Ben bir aktarıcıyım

16.04.2018

“Ey Thespis! Sanatın yaşamdan beslendiğini; havası ne kadar zengin, cephesi ne kadar görkemli olursa olsun, bir tiyatronun, içinde insanların çay pişirip tost yaptıkları küçük evler olduğunu unutursam, hatırlat bana! Yaşamım sanat olsun. Sanatımdır yaşayacak olan; ölecek olan, yaşamım.” Oyuncunun duasını sahne gerisinde mırıldanan, yaşamını mesleği için sürdüren Ayşegül Sünetçioğlu, bu sezon tek kişilik oyunu Jean-Paul Marat ile seyirciyle buluşuyor. Marat hala yazmaya devam ederken, Bastille düşeli tam dört yıl olmuşken, zafer çığlıkları hala kulaklardayken Ayşegül Sünetçioğlu oyunda birden fazla karaktere bürünüyor... Sünetçioğlu ile sanat yaşamı, oyunculuk anlayışı, projeleri ve gelecek hakkında konuştuk

 

 

Ayşegül, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Oyunculuk Ana Sanat Dalından mezun oldun. Zorlu ve çetin geçen lisans eğitiminden önce yıllar önceye, oyuncu olmaya ve yetenek sınavlarına girmeye karar verdiğin o günlere geri dönelim mi? Nasıl bir hazırlık aşamasından geçtin? Oyuncu olmaya nasıl karar verdin? 

 

Lise son sınıfa kadar oyuncu olmakla ilgili bir hayalim yoktu ta ki annem beni özel bir tiyatro kursuna yazdırana kadar. Annem Kadıköy’de yoldan geçerken bir tiyatro afişi görüyor ve beni kursa göndermeye karar veriyor. Aslında bütün bunlara rağmen lisede babam bilgisayar mühendisi olmamı istiyordu ben ise iç mimar olmayı hayal ediyordum. Fakat sonra sahnede olmaya alıştıkça ve bunu sevdikçe kararımı değiştirdim. Fakat ailem başta istemedi, hatta babam dışında kimse oyuncu olma isteğimi desteklemedi. Yani ben de ailesinden bu konuda destek görmeyen her kişi gibi en klasik “Sen yine yap ama hobi olarak yap.” düşüncesiyle mücadele ettim. Konu elbette ki para kazanamayacak olmamdı. Ama önce bana hazırlanmam için zaman tanıdılar. İlk sene sadece İstanbul Üniversitesi’ni denedim, olmadı. Sudan çıkmış balık gibiydim, aslında sınavlarla ilgili hiçbir bilgim yoktu. Meslek seçiminde bir anda karar değiştirmek benim aleyhime oldu. Başka bir bölümde de okumak istemediğimden o sene ailem beni dershaneye yazdırdı. O sıralarda aileme daha fazla yük olmamak için kendi paramı da kazanma niyetlisiydim, çünkü tiyatro kursu dışında sınava hazırlık için dans eğitimi de almak istiyordum. Böylece bir mağazada part-time çalışmaya başladım. Oradan kazandığım parayla hem tiyatro kursuna gidiyor hem de salon dansları eğitimi alıyordum. Aynı zamanda Devlet ve Şehir Tiyatroları’nda bir çok oyun seyrettim, kısacası sınava hazırlık için elimden ne gelirse yapmaya çalıştım, kendi harçlığımı çıkardım diyebilirim. Fakat ikinci sene açıkçası herhangi bir hocayla çalışmak istemedim. Çünkü o zamanki hocama sürecin içerisinde güvenimi yitirdim ve yeni bir hocayla çalışmaya cesaret edemedim. Hatta beni sınava çalıştıran hocamın sınavı kazanamayıp tiyatroya geri döndüğümde bana “Ee Ayşegül, ne zannettin? Torpilsiz olur mu sandın bu işler?” demesiyle içimde hem büyük bir korku hem de bambaşka bir hırs oluştu. Onun beni hırslandırmak için yapmış olduğunu düşünmüyorum. O sene kendim hazırlanıp girdim. Dokuz Eylül ve Anadolu Üniversitesi’nde ilk aşamayı aldım, ikincisinde elendim. Bu durumun beni üzmesiyle birlikte aynı zamanda bunun korkunç bir inada ve inanca dönüştüğünü hatırlıyorum. Çünkü aşama almış olmam bana bir ışık yakmıştı, kendime olan inancımı tazelemişti. Üçüncü sene ailemin bana verdiği son haktı. O yaz hayat bana bir şans tanıdı ve karşıma Ali (Düşenkalkar) hocayı çıkardı. Kendisinin yol göstericiliğiyle o sene Dokuz Eylül Üniversitesi’ni kazandım. 

 

DEÜ GSF’de nasıl bir oyunculuk eğitimi aldın, nasıl bir disiplindi? Her sene hem her yıl 27 Mart Dünya Tiyatro Haftası kapsamında oynan Suat Taşer Kısa Oyunlarında hem de bölümün sahnelediği büyük oyunlarda sahneye çıkma imkanı bulmak, mesleğini pratiğe dönüştürme fırsatı bulmanın yanı sıra sıkı bir kuramsal eğitim almak seni gerçek hayata hazırlama konusunda yeterli oldu mu?

 

Açıkçası okulumdan bahsederken her zaman önce askeri bir disiplinle yetiştiğimizi söylerim. Gerçi senin sorunda disiplin farklı bir manaya çıksa da  bu tabir benim okulum için kullandığım başta gelen tanımlamalardandır. Okulun bize hem teorik hem pratik anlamda yüklediği ve bizden talep ettiği çok şey vardı. Bunların hepsine aynı anda yetişmeye çalışmak açıkçası beni gerçek hayata iyi hazırladı. Aynı anda bir çok şeyi yapabilme ve yönetebilme becerimi geliştirdi. Egomu en baştan sarstığından gerçek hayatta karşılaşacağım duvarlara hazırlık oldu. Okul en az hayat kadar acımasızdı, gerçi şimdi olsa okul mu hayat mı desen bir daha okula geri dönüp bu bakışımla yeniden okumak isteyebilirim. Sanatçı olacak kişinin topluma ışık tutacak bir birikime ve özgüvene sahip olması gerekirdi, fakat buna ulaşabilmek için yılmadan çok çalışmalıydınız. Ki sadece okulda da değil. Okuldan çıktıktan sonra da. Çünkü sanatçı olabilmek okuldan mezun olmakla olacak bir şey değildir. O süreci bitirdikten sonra geçirdiğiniz süreçle ilintilidir. Bizim okuldan iki tip mezun çıkıyor bence. Özgüvenini baştan yitirmiş olanlar veya hayata saldırmak için fırsat kollayanlar. Gerçi okul bitince herkes sudan çıkmış balığa dönüyor illa ki. Güvenli alanınızdan çıkıp hayata atılmak kolay iş değil. Okulumun tek handikapı sanırım İzmir’de tiyatronun varoluşuyla ilgili yetersizlikti. Ben okulu kazanmadan önce İstanbul’da çok daha fazla oyun seyrediyordum. Okul o kadar yoğundu ki istesem de çok zor seyrediyordum fakat o zaman seyretsem bile İstanbul’da görmüş olduğum işlerin yanında İzmir’deki tiyatro algısı benim için zayıf kalıyordu. 

 

 

Okuldan mezun olurken yazarlık bölümü öğrencileri bitirme tezleri ile ilişkili bir model oyun yazar, oyunculuk bölümü öğrencileri de seçtikleri oyunlardan birer karakteri sahnelerler. Tez oyunundan bahsedebilir miyiz? Hangi karakterleri oynadın? O anın duygusunu hatırlıyor musun?

 

Kendi kendimi geçme meselesi tiyatroya başladığımdan beri benim için çok önemli olmuştur. Bu yüzden tezimde okul sürecinde deneyimlemediğim bir şey yapmak istedim ve toplumsal bir tabu olarak karşımıza çıkan cinsellik meselesini ele aldım. Anthony Neilson’ın yazdığı Sansürcü oyununda Bayan Fontaine ve Marius von Mayenburg’un Ateş Yüzlü oyunundan Olga karakterini oynadım. İstediğim gibi bir performansla mezun olduğumu düşünmüyorum. O kadar senenin birikimini daha iyi yansıtmak isterdim ama telaş ve başarı korkusu beni ele geçirdi.  O yüzden okulumla ilgili tezimden ziyade çok daha güzel anımsadığım başka anılarım ve performanslarım var. 

 

 

Bornova Belediyesi Şehir Tiyatrosu sürecinden bahsedelim mi? 25. yılını kutlayan bu oluşuma nasıl dahil olmaya karar verdin? Oyuncu ve yazarların genelde İstanbul’a geldiğini ve şanslarını bu ucu bucağı olmayan şehirde aradıklarını düşünürdüm. 

 

Açıkçası ben 4 senede mezun olup İzmir’den gitme niyetlisiydim. Fakat akademik hayata devam etme isteği beni İzmir’de tuttu ve yüksek lisansa başladım. O sırada sınıf arkadaşım Gökay Müftüoğlu’nun BBŞT’ye beni önermesiyle görüşmeye çağrıldım ve oluşuma kabul edildim. Bünyesinde oyuncu, müzisyen, yazar, sahne tasarımcısı ve teknik ekip barındıran bu oluşumdan onca senedir haberim olmaması ise benim için büyük bir şaşkınlık konusuydu. Bu hem okulumuzun Narlıdere gibi İzmir’in biraz dışında kalan bir bölgede olması hem de şehrin tiyatro algısıyla ilgiliydi. Oraya kabul edilmek benim için büyük bir şans olmuştu. Hem okulda eğitimime devam ediyordum hem de pratik anlamda kendimi geliştirecek harika bir ortam bulmuştum. Evet senin de dediğin gibi mezun olan herkes önce İstanbul’a gitmeyi tercih ediyor. Fakat benim girdiğim oluşum o zaman için bir laboratuvar niteliği taşımaktaydı. BBŞT’de çok şey öğrendim. Bir çok oyunda, bir çok önemli rolü üstlendim. O zaman İstanbul’a gelseydim bu deneyimlerin hiçbirini bu yoğunlukta yaşayamayacaktım. İzmir’de biz o zaman bir avuç insan olduğumuzdan aslında alanlarımız çok daha genişti. Aynı zamanda 7’den 70’e her yaştan öğrenciyle çalıştım, eğitim verdim. Koreograflık sürecim de orda deneyerek başladı ve ilerledi. Aynı zamanda kadrolu bir çalışma sistemleri olduğundan her ay sabit gelirim de vardı. Konforum yerindeydi anlayacağın.  Şaka bir yana eminim bugünkü haliyle İstanbul’daki çoğu kişinin tercih edebileceği bir kurum olabilir. En azından İstanbul’un keşmekeşinden sıyrılıp ‘dinlenmek isteyenler’ için. 

 

 

Seni okulda sahnelenen oyunların dışında, yine BBŞT’de Brecht’in Mutlu Son adlı oyununda izlemiştim ve hayran kalmıştım. Oyunda yer alan şarkıların bestesini merak ediyorum, nasıl çalışıyorsunuz? Özgün bir çalışma mı çıkartıyorsunuz?

 

BBŞT bünyesinde müzisyen kadrosu da olduğu için oyun müziklerimiz genellikle özgün bestelerden oluşuyordu. Mutlu Son’da da bütün besteler halen BBŞT’de olan arkadaşım Ozan Gökmen’e aitti. Ekibe daha sonrasında müzisyen arkadaşlarım Utku Gücoğlu ve Gökay Kaçanoğlu da eklendi. Bu nedenle sezonda çıkan ana kadro oyunlarının yanı sıra kursiyer oyunlarının bile bestelerini müzisyen arkadaşlarımız üstlenirdi. 

 

BBŞT’nin repertuvar seçiminden bahsedebilir misin? Oluşum olarak tiyatro politikaları neler? 

 

BBŞT’nin genel hedefi İzmir’de bir şehir tiyatrosu olmadığından o rolü üstlenmekti. Çünkü bakıldığında Devlet Tiyatrosu’nun dışında ödenekli olan tek tiyatro burasıydı. Bu yüzden repertuvar seçimlerinde geniş bir kitleye yani her yaştan, her statüden seyirciye ulaşabilme yetkinliği hedef alınırdı. Bornova’da Ege Üniversitesi olduğundan seyirci kitlesi çok dinamik bir yapıya sahipti. Ama tek hedef dediğim gibi sadece Bornova değil İzmir’e ulaşabilmekti. Bunun için de olabildiğince farklı oyunları tercih etmekten kaçınılmazdı.  

 

Ayrıca BBŞT için bir ‘okul’ da diyebilir miyiz? Öğrencilerin olduğunu biliyorum…

 

Kesinlikle diyebiliriz. Hem bünyesinde barındırdığı sanatçılar hem de kursiyerler için. 9 yıl boyunca sahne üstünde deneyimlediklerim bir yana derslerde öğrencilerimle kazandığım edinimler bir yana… BBŞT bünyesinde bu zamana kadar yüzlerce öğrenci barındırmıştır. Örneğin sınıf arkadaşım Gökay da orada eğitim alıp okulu kazanmış ve mezun olduktan sonra tekrar BBŞT’ye oyuncu olarak dahil olmuştur. İzmir’de tiyatro alanında eğitim veren merkezlerin başında gelir. Çünkü eğitmen kadrosu aynı zamanda ana kadroda olan sanatçılardan oluştuğu için gelen öğrenci derste aldığı teorik birikimi oyunlarda hocalarından izleyerek pratikteki karşılığını görme fırsatı bulur. Bununla birlikte öğrenci sezon sonunda öğrendiklerini çıkartılan oyunda deneyimleme fırsatı bulur. 

 

 

Bir oyuncu olarak senin beslenme kaynakların neler; akşam sahneye çıkmayacaksan bile gün içinde mutlaka çalışıyor musun? 

 

Açıkçası İzmir ve İstanbul’a göre çalışma dinamiklerim biraz değişti. BBŞT’deyken kendime ayıracak çok fazla zamanım vardı. Yani gün içerisinde prova olmasa bile orada bulunma zorunluluğumuzdan ötürü -bu bizim için bazen korkunç bir dezavantaj olmakla birlikte meseleye bakışınıza göre çok büyük bir avantaja da dönüşebiliyordu- kendimizi beslemek için çok zamanımız oluyordu. 9 sene mesai sistemiyle çalışmış olduğumdan işimiz olmasa da tiyatroya gidiyorduk. O zaman günü nasıl dolduracağın sana kalıyordu. Ben her sabah beden ve ses ısınması alırdım. Dans ederdim, şarkı söylerdim. Dönemsel olarak -bu o zamanki motivasyonuma veya projeye göre değişiyordu- yoğun beden egzersizleri, dans ve ses çalışmaları yaptım. Bu enstrümanımı sıcak tutabilmek için kendime şart koştuğum bir meseleydi. Çünkü beden ve ses meselesi çok nankör, siz ilgilenmezseniz çeker gider. Tiyatronun er meydanı olma meselesi de buradan gelir. Çünkü bana göre sahne ham oyuncuyu kusar. Pratiğe bu kadar yüklenirken teoriği geride bırakmak da olmaz. Bu anlamda akademik eğitim alıyor oluşum bir şekilde teorik birikimimi de sıcak tutmama neden oldu. İstanbul’da ise şehrin hızına alışmaya çalışırken zaten kendiliğinden spor yaptığımı fark ettim. Buraya gelince koşturmaktan kilo verdim o kadar yani. Henüz eski spor rutinimi oturtamadım ama İstanbul’da bir çok tiyatrodan oyun seyretme olanağı buluyorum. Bu beni çok başka bir yerden besliyor. Çünkü 14 senedir İzmir’de olduğumdan beni şaşırtan bir şey olmuyordu artık tiyatrolarda.

 

Jean-Paul Marat’da sahnede rüzgar gibi esiyorsun. Ayrıca metin de kendi içinde çok dinamik. Oyunu tek başına götürmene rağmen aslında birden çok karakteri canlandırıyorsun. Bu karakterleri birbirinden nasıl ayırıyorsun? 

 

Jean-Paul Marat’dan önce 2010 yılında BBŞT’de yine bu oyunun yönetmeni olan Ant Aksan tarafından sahneye koyulan Marat/Sade oyununda Haberci rolünü üstlendiğim ve oyunun koreografı olduğum için oyunun tümüne hakimdim. O yüzden karakterleri birbirinden ayırmanın süreci aslında önceden hazırdı. Fakat rollerin önceki oyunda arkadaşlarım tarafından cisim bulmuş halleri benim zihnimdeydi. Onların yarattığından bambaşka bir şey çıkmalıydı. Bu benim için süreci zorlaştıran etkenlerden biriydi. Fakat oyunun tek kişilik olması rolleri mutlaka biçimsel olarak birbirinden ayırmayı şart koşuyordu. Bu yüzden rollerin dinamiklerini belirleyip hepsine hem seste hem ifadede seyirciye net aktarabilecek kodlar bulmalıydım. Rollerin dinamikleri de alt metinlerine göre şekillendi ve bugünkü halini aldı. Benim için önemli olan sadece bedendeki kodu gerçekleyebilmek değil aynı zamanda rolün duygusunu o bedende tam da o anda hissetmeye çalışmaktı. Böylece hep şimdiki zamanda kalmaya kendinizi zorluyorsunuz. Roller şeklen ayrılırken, iç enerji olarak da birbirinden ayrılması gerekiyor. 

 

 

Oyunun masa başı çalışmasından da bahsedelim mi?

 

Oyunun masa başı sürecinde göz ettiğimiz en önemli şey asıl olayın yani Marat’nın Charlotte Corday tarafından öldürülüşünün fonda yer aldığı bir Sade ve Marat tartışması sunmak ve bunu görünür kılmaktı. Oyunun yönetmeni Ant Aksan hem metni uyarladı hem de dramaturjisini yaptı. Marat/Sade oyununu tek kişilik bir oyun haline getirmek hayli zor oldu. Fikren bize başta heyecanlı gelse de prova sürecinde tıkandığımız yerler çok oldu. Özellikle rollerin ve durumların birleşme noktalarında. Metnin orijinalinde yan yana gelmeyen durumları veya karakterleri biz bazı bölümlerde iç içe geçirdik. Bu bize metin için yeni bir okuma yolu sağlarken, biçimde de çok faydalı oldu.

 

1979 yılından bu yana Boston'da aralıksız sahnelenen ve Amerika tiyatro tarihinin en uzun süreli oynanan oyunu olarak Guiness Rekorlar Kitabı'na geçen interaktif komedi Şen Makas’ı bu sezon Nedim Saban kendi yorumuyla yönetiyor. Sen de bu projede koreograf olarak yer alıyorsun. Bu süreci anlatır mısın? 

 

Şen Makas, Tiyatrokare’nin yapımı. Yıllar önce yine Tiyatrokare’de sahnelenmiş ve çok beğeni toplamış bu oyunu bu sezon Nedim Saban yeni bir yorumla yönetti, ben ise koreografisini yaptım. Nedim Saban ve Şen Makas ekibiyle çalışmak benim için büyük bir şans oldu. Tiyatrokare ekibinde üst sınıfım Halim Ercan senelerdir oyunculuk yapıyor. O ve Dokuz Eylül Üniversitesi’nden hocam Sibel Erdenk’in sayesinde Nedim Saban’la tanışmış oldum ve projeye dahil oldum. Özellikle Melek Baykal gibi usta bir oyuncunun bulunduğu bir projede benim de tuzumun bulunması çok mutluluk verici. Her prova benim için ders niteliğindeydi. Sezona öylesine hızlı ve harika bir giriş yaptılar ki şu an dur durak bilmeden her bölgeden seyirciyle buluşuyorlar. Senelerce seyirci bulacak bir iş oldu. 

 

 

 

Gelecekteki yeni plan ve projelerden bahsedelim mi?

 

Gelecek planlarımın ana çatısı yine tiyatro üzerine. Şu anda Praxis Perform için Gökay Müftüoğlu ile tek kişilik yeni bir proje hazırlığı içerisindeyiz. Ben bu sefer reji tarafındayım. Sezon sonuna seyirciyle buluşturmayı hedefliyoruz. Uzun zaman birlikte çocuk oyunlarında ve BBŞT çatısında sahneye çıktığım sınıf arkadaşımla yeniden iş yapıyor olmak hayli heyecan verici. Aynı zamanda Kadıköy Emek Tiyatrosu’nda oyunlarını hayranlıkla seyrettiğim Engin Alkan’ın yeni projesinde oyuncu olarak yer alıyorum ve kendimi çok şanslı hissediyorum. Nisan’da seyirciyle buluşacak. Aşırı heyecanlıyım. Bir yandan da İzmir’deki ortağım, can arkadaşım Serel Turhan ile Praxis Perform’un İzmir ayağını yeniden canlandırma niyetlisiyiz. Yeni sezona hem İzmir hem İstanbul’da olacak iki ayrı proje niyetimiz var. Projenin ne olduğunu söylemek için henüz erken. Yani yine tiyatro ve hep tiyatro diyorum. 

 

Oyunculuk mesleğini seçmek isteyenlere ne söylemek istersin? 

 

Ben daha mesleğinin baharında, çiçeği burnunda biri olarak görüyorum kendimi. Öğrenecek daha çok şey var. Ama benden gençlere selam edecek olursam bu mesleğin sevilmeden yapılacak bir tarafı yok diyebilirim. Gerçekten tutkunsanız bu işe girin. Ama neden sevdiğini bilmek çok önemli. Ben seyirciyle her buluştuğumda çoğaldığımı hissediyorum. Ben bir aktarıcıyım, söyleyecek sözüm olduğunu düşündüğüm için tiyatronun içindeyim. Tiyatro benden önce vardı, benden sonra da olacak. O yüzden kendini önemsemekten geçmemeli tiyatro yapmanın yolu. Neden tiyatro yapmak istediğini iyi bilmek gerek. 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon