Batık hikayeler

Martch Art Project’in Yuvakimyon Rum Kız Lisesi’nde düzenlediği Dancing into One sergisi 18 Mayıs’a dek devam ediyor. Ezgi Yıldız’ın küratörlüğünde Tufan Baltalar, Başak Bugay, Oğuz Güdek, Bengü Karaduman, Ozan Ölmez, Doğu Özgün, Deniz Pasha, Sinem Tekin ve Sevil Tunaboylu’nun işlerini bir araya getiren sergiyi İlker Cihan Biner değerlendirdi

 

1545 kelime

 

Dancing Into One sergi görüntüsü

 

0. Prolog: Coğrafya kader midir? 

 

Sosyal medyada memleketin ahvaline dair kötü bir olay patlak verdiğinde "coğrafya kaderdir" cümlesini kurmak moda oldu. Neden bu ifadeyi sürekli kullanır hale geldik? Yaşadığımız siyasi iklim, soluduğumuz toplumsal ilişkiler, iktidarın yaptırım gücü yazgıyla mı ilişkili?

 

Çerçeveyi ülke topraklarından Ortadoğu'ya doğru genişlettiğimizde derinleşen bir şiddet döngüsüyle karşılaşıyoruz. Yok etmeye, parçalamaya muktedir savaş hâli beraberinde aidiyet izlerinin silinişine, sürgüne, mülksüzleşmeye ve göçe dair yoğun bir hareketlenmeye yol açıyor. Suriye'deki iç harpten dolayı gitmek zorunda kalan kitleler, Filistin, Irak, Afganistan ve Pakistan'da yaşanan yoğun çatışmalar coğrafyayı kara delik haline getirmeye yetiyor. Rojava'daki gibi yer yer çeşitli direnişler ortaya çıksa da kalabalıkların yerinden edilmesi kaçınılmaz bir gerçeğe dönüşüyor. Geçim kaynaklarından, gıdadan, korunmadan ve haklardan mahrum bırakılan bunca insanın yaşadığı travma derin yaralara sebep oluyor. 


Duruma tarihsel bağlamda baktığımızda akıllara hemen Kral Oidipus efsanesi geliyor. Sophokles'in eseri olan ve Freud'a dahi ilham olmuş anlatının olay örgüsü ensestle ilişkilendirilir. Fakat Oidipus adı Yunanca'da "ayak bilekleri deşilmiş" anlamına gelir. Eserde baş karakterin isminin manası olay örgüsü ile bağlantılı halde karşımıza çıkar. Kahinler Kral Laios'a (Oidipus'ün babası) çocuğunun büyüyünce babasını öldürüp annesi ile evleneceğini söylerler. Laios bunu önlemek için çocuğunu ayaklarından bağlar ve öldürmesi için çobana verir. Oidipus'ün kökeniyle teması silinmeye çalışılır. O günden sonra da, ayak bileklerindeki şişlik onun izi haline gelir. Hikâyenin tümü ensestle alakalı olmasaydı, Oidipus'un yarasını ve onun kökenden kopuşunu daha ayrıntılı konuşabilirdik. Nitekim eserde, sürekli gezme hali veya göçebelik baş karakteri değersizleştiren bir durum olarak işlenir. 


Batı kültüründe 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında milletlerin kolektif bedenleri üzerindeki iz Sophokles'in eserinden ilham alınarak anlatılır. Avrupa'nın demografik yapısının çatışmalarla alt-üst olması, Balkan savaşları, ulus devletlerin birbiriyle mücadelesi köken fikrini yerle bir ederken mülteci olgusu Oidipus'un yarasıyla özdeşleştirilir. 


Yapıta atıfta bulunurken Antik Yunan'daki sürgün nefretine de değinmek gerekiyor. Sokrates'in bir yurttaş olarak ölmenin sürgünden daha şerefli olduğunu söylemesi, Thukydides'in "yabancıların sözü yoktur" lafı göçebe kimliklerin o dönemlerde de kötü görüldüğünü işaret eder. 


Bir yerlerden sürülme, göç etmek zorunda kalma Yahudi-Hıristiyan geleneğinde Antik Yunan'dan farklı bağlamda olumlu bir değer taşır. Eski Ahit'te halk kendini köksüz gezgin olarak görürken Yehova yer değiştiren tanrı biçiminde karşımıza çıkar. 


İlk Hıristiyanlar da oradan oraya dolaşmayı ve bir şeylere maruz kalmayı imanın zorunlu neticesi olarak görürler. Aziz Augustinus'un gezgin imgesi hac yolculuğuna çıkan ve ibadetini zaman içinde tamamlayan bir görüntüye sahiptir. Mekânsızlık fikri inanca hakim olur. Kabil'in şehir inşa eden durumu yerine Habil'in şehirsizliğinden ilham alınır. Augustinus'un gezgin görüsü sonsuzluk krallığının arayışıyla ilişkilenir. 


Eski Ahit ve Hristiyanlık geleneğindeki köksüzlük vurgusu gündelik yaşama olan güvensizlikten ileri gelir. Hakikatin öteki dünya ile bağlantısı kutsallık içeren bir yasadır. 
Görüldüğü üzere Yunan tragedyalarından dini inançlara varana dek yerinden-edilme meselesi birbirinden farklı anlamlara sahip olma özelliği taşıyor. 


Ama hala sorunun üstesinden gelemiyoruz. Göç eden, sürgüne maruz kalan kalabalıkların yaşama bakış açısını nasıl değerlendirmeliyiz? Coğrafya ve yazgı ilişkisi bir zorunluluk mu? 

 

Dancing Into One sergi görüntüsü

 

 

1. Otonomi ve bir aradalık 


Yola çıkma deneyimi her zaman özgürleşme fikriyle ilintilenmez. Bazen güçlükle kapıyı çekip gitmek durumunda kalırız. Aynı dile, inanca, fikre sahip olduğumuz grupla, kitleyle beraber bulunduğumuz yerden uzaklaşmak hayatı daha da yaşanır hale getirir. Lakin insanın aşina olduğu şeyleri geride bırakmak zorunda olması tarifsiz kederlere yol açar. 
Anadolu böyle bir coğrafya olma özelliği taşır. Göçlerden ötürü açıklanamayan acıları, unutulmuş hikâyeleri, üstü kapatılmış anıları barındırır. Kanlı savaşlara tanıklık eden bu büyük sahada yıkılan ya da tahrip edilen kiliseler, okullar ve pek çok yerleşim yerinin de üzerleri örtülür. 


Fark edilecektir ki; hala aynı soru üzerinde dolaşıyoruz. Tüm bu olan biteni yazgıyla mı açıklayacağız? 


Martch Art Project'teki Dancing Into One sergisi yaşanan tarihi kayıpları, anıları yeniden sahneye koyarak meselenin kaderle ilişkili olmadığını aktarıyor. 


Ama önce eserlerin sergilendiği yere bakmak gerekiyor. Unutulmuş bir mekân olma özelliği taşıyan bu alan çalışmalarla birlikte hikâye anlatmaya girişiyor. Adı "Yoakimion Rum Kız Lisesi" olan tarihi bina; 1988 yılından sonra öğrenci kaydı olmadığı için eğitime kapanan bir okul olma özelliği taşıyor. 


Tarihsel bağlamda yerin inşası 1880 yılında Patrik II. Yoakim 'in kendi arsasını bağışlamasıyla başlar. Patriğin vefatından sonra yerini alan III. Yoakim ile birlikte okulun adı "Yoakimlerin Eseri" anlamına gelen "Yoakimion Rum Kız Lisesi" ismini taşır. Günümüzdeyse, Türkçeleştirilerek "Yuvakimyon" adına dönüşüyor. Okulun tarih sahnesinden silinişi akıllara Rumlara dair 1923 mübadelesi ve 1964 tehcirini getiriyor. Her iki tarih de bu halk açısından kırılma noktasını ifade eder. Sürgünlerle birlikte İstanbul'da yaşayan Rum nüfus azalır. Mekânın hikayesiyle birlikte yaşanan bu tarihi olaylar da sergide ete kemiğe bürünüyor. Kuşkusuz sürgünü yalnızca Rumlarla ilişkilendiremeyiz. Ermeni, Süryani, Çerkez, Ezidi halklarının da yerinden edilmelerini anmak zorundayız. 


O halde Yoakimion Rum Kız Lisesi, Dancing Into One etkinliğiyle birlikte tüm sürgüne yollanan, göç etmek zorunda kalan halkların hikayelerine dair bir şeyler söylüyor. Binaenaleyh, yazgı fikrinden kopup artık kitlelerin bir arada olma düşüncesini nasıl işleyebileceğimizi konuşabiliriz.


Küratörlüğünü Ezgi Yıldız'ın yaptığı sergide dokuz sanatçı yer alıyor. Tufan Baltalar, Başak Bugay, Oğuz Güdek, Bengü Karaduman, Ozan Ölmez, Doğu Özgün, Deniz Pasha, Sinem Tekin, Sevil Tunaboylu birbirinden farklı hikâyeleriyle mekânı baştan sona dolduruyor. Her eser göçe dair bambaşka bir izi işaret ediyor. Tekdüzeliği kıran, sıradanlığı aşan bu hikâye zincirleri sergi alanını otonom bir özelliğe kavuşturuyor. Yoakimion Rum Kız Lisesi yıllar sonra estetik müdahalelerle tekrardan canlanıyor. İşte bir aradalık fikri tek bir merkezde değil, birbirinden farklı biçimlerle meydana geliyor. 

 

Ozan Ölmez, Untitled, 53x73cm, Kağıt üzerine karışık teknik, 2019

 

2. Metaforlar 


Sergide hafızanın kırılganlığı kimi eserlerde yoğun bir şekilde işleniyor. Başak Bugay'ın Küf çalışması belleğin alt katmanlarında biriken olaylara dair metafor niteliği taşıyor. Bu eserle birlikte Sevil Tunaboylu'nun Kız Kardeşler adlı çalışmalarını beraber okuyabiliriz. Lakin tek tek baktığımızda Tunaboylu her üç eserinde de hızlıca geçip giden nesneler, hayatlar üzerinde duruyor. Uçuşan şeyler isimli her iki çalışma elden kaçıp giden anılar üzerinde duruyor. Unutkanlığın hızı bavul gibi çeşitli nesnelerin imgeleriyle ifade ediliyor. Bugay'ın Küf çalışması Tunaboylu'nun Kız Kardeşler eseri ile birlikte hafızanın çeşitli tabakalarına gönderme yapıyor. Bir yandan unutulan izler diğer yanda albümden çıkan eski fotoğrafın yağlı boya ile ifadesi, her iki eseri birbirine yakınlaştırıyor. 

 

Ozan Ölmez, Heap, 40x38x18cm, Polyester, 2019


Ozan Ölmez'in Untitled çalışmasında göç temasının başka bir yönüyle karşılaşıyoruz. Eserde elinde bavul olan bir figür, önündeki kalabalığın hareketliliğine doğru duruyor. Görselin zamansallığı göze çarpıyor. Figür her an gruba katılacakmış gibi dursa da eylemine dair herhangi bir ipucuna sahip olamıyoruz. Sadece gitme anı yapıtta görünür kılınıyor. 

 

Dogu Özgün, Landless men and Manless Lands, 2016-2019, oil on canvas, 135x58cm 

within lacquered wood, 80x164x80cm

 

Doğu Özgün'ün Topraksız İnsanlar ve İnsansız Topraklar eseri ise topografik bir biçime sahip olma özelliği taşıyor. Çalışma toprağı ve aidiyet tarzlarını yitirmeyi işleyerek gözden kaybolan, toplumsal açıdan dışlama pratiklerini içeren yerinden edilme tahakkümüne işaret ediyor. Ozan Ölmez'in Yığın adlı heykeline geldiğimizde eserde hiyerarşi olmaksızın bir grup insanla karşılaşıyoruz. Öncelikle yapıtın polyesterden inşa edildiğini açıklamamız gerekiyor. Mamafih malzemenin kırılgan olduğunu söyleyebiliriz. Ölmez'in eserinin ana hatlarını "hareket" nosyonu oluşturuyor. Sürgün, tehcir gibi bedenleri şiddete açık hale getiren emirler kalabalığın kırılganlığına yol açar. Yüzyıllar boyunca sürülen halkların şiddete açık olmasının ifadesi polyester maddeyle görünür kılınıyor. Yani Yığın kederli bir hikâyeyi aktarıyor. Kolektif anlatıdan tekil hikayeye geliyoruz. Deniz Pasha’nın Surya, You Are My Champion eseri buz patenci Surya Bonaly’e gönderme yapıyor. Çalışmayı yaratmadan önce el yordamıyla pas üreten sanatçı aynı maddeden mürekkep oluşturarak yapıtı tamamlıyor. Resimde hareket halindeki figürün Surya Bonaly olduğunu görüyoruz. Pas üretiminin sebebine gelince; zenci kelimesi Farsça zanjdan geliyor. Derine indiğimizde Türkçe anlamının pas olduğunu görüyoruz. Surya Bonaly’nin ırkçılıkla mücadelesi Deniz Pasha’nın estetik girişimiyle yeniden vuku buluyor.

 

Deniz Pasha, Surya, You are my champion!, 140x110cm, handmade ink on paper, 2019


Sergiye dair rotayı biraz kırdığımızda belleğin kırılganlığı ve sürgün fikrinden kopup otonom belirlenimlerin mevcut olduğu eserlere kayabiliyoruz. Tufan Baltalar'ın Untitled resimleri ufak kara parçalarının üzerindeki ağaç çizimlerinden oluşuyor. Eserlerdeki görsel organizasyon kuşkusuz metafor olma özelliği taşıyor. Bir adacık üzerindeki ağaçlar azınlık olarak kodlanan grupların kendilerine has kültürlerini yaşatma gayretlerini özetliyor. 

 

 

Tufan Baltalar, Untitled, 60x90cm,

Tuval üzeri yağlıboya, 2017 (Pilot Galeri'nin izniyle)​

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tufan Baltalar, Untitled, 23x20cm, polyester & Oil, 2019

 

3. Epilog: Geçmişten kalan ne varsa...


Italo Calvino, Görünmez Kentler eserinin Kentler ve Anı-5 fragmanında Maurilia isminde hayali bir şehir yaratır. Yazar metinde eski ile yeninin gerilimini eleştirir. Şehre gelen yolcunun eline sıkıştırılan ve kentin eski görüntülerini içeren kartpostalın gereksizliği vurgulanır. Nitekim geçmişe özlemin faydası olmamakla birlikte yeni kentin tasarımı bir öncekinden kopuk olmaz. Maurilia'nın geçmişten kalan şeyleri yalnızca sessizleşir. Hâliyle şehrin hafızası bir yere kaybolmaz. Eski hiç bir zaman yitip gitmez ve yeniyle iletişimini sürdürmeye devam eder. 


Calvino'nun bıraktığı yerden devam edersek; kent belleği bir elin çizgileri gibi kesik kesik olayları içerir. İstanbul'un hafızasına dalış yaptığımız an anılarından akıp gelen dalgalarla karşılaşırız. Yaşanmış her olay tekrar hatırlandığında kendi içinde başka bir renge, ritme bürünür. 

 

Bir zamanların Constantinopolis'i kayıp Atlantis misali yitip gitmez. Hala içinde onbinlerce görüntüyü, hikâyeyi barındırır.

 
İşte Dancing Into One sergisi bir nostalji niteliği taşımıyor. Aksine Anadolu coğrafyasından kayıp gitmiş gibi görünen halkların hikayelerini yeniden anlatmaya girişiyor. Yerinden edilmeyi işleyerek başta İstanbul'un belleğini sıkı tutmaya gayret ediyor. Ağaçların toplanışı misali farklı bağlılıkların özgünlüğünü vurguluyor. Kentlerin "tek devlet, tek millet, tek bayrak" anlayışıyla ayakta duramayacağını işaret ediyor.


Sergiyle birlikte anlıyoruz ki; coğrafya kader değildir. Belleksizlik hâli veya yazgıya teslim olma biz kalabalıklar için ciddi bir tehlike taşır. Oysa yaşananların yeniden işlenmesi, yıkıntıların/sürgünlerin incelendikten sonra onlarla kurulan diyaloglar geçmişin şeffaflaşmasını sağlar. Bu işlemi olayların akışını yeniden dikme, biçme eylemi olarak görebiliriz. 


Yazının sonuna geldiğimize göre Osip Mandelştam'ın Asır şiiriyle bitirelim. Gönül isterdi ki; bu dizeleri Yoakimion Rum Kız Lisesinin duvarlarına da yazalım. Ama enseyi karartmayalım; bu metin mekânı sergiyle birlikte bir yerlere kazıma arzusu taşıyor: 


"Kurtarmak için asrı esaretinden / Başlamak için yeni bir dünyaya / Düğüm düğüm günlerin dizlerini / Bağlamalı bir flütün bağıyla."



 

 

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon