sancıdı. Parmağım kesilmiş, kanıyor. Bu kabuk boyalar kesmiş. Bu kuru boya parçaları, cam gibi olmuş. Kesik yerde kızıl bir şey görünüyordu. Boya artığı. Bir jilet gibi kesmiş. Çıkaramadım artığı. Yoksa boya değil miydi?  Öyle görünüyordu? Çıkaramadım. Keyfim kaçtı. 

 

Böyle durumlarda bir şey yapacaksam da yapmam. Yine öyle oldu. Eski bir kilimle döndüm eve. 

 

Kilim. Güzel bir kilim. Resim gibi. Bugün pazardan aldığım. Artık benim olan. Bir imge değil bir beden. 

 

Ben de o fahişe gibi söylenip durdum. Nerden o pis vazoyu aldım elime. İşe bak. Daha pazarı bile dolaşamadım. Nedense pazar gözüme dünden daha güzel göründü.

   

Müze demiştim bu pazar için. Yine öyle düşünüyorum. Bugün bir bienal alanı gibi göründü bana. Olamaz mı?

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

18 Mart, 2017 

 

İki arada bir derede kaldım pazara gitme konusunda. Hava sabah kötüydü. Öğleye doğru düzeldi biraz. Yağmurlu günler şu yaşadığımız günler. Yağmur pazarı bitiriyor. Tezgâhlar kapatılıyor. Müşteriler kaçıyor, gidiyor.

 

Bastım, gittim. Metruk atölyelerin kıyısında fahişeler çoğalmıştı. Ters ters baktılar bana.  Pazarın girişi çamurdan geçilmiyordu. Hep aynı heyecan. Hep aynı duygu. Neler karşılayacak beni? Ne bulacağım? Ne şaşırtacak beni? Ne ilgimi çekecek? Ne sevindirecek? Ne hüzünlendirecek? Daha birçok duygulanımlar. 

 

Pazardaki öteberi kadar satıcılarla sohbet etmek de hoşuma gidiyor. Geçen haftalardaki o esmer Çingene kadınla yine sohbet ettim. Aklıma vişneçürüğü vazo ve elimin kesilmesi geldi. Öteberiye dikkatli bakmam gerektiğini düşündüm. 

 

Neden bu pazara gelirken ameliyat eldivenleri takmıyorum. Cebeci Pazarı’na gittiğimde bazen takıyordum. Pazardan ayrıldığımda eldivenler çok pis görünüyordu. Hop çöpe atıyordum bunları. Sağlık için önemli bu. Bu eldivenleri kimi satıcılar yadırgıyordu. 

 

Kadın, "Fotoğraf, kitap bakar mısın?" dedi.

"Tabii," dedim. "Var mı?"

"Burada yok. Yarın getiririm sana"

"Yarın... Bilmiyorum. Gelemeyebilirim."

 

Yarın gelebilecek miyim? Sanmıyorum. Evdekilere zaman ayıracağım. Onlarla birlikte olacağım. Sağım solum belli olmaz. Gelirim belki. Bu kadın biraz ayarttı beni. Kitapları, fotoğrafları merak etmeye başladım. Ah, işte böyle nesneleri düşünmek ve düşlemek.

 

Pazar sakindi. İki cilt şifalı bitkiler ansiklopedisi , birkaç anlatı kitabı aldım. Yerlere atılmış eski giysiler,  çamurun içine iyice yapışmıştı. Çok çarpıcı görüntüleri vardı. Uzunca süre onlara baktım. Bazıları bana tuhaf tuhaf baktılar. Baktığım yerlere baktılar. Baktığım yer, çamur, bataklıktı. Bana bakanları baktığım yerlere baktırdım. Benim gördüğümü görmediler. Yüzlerinden, bakışlarından anladım hemen. Baktılar ama görmediler. Baktılar çamur gördüler yalnızca. Çamur. Oysa o çamurun içindeki giysiler ve kıvrımları. Onların suda, çamurda kıvrılışı, devinimi. Ah, nasıl da çarpıcı. Etkileyici. Çok şiirsel. 

 

İnsan bazen kendi gördüklerini, hissettiklerini  başkalarının da aynısını yaşamasını istiyor galiba.

 

Atölyemde, yakın zamanda, bu  çamurda gördüklerime benzer yeni çalışmalara başladım. Çok uzun bezler... Kıvrımlar. Bedenin topografyası üzerine denemeler. Dıştan içe gezinti. Kuşbakışı. Aslında bu çalışmalara, yedi yıl önce başlamıştım. Bazı denemeler yapmış ve bırakmıştım. O zamanlar, bezin dışında polyester muşamba, naylon, kâğıt ve karton gibi malzemeler de kullanmıştım. Şimdilerde sadece Amerikan bezi kullanıyorum. Hani şu tuval bezinde kullandığımız. İyi gidiyor gibi çalışmalar. İyiden kastım, çalışırken eğleniyorum. Haz alıyorum. Yaptığım iş, beni bir paratoner gibi kendine çekiyor. Zamanı umursamıyorum çalışırken. En önemlisi de çalışmalar, bana bir şeyleri düşlettiriyor. Bir şeyi düşlettirme. Farkında olmadan. Bütün mesele bu. Aşk gibi.

 

Bir ara yerlerdeki o çamur deryasındaki paçavraları söküp atölyeme taşımak istedim. Müthiş dokular vardı. Kuruduktan sonra başlı başına bir görsel anlatı. Bir eser.

 

Liv Ullmann'ın Değişim adlı kitabını açıyorum. Norveç bölümü şöyle başlıyor: "Gerçek, benim için bu kış çok şey kapsıyor. Bunlardan biri de şu: Tavşan uykusundan uyanıyorum."

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

2 Nisan, 2017 

 

Dün öğleden sonra çöppazarına gittim. Bu sefer yanımda bir  dostum da vardı. Son zamanlarda, bu çöppazarından dostuma bahsediyordum zaman zaman. Dostumu bu pazara sürüklememin nedeni, gördüklerime  başkasını da ortak etmekti belki. İyi de oldu. Dostumla benzer pencereden bakıyoruz sanata. Misafirine evini gösterir gibi dostuma pazarı gösterdim. Onu gezdirdim adım adım. Fotoğraflarını çektiğim, kameraya aldığım yerler. Çöppazarının yerleri. Hiçbir yerin, yerine benzeme-yen. Benzersiz yerler.

 

Her pazar gördüğüm, konuştuğum Çingene kadınla sohbet ettim biraz. Geçen haftalarda, pazarda olay olmuş. Bir gazeteci pazarın fotoğraflarını çekmiş. Satıcılar müdahale etmiş bu gazeteciye. Olay çıkmış. Silahlar çekilmiş. Satıcıların korkusu, belediyenin kendilerini buradan çıkarması. Buranın yasaklanması. Farklı yerlerde  bunu yaşadılar, gördüler. Ben de tanık oldum buna. 

 

Kimi gazetelerin Ankara eklerinde, bu çöppazarları ve bölgesinin çerçöpün ve her türlü ahlâksızlığın yuvası olduğuna dair haberler çıkmıştı. Bu haberlerden bazılarını okumuştum. Hatırlıyorum. İşte bu Çingene, geçen hafta beni uyardı. Bir moloz yığının eteğine dökülmüş giysilerin fotoğrafını çekiyordum. Yanıma geldi usulca bu kadın. Kulağıma, "Fotoğraf çekme," dedi ürkerek. "Neden?" diye karşılık verdim ona. Burada yaşanan olayı anlattı bana. Makinemi çantama koydum. Beni koruyup kollamak istedi bu kadın. Bu her hâlinden belliydi. Başkası söylese pek aldırmazdım. Kadının dediğini yaptım işte. Bu kadını seviyorum. Diğer satıcılara benzemiyor. Mağrur bir tarafı var. Gelip geçene öteberisini satmak için kendini paralamıyor. Önümüzdeki haftalarda, ondan bir şeyler satın almak istiyorum. Aslında onunla oturup sohbet etmek ne keyifli olur. Bana mallarının hikâyesini anlatsa. Pazarda yaşadıklarını. Bir günlük tutsa ne hoş olurdu. Çok çarpıcı bir günlük olurdu. Buna eminim. 

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

Aklıma yıllar önce okuduğum o güzel kitap geliyor: Çöplük. Carolina Maria de Jesus'un. Sao Paulo'nun favela adı verilen gecekondu mahallesinde yaşayan yazar. O günler yaşadığı sefalet. Zenginlerin yaşadığı mahallelerdeki çöp tenekelerinden topladığı öteberiyi,  hurdacılara satarak ailesini geçindirmeye çalışan çilekeş kadın. Bir gün çöpten çıkan kullanılmamış bir ajanda. Bir gece çekilen çilenin, yoksulluğun bu ajandaya yazılması. Mum ışığında. Yıl: 1955. Dört yıl boyunca yazar hikâyesini Jesus. Bir gün tesadüfen bir gazeteci okur.  Büyük bir üne kavuşur basılan kitabıyla.

 

Sanırım bütün çöplükler ve bütün çöp toplayıcılar, birbirlerine benziyorlar. Aynı kaderi yaşıyorlar.

 

Evet, dün harikaydı. Dostum buranın bir bienal olduğunu söyledi. Tıpkı benim düşündüğüm gibi. Gördüğüm gibi. Sonra yavaş yavaş sanayinin sokaklarını dolaştık. Daha önce gördüğüm, etkilendiğim atölyeleri gösterdim dostuma. Bu sefer pislik içine girdik. Kapısı, penceresi kırık atölyeler. Bazı atölyelerin kapısı da yok.  Keskin bir sidik ve bok kokusu vardı bu mekânlarda. Birkaç atölyeye dair fikrimi söyledim dostuma. "Burada sergi yapalım," dedim ona. Bu atölyeler başlı başına sanat eseri. Hem bir sanat mekânı, hem de içindekilerle (koku dahil) bir sanat eseri. "Boş bir duvara birkaç sözcük yapıştırılırsa bu iş tamam."

 

Hoşuna gitti bu dostumun. O da birçok şey söyledi. Birlikte bir süre bunlar üzerine konuştuk. Yan atölyelerde çalışan birkaç kişi, bir ara tuhaf tuhaf baktı bize. Sonra sanayinin başka bir yerine doğru yürüdük. Burası, bu alan hafriyat yığınları ile dolu bir yerdi. Her tarafta plastik, demir, kâğıt yığınları vardı. Hem de ne yığın. Küçük bir dağ her biri. Bir kâğıt yığının önünde epey zaman geçirdik. Yığınların içinde bazı kitaplar gözümüze çarptı. Kadın hastalıkları üzerine kitaplar. Belli ki bir jinekoloğun kitaplığından çıkmış. Rahim kanseri üzerine olan bir kitap içimi acıttı. Bıraktım hemen. 

 

Sonra yürüye yürüye Atatürk Kültür Merkezi'ne doğru gittik. Yolda hep bu pazarı, metruk atölyeleri konuştuk. Evet, anlatmak başka. Görmek, koklamak, dokunmak bambaşka şey. İşte bugün sanıyorum ki bu bambaşkalığı yaşadı dostum. Şehrin içinde bir açık hava müzemiz var. Kimsenin bundan haberi yok. Çağdaş, kavramsal sanat ve müzeleri üzerine kafa yoranlar neden böylesi yerleri, mekânları görmez anlamam. Böyle yerler yaşayan yerlerdir. Devinim halindedir burada her şey. Mekânlar, nesneler, kokular... Her şey. Çağdaş Sanayi Müzesi bir hayal mi? Birilerinin şöyle fısıldadığını duyar gibiyim: O zaman şehir çöplükleri de müze olsun. Olsun. Tam da bunu söylüyorum. Bütün şehir çöplükleri en çağdaş müzelerdir. Açık hava müzeleri. Var mı dünyada bir şehir çöplüğünü bir müze yapacak bir Don Kişot… Sanmıyorum. Bütün müzeler bu yüzden resmidir. Devlet söylemini barındırır. Bu yüzden sıkıcıdır. Samimi değildir. Yaşayan bir yer değildir. Ölü bir yerdir. Mezarlıktır. Yaratı mezarlığı. Oysa sanayi, çöppazarı, şehir çöplükleri ölülerin dirildiği ve tekrar öldüğü yerlerdir. Ölüm- dirim, birbirini izler sürekli. Devinimi vardır. Dönüşümü de elbet. En heyecanlı tarafı, nesnelerin kaybolması ya da saklanmasıdır. Bir gün bir yerde pat diye karşımıza çıkabilir. Bambaşka bir kimlikle.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

22 Nisan, 2017

 

Dün gün boyunca yağmur yağdı. Biraz ıslandım. Bugün de hava kapalı. Yağmur kokusu var. Pazara gitmekle gitmemek arasında kaldım. Öğleden sonra saat üç gibi gittim. Çok cılızdı pazar. Bunun nedeni, yağmur kokusu idi. Tanıdığım birçok satıcıyı göremedim. O esmer Çingene kadın da yoktu. Onunla biraz sohbet etmek hoşuma gidiyor. Sanırım o da bundan memnun. Bir tezgâhta, eski siyah-beyaz fotoğraf. Bir  aile fotoğrafı.  Başka bir tezgâhta, bir kıyıda duran karton bir kutuda mektup, kartpostal yığını gözüme ilişti. Oturdum bir sandalyeye. Kutuyu yanı başıma çektim. Tek tek elden geçirdim mektupları, kartpostalları. Sergi davetiyeleri, eski ilaç broşürleri de çıktı. 

 

Mektup sayfaları, zarfları birkaç yıldır ilgi odağımda.  Ne güzel sanatsal çalışmalar çıkar bunlardan. Bir sergi yapsam bunlardan, adını "Özel ve Öznel" koyardım. Kutudakileri incelerken satıcı ile sohbete başladık. Sesi kısık, genç yaşta çökmüş bir adam. Durmadan konuşuyor tezgâha gelen herkesle. Bu pazara mal getirmiyormuş. O buraya, sabah erkenden gelip kimi satıcıların tezgâhını, malını satın alıyormuş. Üstelik bir tane de değil. Yedi, sekiz tane birden. Bunları bir araya getirip büyük bir tezgâh yapıyormuş. Bugün bir tezgâh satın almış o kadar. Tat tuz yokmuş. Bir ara sohbetimizde "cezaevi" sözcüğü geçti. Önce Kalecik sonra cezaevi. 

 

"Kalecik Cezaevi'nde yattım," dedi bizimkisi.

"Niye?" diye karşılık verdim öylesine.

"Cinayetten," dedi.  "Üç adam öldürdüm!"

"Üç adam mı?  Nasıl oldu bu?"

"Yeğenimi araba ile ezdiler. Öldürdüler."

"Kaza mıydı?"

"Kaza."

"Ee?"

"Bir başsağlığına gelmediler. Aramadılar, sormadılar. Ablam sövdü, sıçtı bana. O zamanlar gencim. Cahilim. Psikoloji de bozuk. Gittim buldum adamları. Konuşmak istedim oralı olmadılar. Hır gür çıktı. Beni dövdüler. Üzerimde silah vardı. Çektim silahı üçünü de vurdum. Kafam da iyi tabii. Hızımı alamadım. Karşıda kasap vardı. Gittim bıçak aldım. Üçünün de kafalarını kestim. Bir torbaya koydum kelleri. Altındağ Karakolu’na götürdüm. Teslim oldum. Hamam Önü'nde, Karacabey Hamamı'nın arkasında oldu bu olay. Hürriyet, Milliyet gazetelerinde çıktı.”

 

Donup kaldım birden bu dinlediklerim karşısında. Elimdeki sarı kâğıda yazılmış o mektubun satırlarını okuyamadım. Bizimki devam etti hikâyesini anlatmaya.

 

"Sonra 2004'de Zafer Çarşısı'nın arkasında bir birahanede beni vurdular. Komaya girdim. Cezaevinden en yakın arkadaşım gammazladı beni. Beni vuranlar, o öldürdüğüm üç kişinin yakınlarıydı. Bana, Murat derler. Herkes bilir beni..."

 

O sıra Cebeci Pazarı'nda mal toplayan ve bunları Yüksel Caddesi'nde satan o adamı gördüm. Yanımıza geldi. Murat'a selam verdi. Bir iki şey sordu. Gözleri ile baktığım mektupları, kutuyu taradı. Uyanık bir adam. Ölü fiyata mal topluyor, bunları Yüksel'de fahiş fiyata satıyor. Ağzı iyi laf yapıyor. Sattığı öteberinin - genelde giysi, takı olurdu- Çankaya'da kapanan ünlü bir mağazadan geldiğini söylüyordu. Son zamanlarda  bu adamı, Ayrancı'daki Antika Pazarı'nda  görüyorum. Orada plak tezgâhı açıyor. 

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

Mektup kutusuna yaklaştı. Eğildi. Birkaç soru sordu bana. Kısaca cevapladım. Laf lafı açtı sonra. Başladık  sohbete. Bir ara burnuma pis bir koku geldi. Lağım gibi. Adamdan geliyordu. Üstü başı, sakalları pislik içindeydi. Burnumu yaklaştırdım ona. Leş gibi kokuyordu. Elleri, tırnakları korkunç görünüyordu. Kokudan öğürecektim az kalsın.  

 

Murat'tan bir sigara istedi bu adam. Bizimkisi isteksizce uzattı sigarayı. Belli ki haz almıyor bu adamdan. Adam, yaktı sigarayı. Gitti.

 

Murat bana döndü. "Ne adam bu ya," dedi. "Geçen hafta tezgâhta bir şişe şarap vardı. Eski bir şarap. Tam bir saat dil döktü. Bir bardak şarap içmek için. İçti, gitti sonra.  

 

Bir avuç mektup aldım. Ağır ağır pazardan ayrıldım. Kafamda Murat'ın anlattıkları vardı hep. 

 

Ne korkunç şeylerdi anlattıkları.

 

Çöppazarı anlatıları işte.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

29 Nisan, 2017

 

Hava çok güzel. Yaz havası gibi. Öğleden sonra çöp pazarına gittim. Soğuk, yağmurlu günlerden sonra, güneşli bir günde pazarı görmek çok hoş. Pazar müşterisi pek yoktu. Garip. Bu havada, pazarın çok kalabalık olacağını düşünmüştüm.

 

Girişte, sağda o Çingene kadını, tezgâhını gördüm. Vardım yanına. Küçük bir tabureye oturdum. Sohbet ettik biraz. Adı, Hatice imiş. Dört oğlu varmış. Epey sorunları varmış çocukların. Onlardan yana dertli.  Kocasının da ciddi sağlık problemi varmış. Akciğerleri sönükmüş.  Bunun ne demek olduğunu anlamadım.  Bir kadın geldi Hatice’nin yanına. Kendi aralarında garip bir dil konuştular. Çingenece. Kulak kabarttım bu dile. Bana ne kadar da yabancı bir dil. Hatice bana siyah-beyaz aile fotoğrafları getirecek yarın. “Ya gelemezsem?” dedim. “Mahcup olurum sana.”

 

“Yok. Önemli değil,” dedi gülümseyerek.

 

Pazarı dolaştım. Birkaç eski kitap satın aldım. Mevlüdü Şerif adlı bir kitap ilgimi çekti. Kapağı çok güzeldi. Adana’da basılmış. Manzum bir metin. Aldım. Kitap şöyle başlıyor:

    

“Allah adın zikredelim evvelâ

Vacip oldu cümle işte her kula”

    

Şöyle bitiyor bu kitap: 

“Asıtanı feyzi ihsanın küdasıdır celâl

Menbai cücü eta lütfü sehavettir Ali”

 

Kitabın kapak görselini, çocukluğumda çok görürdüm. Bizim evde de vardı galiba. El kadar bir şey. Taşbaskı. Mahallemize kara kuru bir adam gelirdi. Heybesinde  böyle kartlar, levhalar olurdu. Bunları satardı. Adam bu kartı uzatır, “Gönlünden ne koparsa” derdi, kartı verdiği kişiye.

 

Uzaktan geçen hafta tanıştığım o adamı gördüm. Hani şu Murat’ın şarabını içen. Birilerini tutmuş sohbet ediyordu.

 

Aslında sanayideki o atıl atölyeleri görmek istiyordum. İçlerine girip onlara ve içindekilere bir esere bakar gibi bakmak istiyordum. Haz almak istiyorum. Heyecanlandırıyor beni. Bu çöppazarına, bu metruk atölyeler de dahil. Pazar ve atölyeler etle tırnak gibi.

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

30 Nisan, 2017

 

İlk kez erken gittim pazara. Düne göre kalabalıktı. Pazara gelmemin nedeni aslında Hatice’ydi. Ona mahçup olmamak. Pazarı dolaştım. Birkaç kanaviçe işleme aldım. Bunlardan bir sergi projesi yapmayı düşlüyorum. Hem düşlüyor, hem de düşünüyorum. Yapmasam da önemli değil. Evde, atölyede, bu güzelim işlemeleri yere seriyorum. Bunları seyretmek ne hoş. Saatlerce hem de…

 

Çantamda bir tane ameliyat eldiveni vardı. Onu sağ elime taktım. Hatice’nin tezgâhına geldiğimde eldiveni attım. Bir elim tertemiz, diğeri pislik içindeydi. Bu pazar çok pis. Hem de çok. Adamı hasta eder. Mutlaka bu eldivenlerden takılmalı.

 

Yorgundum. Bir tabure uzattı Hatice. Yanında dünkü arkadaşı vardı. Bana yırtık bir torba uzattı. İçinde dün söylediği fotoğrafların olduğu. Açtım, döktüm torbayı. Eski dönemlere ait gazete küpürleri, kartvizitler, birkaç düzine siyah-beyaz fotoğraf… Fotoğraflardan bazılarında  İsmet İnönü var. Baktım onlarca kartvizit aynı kişiye ait. Ankaralı bir gazeteciye ait kartvizit. Bu gazeteciden artakalanlar. Cebimdeki  paranın hepsini verdim Hatice’nin arkadaşına. Bir ara çantamı göremedim. Eyvah, dedim içimden. Aklım, çantamdaki bu pazarı yazdığım deftere (Çöp Pazarı)  gitti. Bir an defterimin, buradakilerin eline geçtiğini ve onu okuduklarını tahayyül ettim. Kim bilir ne düşünür ne hissederlerdi?

 

Yolda şu gazete kupürlerini düşündüm bir süre.  Bütün bu gazete yazılarını yazan, bizim Ankaralı gazeteci. Bunlardan yola çıkılarak ne güzel bir anlatı yazılır. Kısa bir roman. Bir novella.

 

Bir tezgâhtan da Ahmet Altan’ın Aldatmak adlı romanını almıştım. Neden aldım bu romanı? Kitabın başına iliştirilmiş bir etiket için. Şöyle bir yazı var küçük etikette:

 

Aldatmak isimli kitabın bulundurulmasında sakınca yoktur.”

 

Sağ altta ise imza:

Kenan Karadağ

P.Yzb. 24’üncü Bl. K.

 

Hapishanelerdeki ‘görülmüştür’ damgalı mektuplar, yayınlar geldi aklıma. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur. Sakınca yoktur...

 

 Fotoğraf: Erdal Ateş

 

6 Mayıs, 2017

 

Yağmurlu bir gün. Pazara gittim yine de. Pazar meydanı çamur içindeydi. Çok az insan vardı. Çamurun içinde dolaştım pazarı. Dolaştım ama hiçbir tezgâha yanaşmadım. Bir nesneye elimi sürmedim. Yalnızca çamura atılmış eşyaların o perişan hallerine baktım. Haticegil yoktu. Yağmurdan dolayı gelmemişlerdir. Heyecansız ayrıldım pazardan. 

 

Çantamda çöppazarının günlüğünü tuttuğum defterim. Bu defteri anımsadım. Ne yazacaktım bugün? Pazarda mal satanlar, bu pazara gelen insanlar, bu pazarın günlüğünü tuttuğumu, bunun için pazara geldiğimi bilseler ne düşünür ve hissederler acaba? Bunun için mi geliyorum buraya? Yani günlük için mi? Hayır. Hayır. Günlük olmasa da gelirim tabiî ki. Günlük bahane. Beni pazara götüren bir neden ya da araç. Doğrusu bu. 

 

Pazardakiler ne mi düşünür ve hisseder bu günlük için? Sanırım yadırgarlar. “Bu çöp pazarının neyinin günlüğünü tutuyorsun?” gibi şeyleri duyar gibiyim. Yıllarca bitpazarı ve çöppazarındaki öteberinin fotoğrafını çektim. Birçok satıcı, buralara gelen insanlar şöyle dediler bana: “Neden çekiyorsun ki bu çerin, çöpün fotoğrafını?”

 

Doğru bir bakıma. Neden çekilir ki ıskartaya çıkmış nesnelerin fotoğrafları? 

 

Hele bu nesnelerin, pazarın günlüğü neden tutulur ki? Kendime soruyorum bunları. Hem zor hem kolay bunların yanıtlanması. Her nesnenin bir toplayıcısı vardır. İsterseniz “toplayıcı” yerine “koleksiyoner,” deyin.  Neler neler toplanır buralardan insan şaşırıp kalır. Rozetten, anahtarlıktan, iğneden iplikten tutun da insan saçına varıncaya kadar…Bunların peşine düşenlere, “Neden?” diye sormadım hiçbir zaman. Sormam da. Anlamsız ve yersiz gelir bana.

 

Bu tuttuğum günlük için de aynı şeyi düşünüyorum. Pazar, buradaki nesneler, onların halleri, görüntüleri, hikâyeleri birer anlatı benim için. Hem görsel, hem de yazınsal. Bir sanat eserinden aldığım hazzı alıyorum bu pazardan. Sanat eseri olmayan sanat eseri. Sanat eseri vasfını ben yüklüyorum. Bu işlevi ben kazandırıyorum onlara. Gizil bir işlev bu. Bilmem biraz kapalı mı oldu bu anlattıklarım….

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon