Bir kaçış sahasına dair notlar

Müze Evliyagil, 9 Mart-14 Temmuz 2019 tarihleri arasında Nilüfer Şaşmazer’in küratörlüğünde Füg adlı sergiyi ağırladı. Müze koleksiyonu ve koleksiyon dışı üretimlerle toplam 16 sanatçının eserlerini bir araya getiren sergiyi İlker Cihan Biner değerlendirdi

 

☕️ 9 dakikalık okuma

 

Kuzgun Acar, Metal, 41 x 44 x 44 cm, Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu 

 

0. Giriş
Jean Paul Sartre'ın Bulantı* romanı Roquentin isimli bir tarihçinin güncesi biçiminde yazılır. Karakter bir otelde yapayalnız yaşar. Kimseyle konuşmayan ve hatta alışveriş yapmayı dahi kesen Roquentin tek başına gezerken pek çok şeyi keşfeder. Tüm nesnelere, geçip giden şeylere pür dikkat bakar. Sonunda romanın karakteri eleştiriyi kendisine de yönelterek gerçekliği ters-yüz etmeye soyunur. Günlüğünden anlamsızlık denizi akmaya başlar. Bira bardağı dahi gözünde manasızlaşır. Bulantı atakları etrafındaki şeylerin sefaletiyle ilişkili hale gelir. 


Roquentin'in savruluşu: “Bulantı benim içimde değil; dışarıda hissediyorum onu, duvarın içinde, askılarda; etrafımdaki her yerde... O benim değil, ben onun içindeyim,” biçiminde belirir. Bu deneyim karakterin sürüklendiği hiçlik duygusunu gözler önüne serer. Sinirsel bir tükenmişlik hissi romanın yüzeyine yayılır. Sayfalar ilerledikçe hafıza dahi yönünü şaşırır. Boş bakışlar devreye girer. Roquentin “Şeylerin ortasındayım... İsimsiz şeylerin” diyerek duygularının hal-i pür melâlini işaret eder.


Lakin Sartre enseyi karartmaz. Romanın bir yerinde iç sıkıcı ve hiçliğin hâkim olduğu betimlemeler yerini canlı imgelere bırakır. Roquentin, Sophie Tucker'ın Some Of These Days adlı şarkısını duyar. Bulantı kaybolur. Eserin kasvetli havası değişir. Karakterin “Müziğin içindeyim. Duman halkalarıyla çevrili ateşten küreler aynada dönüp duruyor,” cümlesi imgelerin canlılığını dışa vurur. Estetik pratik hiçliğe batmış birine nefes verir. Blues gibi ritmik bir müzik Roquentin'in etkin duygularını ateşler. Anlam yakalanır. Her ne kadar geçici de olsa şarkının melodisinin yarattığı etki Bulantı'yı tamamen karanlık bir çalışma olmaktan kurtarır. Gittikçe tek düze hale gelen karakterin içsel durumu renklenir. 


Kimi zaman okuduğumuz metin, duyduğumuz ritim, gördüğümüz resim içsel dünyamızda titreşimlere yol açabilir. Mevcut eserle olan karşılaşma dönüşümün kapılarını açma potansiyeli taşır. Estetik düzenlemeler tıpkı Sartre'ın yarattığı Roquentin'de olduğu gibi yaşamda başka pencereler açmaya sebep olabilir. Algı tarzlarımızda oynamalar meydana gelir. Bedensel ekolojimizin duygu haritası canlanır. Fakat bedeni hızlandıran bu ayrıcalıklı anların ete kemiğe bürünmesi gerekir. Sıradan olanın iyice yırtılabilmesi ve geçici jestlerle sınırlanmamak için yaratıcı duyumsamalar biçimlendirilmeye ihtiyaç duyar. Çünkü oluşacak formların varlığı dünyayla olan etkileşimimizi derinleştirir. Romandaki karakterin deneyiminde şarkının uyandırdığı yaşam arzusu yalnızca anlık parıldamalara yol açar. 


O halde dümeni daha somut yerlere kırabiliriz. Bir sergi mekânındaki estetik pratiklerin nihilist bir çağda krizleri, çatışmaları nasıl aştığını ya da onlarla hangi koşullarda mücadele ettiklerine bakabiliriz. Eserler arasında kaybolmanın yarattığı etkiyi konuşabiliriz.

 

Mithat Şen, Kontrplak üzerine monte edilmiş, 144 tuval üzerine akrilik, 1994-95, 120 x 120 cm ve Tuval üzerine yağlıboya, 1988, 162 x 130 cm


1. Estetik Filizlenme
Müze Evliyagil'deki Füg sergisi rengârenk bir bahçeyi andırıyor. Küratörlüğünü Nilüfer Şaşmazer'in yaptığı sergide Albert Bitran, Canan Tolon, Erol Akyavaş, Gülçin Akbaş, İlhan Koman, Kuzgun Acar, Merve İşeri, Mithat Şen, Murat Akagündüz, Mübin Orhon, Nevzat Sayın, Nuri Kuzucan, Ömer Uluç, Semiha Berksoy, Ülgen Semerci yer alıyor. 


Bulantı romanından bir sahne ile sergi arasında bağlantı kurduran mevzu duygu atmosferinin etkinliğiyle ilişkili. Blues ile füg müzikal bağlamda biçimleri birbirinden çok farklı nitelikleri barındırır. İki farklı formun kesiştikleri yerin hisleri yaratıcı bağlamda ateşleyen dinamikler olduğunu söyleyebiliriz.

 

Yalnız Bulantı'nın açtığı kapıdan girip romanı arkada bıraktığımız an ondan daha geniş bir nefes sahası ile karşılaşıyoruz. Çünkü Füg sergisindeki eserler biçim itibariyle tek noktaya odaklanmak yerine her biri kendi içinde başka dünyaları barındırıyor. 


Öncelikle çalışmalardaki kaos mevzusuna değinmek gerekiyor. 


Paul Klee'nin gri noktası eserlerinin üretim sürecinin anahtarı gibidir. Paralel bir durum Cézanne'ın uçurum dediği meselede de ortaya çıkar. 

 

Duyulur boyutlar açma ihtiyacı diyebileceğimiz bu mevzu estetik pratiklerin oluşumunda büyük önem teşkil eder. Krize odaklanma ve onu görünür kılma veya felaketi aşabilme gücü eserin kaldırma kuvvetini oluşturur. 


Füg’de yer alan eserlerin his dünyaları, doğrudan yaşamsal krizlere gözünü dikiyor. Bu hâl her yapıtta yerini farklı problemlere, konulara bırakıyor. 


Tekil bağlamda baktığımız zaman; iktidar dinamiklerinin oluşturduğu ve kentleri çepeçevre kuşatan mekânlara Erol Akyavaş'ın eserlerinde rastlıyoruz. Sanatçının 1970 sonlarında üretmeye başladığı çalışmalar bizlere Türkiye'nin siyasi tarihinde önemli bir kırılmaya işaret eden 12 Eylül 1980 darbesine giden yolu vurguluyor. Alışveriş merkezlerinin yükseldiği, şehirlerin iyice hapishane mimarisine teslim olduğu durum 12 Eylül sonrasında hızlanır. Akyavaş'ın yapıtlarında görülen tuğla duvarlar, kaleler, kent manzaraları dönemin kapalı mekânlarının hızlanması ve hapsedilen birey sorununu işliyor. Böylelikle sanatçının görünür kıldığı problemler aynı zamanda sosyolojik olguları da yaratan ve bir dönemin tarihine bakarken kaynak işlevi görebilecek niteliklere sahip olma özelliği taşıyor. 


Belge olabilecek çalışmalar dizisinden yine mimariye dair başka eserlere geçiş yaptığımızda konunun ehemmiyeti değişiyor. Sergide Nuri Kuzucan'ın yapıtları mimari meseleleri farklı yöntemlerle ele alıyor. Sanatçı kentlerin karmaşık ve bölünmüş yapısını ve iç-dış mekânları un ufak ederek tuval üzerinde yeni bir form oluşturuyor. Parçalara ayırma işlemini yaparken yüzeylere, çizgilere değişik perspektiflerden bakma işlemini devreye sokuyor. Kuzucan tuvalde gerçekleştirdiği yapı söküm olayıyla beraber yağlı boya resimleri oluştururken ışığın yönüne bağlı olarak yüzeyde küçük pencereler yaratıyor. İstanbul ve Hong Kong gibi önemli metropollerdeki yapıları bilen Nuri Kuzucan küresel kentlerdeki biçimlenişe dair bir gösterge sunuyor. 

 

Füg sergi görüntüsü


Mimari biçimler, kent tasvirleri ve bunların altında yuvalanan iktidar formlarından sonra mikro süreçlerin ağır bastığı çalışmalara bakabiliriz. Mithat Şen'in sergideki iki eseri benlik-beden ilişkisi üzerinde duruyor. Esasında bu çalışmalar birbirine düğümleniyor. İlk eserde  kökleşmiş, gerilimli bir beden var. Figürün sabitliğini fark edebiliyoruz. Fakat diğer eser bu çalışmanın lime lime edilmiş hallerinden oluşuyor. 


Kimlik, ırk, sınıf gibi normatif biçimlere bürünen tahakküm mekanizmaları bedeni sabit kılar. Oysa hepimiz parçalı benliklere sahibiz. Mithat Şen, ikinci resminde tam da böyle bir yere işaret ediyor. İlk çalışmadaki  homojen görüntü ikinci eserde yerini lekesel izlerle örülü parçalı oluşun hakikatine bırakıyor. 


Füg sergisinde beden ve varoluş meselesi sadece Mithat Şen'in yapıtlarında yer almıyor. Semiha Berksoy'un Sonsuzlukta İnsan eseri bizleri bedenin kırılganlığı meselesine götürüyor. Bu sefer tuval üzerine bir çalışmayla karşılaşmıyoruz. Yuvarlak delik, kumaş ikilisi esere dair özgül biçimlenmeyi işaret ediyor. Asılan bir kumaş parçasının varoluşla nasıl bir ilişkisi olduğunu sorabiliriz. Eser tüm insanlığa dair bir önemli durumun altını çiziyor. 


Yaşam boş bir kaos veya mutlak hız olan kozmik enerji olma özelliğini taşır. Saf yoğunluk diyebileceğimiz hareket bedenden çok daha fazlasıdır. Berksoy'un Sonsuzlukta İnsan çalışması seküler bir tutumla kozmik kükremenin yarattığı dalgalanmaları yakalamaya çalışan bir eser. Cisim olarak boyanmış kumaşın varlığı akıp giden yaşamı, ortasına açılan delik hayattan almaya çalıştığımız dilimi ifade etmeye çalışıyor. 

 

Füg sergi görüntüsü

 

Mamafih, akıp giden ve açık proje bağlamında görebileceğimiz yaşam denen malzemeden başka neler yapabiliriz gibi bir soru sorabiliriz. Cevap olarak Berksoy'un yapıtının yanına Ömer Uluç'un desenlerini de ekleyebiliriz. Sanatçı 1967-1974 yıllarında ürettiği Armalar adlı seride yoğun karalamalarla bazı desenler çıkarır. Sergide yer alan bu formlar dizisi özgürleştirici dokunuşlara sahip. Kozmik akıştan kesilen, biçilen hareketli yapıları Ömer Uluç'un biçimsel serüveninden bir bölüm olarak görebiliriz. 

 

Görüldüğü üzere sergide, krizle yüz yüze gelebilen ve bakan göze kapı açabilen çalışmaların yanında felaketten kaçan, kendine yeni alanlar inşa edebilen yapıtlar da yer alıyor. 


Fragmanın başında fügü yalnızca müzikal biçim olarak ele alan ve blues ile ortak çizgi arayan yaklaşımla karşı karşıyaydık. Artık o hattan çıkıp füg sözcüğünün geçirdiği evrime bakabiliriz. Serginin kataloğundaki metnin bir yerinde kelimenin anlamının tarihselliğinin altı çiziliyor. Psikiyatrik vakalarla şekillenen mana sözcüğün alanını genişletip disiplinler arası biçime kavuşuyor. Hatta katalogda Georges Pérec'in Bir Kaçışın Mekânları metnine gönderme yaparak fügün özgürlükle olan ilişkisine vurgu yapılıyor. Sözcük kaçış, belirsiz maceraya atılma, içinde bulunduğu mecradan uzaklaşma gibi cesur anlamlara kavuşuyor. 


Sergiye dair analiz mevcut dünyanın felaket döngüsünde kaybolan ve bir roman karakteri olan Roquentin'in nihilist deneyimleriyle başlamıştı. Ama bu tecrübeler daraltıcı konumları içerdiğinden dolayı dümeni kırma kararı almıştık. 

 

Sonuç olarak geldiğimiz yerde Füg sergisi bizlere ne söylüyor? Eserlerin dünyayı etkin kılabilecek potansiyellere kapı açtığını görüyoruz. Mekân bir kaçış sahasına dönüşüyor. Estetik pratikleri yaratan onlarca duyumsama hissi yaratıcı izler taşıyor. Yani çalışmalardaki heterojen öğelerin hızı Füg sergisini ayakta tutuyor. 

 

Ortak bir dünyaya açılan bu estetik düzenlemeler mücevher misali parlıyorsa şu soruyu sormanın zamanı geldi de geçiyor: Onlar kıpırdıyorsa biz neredeyiz? 

*Jean Paul Sartre, Bulantı (Can Yayınları/Çeviri: Metin Celal)

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon