Huzur Apartmanı ya da ütopyalar gerçek olsa

01.11.2019

2017 yılından itibaren Cihangir Huzur Apartmanı’nda bir arada yaşayan sanatçılar 27 Eylül 2019-31 Ekim 2019 tarihleri arasında oturdukları binada Gidişimiz Muhteşem Olacak sergisini ziyarete açık tuttular. Nergis Abıyeva, 2019 yılının sonuna kadar randevuyla ziyaret edilebilecek sergi dolayısıyla apartman sakinleri olan sanatçı Şevket Sönmez, Gülçin Aksoy, Hakan Cingöz, Betül Bolat, Furkan Akhan, Kadir Çelik ve yönetmen Yeşim Ustaoğlu ile binada geçirdikleri zamandan, kolektif yaşam ve üretime uzanan bir sohbet gerçekleştirdi

 

☕️ 20 dakikalık okuma

 

“Gidişimiz Muhteşem Olacak” sergisi afişi, Eylül 2019, İstanbul, Fotoğraf: Kam

 

 

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fındıklı Kampüsü’nden çık, meşhur renkli merdivenleri aş, İlyas Çelebi Sokak’a gel… Numara 7’yi bul: İlk bakışta karşındaki alelade, sıradan bir apartman. Binanın içiyse bir hayli ilginç. Ağaçlarla çevrili, pencereden Boğaz’la göz göze geldiğiniz bir apartman. Anahtarsız, kapısız odalar. Bu odalarda yaşayan, üreten insanlar: Hemen hemen hepsi MSGSÜ mezunu sanatçılar Şevket Sönmez, Gülçin Aksoy, Hakan Cingöz, Furkan Akhan, Betül Bolat, Kadir Çelik ve de yönetmen Yeşim Ustaoğlu. Bu binada sanat var, kolektif ruh var, dayanışma var, dostluk var, aşk var… Kolektif bir bilinç, alternatif bir yaşam ve üretim var. 2017 yılından itibaren sanatçı Şevket Sönmez’in girişimiyle atıl durumdaki bu bina, sanatçılara ev ve atölye oldu. Söz konusu sanatçılar, bina sahibine kira ödemeden, ancak yılda bir kendisine bir resim veya iş bağışlayarak, adını Huzur Apartmanı koydukları bu binada yaşadılar. Binayı elleriyle, emekleriyle yaşanabilir bir hale getirdiler. Bu binayı sergilerin, partilerin, söyleşilerin olduğu bir yere dönüştürdüler. Ta ki 2019’un Eylül ayında, binanın Galataport Projesi yüzünden yıkılacağı kesinleşene kadar... Bina sakinleri, Ekim ayının sonuna dek devam edecek, adını Gidişimiz Muhteşem Olacak koydukları sergileriyle binaya veda ediyorlar. Binadan ayrılacakları için elbette hüzünlüler ama son derece umutlular da. Bir şekilde birlikte yaşayacaklarına inançları tam; giderken bile eğlenmeye, öğrenmeye, paylaşmaya devam ediyorlar. Binanın sakinleriyle binada geçirdikleri iki yılı, gerçekleştirdiklerini ve bu deneyimin kendilerine neler kattığını konuştuk. 

 

Binanın alt katından görüntü, Ekim 2019, Fotoğraf, Kam

 

Nergis Abıyeva: Şevket, ilk sorum sana; nasıl çıktı bu binayı ele geçirme fikri?

 

Şevket Sönmez: Şöyle; ben lisede yatılı okudum, yatılı okuyunca yarı komünal bir hayata alıştım; zaten çocukluğum Bulgaristan’da geçti, bildiğimiz devlet komününde yaşıyorduk. O komünler yapay şehirler aslında, çamaşırhaneler filan ortak. Hatta ilk başta mutfaklar bile ortaktı. Bu da tabii insanı komünal yaşama alıştırıyor. Yani ben böyle bir yaşama alışıktım zaten. Sergiler açmaya başladıktan sonra Avrupa’ya gittim, Paris, Brüksel, Londra gibi şehirlerde yaşadım. Orada birlikte yaşanılan yerler var, böyle bir kültür var.

 

N.A: İşgal evleri var.

 

Ş.S: Evet işgal evleri var. Yeni yeni gitmeye başladığım zaman, “Nerede kalacağım?” korkusu vardı bende, sonra işgal evlerini görünce rahatladım ve Avrupa’yı o şekilde dolaştım. 2013 yılının sonunda Brüksel’den İstanbul’a döndüğümde kiraların acayip arttığını gördüm ve kendi kendime kira ödememe sözü verdim. Hatta İstiklâl Caddesi’nde diz çökerek kira ödememe yemini ettim. (Gülüyor.) Sonra bu durum arkadaşlarıma kötü yansıdı tabii; yıllarca onların evlerinde, koltuklarında filan yattım. Çeşitli yerleri atölye olarak kullandım o süre içinde. Meclis-i Mebusan’da sergi yaptığımız sırada bir arkadaşım bu binayı gösterdi ve binanın boş durması bana saçma geldi. Bir davette galericim, beni binanın sahibiyle tanıştırdı ve tanışır tanışmaz bu binayı kendisinden istedim. Naim Bey de sağolsun kabul etti. 

 

Binanın alt katından sergiye giriş, Ekim 2019, Fotoğraf: Kam

 

N.A: Binanın durumu nasıldı?

 

Ş.S: Bina çok bakımsızdı, içinde durulamaz bir haldeydi. Hakan’la altı ay kadar uğraştık.

 

Hakan Cingöz: Önce Şevket geldi binaya, sonra beni çağırdı. Piknik tüpleriyle ısınıyorduk ilk başta, burada hiçbir şey yoktu.

 

Ş.S: Elektrik ve suyu bağlattık önce. Aslında ilk başta burada uluslararası residency yapmayı düşünmüştüm; Avrupa’daki arkadaşlarımı çağırıp bir nevi gönül borcumu ödeyecektim, bir katını da Hakan’la paylaşacaktık.

 

H.C: Sonra çok yatırım gerekeceği ve böyle bir kaynağımız olmadığı için residency’den vazgeçerek binayı arkadaşlarımızla paylaşmaya karar verdik. 

 

N.A: Sonra kim geldi?

 

Gülçin Aksoy: Sonra ben dahil oldum binaya. O sırada, Perşembe Pazarı’ndaki atölyeyi kapatmıştım, Berlin’den dönmüşüm ve pek çok projem vardı. Bir de üstüne bir anda Rum Okulu’ndaki sergi gündeme geldi. “Atölye gerekiyor ne yapacağım, ne edeceğim?” diye düşünürken, Şevket’le tesadüfen yazıştık. Derken atölye aradığımı söyledim. Şevket sağolsun direkt “gel bir bak,” dedi. Geldim, baktım gayet güzel; bina sahibinden onay aldıktan sonra direkt giriş katına girdim. O sırada asistanlarım Furkan ve Betül’le birlikte çalışıyorduk zaten; bana Rum Okulu’ndaki sergi için yardım ediyorlardı, böylece hep beraber geldik binaya. 

 

N.A: Bina kötü bir haldeydi tabii. 

 

H.C: Evet, çok. Sanırım bina zaten yıkılacağı için, delik deşik bi haldeydi. Musluklar alınmış, klozetler sökülmüş; klimalar kırılmış, para eden kısımları alınmış filan. Başladık tamir etmeye. 

 

G.A: Binanın içinde yapılan her şeyi, binadaki malzemeleri, kalıntıları, buluntuları değerlendirerek yaptık. Sonuçta hiçbir şeyi kalıcı hale getirmiyorduk. Geçiciydik. Neye ihtiyacımız varsa eldeki olanaklarla üretiyorduk. Feci yorulduk tabii tadilatlar sırasında. Benden sonra binaya Yeşim Ustaoğlu dahil oldu. 

 

Gülçin Aksoy, “8. Kıta” enstalasyonu, 2019, Fotoğraf: Kam

 

N.A: Siz bu kadar görsel sanatçının arasındaki tek sinemacısınız. Sizin binaya gelişiniz nasıl oldu? 

 

Yeşim Ustaoğlu: Benim uzun yıllar kaldığım ve çıkarken de bir hayli üzüldüğüm geniş, büyük bir ofisim vardı Tünel Meydanı’nda. Buraya benzetiyorum, çünkü tıpkı bu bina gibi gelip gidenin çok olduğu, sohbetlerin, tartışmaların yapıldığı, projelerin üretildiği, eğlenceli bir yerdi. Risk aldığımız, borca girmeyi göze aldığımız bir dönemdi. Fakat sonra ekonomik olarak orayı sürdüremediğimiz bir döneme girdik, Türkiye’nin genel portresine paralel olarak insanlar ufak ufak dağılmaya başladı ve dolayısıyla küçüldük. İki üç kişiye düşmek de aslında birlikte çalışılan ortamın keyifsizleşmesi, kaybedilmesi demek. Sonrasında her yıl taşındığım bir döneme girdim. Tophane’ye taşındım önce. Biz projeler (filmler) arasında fazla bir şey yapmıyoruz aslında. Yazıp çizip hayatımızı sürdürmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla o ofisin kirası da fazla gelmeye başladı bir süre sonra.  Tam o sıralarda Berlin’de Gülçin'le tanıştık, dostluğumuz hızlıca gelişti. Bu binaya taşınacağını öğrendim, evim bir üst sokakta olduğu için komşu ziyaretine gelmiştim. "Burada bana da bir yer olur mu acaba?" dedim sonra. Gülçin de beni Şevket’le tanıştırdı. 

 

Ş.S: Ben seni tanıyordum tabii, büyük hayranındım. Yeşim Ustaoğlu’yla değil aynı binada kalmak, tanışmak bile çok sevindiriciydi benim için. Böylece Yeşim de geldi.

 

Y.U: Buradaki tek ofis bizimkiydi, süreç içinde burayı en az ben kullandım sanırım. Yine de yaşananlara tanıklık etmiş sayıyorum kendimi. Evden bazen çanta bile almadan çıkıp geldiğim günler oldu. Bundan mahrum kalacağız. Buradan sonra bir ofis tutmayı düşünmüyorum bu arada. Ev ofise döneceğim. Prodüksiyon zamanlarında çok kalabalık oluyoruz, o dönemlerde geçici yerler tutarak ilerleyeceğiz sanırım. Ya da Şevket’ten haber bekliyor olacağım. (Gülüyor)

 

Furkan Akhan-Kadir Çelik, “İsimsiz” yerleştirme, 2019, Fotoğraf: Kam

 

N.A: Peki Betül sen Gülçin Hoca’yla beraber geldin binaya. Burası senin üretimini nasıl etkiledi?

 

Betül Bolat: Binaya geldiğimizde çok üretmediğim bir dönemdeydim. Sonra Gülçin hocanın ağaç yerleştirmesini yaparken tutkalı ara malzeme olarak değil de direkt ana malzeme olarak kullanmaya karar verdim. Gülçin Hoca benden iki boyut ve üç boyut arasında bir ağaç formu istiyordu. Çok ara bir şeydi. Tutkalı tanımaya, sorgulamaya başladım. Yine de buraya geldikten sonra pek bir şey üretmedim aslında. Bu sergi için bir iş yapıyorum şimdi. 

 

Ş.S: Senin burada yaptığın şey, buraya kalacak tek iş. Bir gün burası otel de olsa hem binanın içinde, hem de hafızasında yaşamaya devam edecek.

 

“Dünyanın Kaynağı/L'Originde du Monde”, tuval üzerine karışık teknik, 2019. 

 

N.A: Furkan süreç senin için nasıl gelişti peki?

 

F.A: Biz (Betül ve Kadir) bu binaya Gülçin Hoca’nın asistanları olarak geldik; burayı boyadık, düzenledik… Tabii bir yandan her öğrenci gibi, her sanatçı gibi bizim de çalışacak bir mekâna ihtiyacımız vardı. Binanın aşağı katları pek kullanılmıyordu. Betül ve Kadir’le “bu katları atölye yapabilir miyiz acaba?” diye konuştuk. Tabii Gülçin hoca bize bir kıyak yaptı ve tuvaletimizi yaptırdı. (Gülüyor) Biz de başladık aşağı katı düzenlemeye. 

 

Ş.S: Bina için yardıma gelen Cahit Usta’yla Furkan arasında bir rekabet de oldu. (gülüyor)

 

G.A: Cahit Usta ilginç bir karakter. Biraz da Furkan’a taktı. Böylece Furkan her şeyi öğrendi, aşağının elektriğini kendi çekti!

 

F.A: Açıkçası ben de Cahit Usta’ya takıldım. Bana sataşıyordu evet ama bunu ben de istedim biraz. Bu arada Kadir de Ağrı’dan geldi. Ve en önemli sponsorumuz DEPO’dan malzemeler getirdi. Tabii burayı dönüştürmek için sokakta ve çöpte bulduğumuz malzemeleri de kullandık.

 

Şevket Sönmez atölyesi, 2019, Fotoğraf: Kam “Gidişimiz Muhteşem Olacak” sergisi girişi

 

N.A: Kadir senin için bu binanın nasıl bir anlamı var peki?

 

Kadir Çelik: Ben Ağrı’daydım, sudan zehirlenmiştim, İstanbul’a dönememiştim bir türlü. Artık gelip eşyalarımı toplayıp herkesle vedalaşıp geri dönmeyi düşünüyordum. İstanbul’a geldim, Betül’le Furkan “sana bir sürprizimiz var” dediler. “Ne olabilir?” diye düşünürken buraya getirdiler. Elektriğin bir kısmı halledilmişti... Böylece ben de İstanbul’da kaldım, Ağrı’ya dönmedim.

 

N.A: Peki bu birlikte yaşama pratiği sizi nasıl etkiledi? 

 

F.A: Hepimiz sanatçı ya da sanatçı adayı olarak geçiyoruz ama aramızda deneyim anlamında ciddi farklar var. Örneğin Şevket benim doğduğum sene benim lisemden (Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi) mezun olmuş. Sen genç birisin, o sanatçılar bilmem kaç tane sergi açmış. Gülçin Aksoy var o da hocan zaten. Yeşim Ustaoğlu gibi usta bir yönetmen var… Zamanla burada birlikte zaman geçirmeye başladık. Binaya geliyorsun “Furkan çay var, gel” deniyor; birlikte kahvaltı ediyoruz vs. Ya da hep birlikte mangal yapıyoruz ve o zaman sanatçı olarak bildiğin kişinin kanat soslamayı bildiğini, Mahmut Tea diye bir çaydan haberi olduğunu fark ediyorsun. (Gülüyor) Elektrik faturası geliyor mesela, onu birimiz ödüyor; diğerimiz başka bir şey yapıyor. 

 

Furkan Akhan, “Gözmemez”, duvar üzerine kurşun kalem, 2019, Fotoğraf: Kam

 

N.A: Yani bu binada kolektif bir bilinç ve sorumluluk vardı.

 

F.A: Kesinlikle vardı ve bu yaşamla ilgili bilinç. Sanat daha önemsiz burada aslında. Sanat dediğimiz şey bizim kendi zamanımızda, atölyelerimizde yaptığımız bir şey. Üretmek bir yana, beraber yaşamak bir yana.

 

G.A: Ben öyle düşünmüyorum aslında, bu yaptığımız şeyin kendisinin sanat olduğunu düşünüyorum. Burda yenilen yemek de, yıkanan bulaşık da, edilen sohbet de; yani burada oluşan bütün aura sanatın ve üretimin bir parçası bence.

 

F.A: Ben şunu demek istedim aslında, binada ön planda olan yaptığımız sanat değil de birlikte yaşama hâlimizdi. 

 

Ş.S: Az önce sözü geçtiği için ben Cahit Usta’yı anlatmak istiyorum biraz. Biz Cahit Usta’yı önce Hakan’ın dedesinin çıraklığını yapmış, öyle usta olmuş, eğitim almamış biri olarak tanıdık. Bize her şeyi çok indirimli yaptı sağolsun, biz de işler bitince bir teşekkür olarak onu meyhaneye götürdük. Orada da hep birlikte sarhoş olduk ve bize yaşamını anlatmaya başladı. Şiirler yazmış, o şiirlerle ödüller almış, sonra şiirleri müstehcen bulunmuş, üniversiteye girmiş atılmış filan… Anladık ki Cahit Usta bizden daha büyük bir sanatçı. “Herkes sanatçıdır” klişesinin gerçekliğini Cahit Usta’da fark ettik gerçekten. Furkan’a takılmasının bir sebebi de Furkan’da kendi gençliğini görmesi bence. Bir de bir asistanımdan söz etmek istiyorum biraz. Buraya yeni gelmişti ve beni pervasızlığıyla şoka uğratmıştı. Ben ona şakayla karışık “sanatçıyım şöyle sergiler açtım, açıyorum” filan diyorum; o bana demez mi “aman ne bu önemliyim ayakları filan, sanat da neymiş!”. Bunalıma girdim gece resmen, hem çalışıyorum hem de kendi kendime düşünüyorum; “aman ne bu önemliyim ayakları filan! Neden bu çaba?” O anlamda çok ilginç insanlar tanıdık.

 

Kadir Çelik, “Uğultu” yerleştirme, 2019, Fotoğraf: Kam

 

N.A: Peki Hakan, Cahit Usta’yı biraz da senden dinleyelim. 

 

H.C: Cahit Usta dedemin çırağı gerçekten ama gençken şair olmak istiyor bir yandan. Baba tarafı Bulgaristan göçmeni, Cahit Usta’nın babası benim babaannemin öğretmeni. Eğitimli bir aileden geliyor aslında ama, hani tutunamamak mı desek, ne desek bilemiyorum. Şair olmak istemiş ve hâlâ şiir okuyan biri ama bir şekilde şair olmamış. Cahit Usta dedemin yanında çalışmaya başlıyor, hobi olarak da biraz…Daha sonra ustalık yapmaya başlıyor. Benim atölyemin boyasını yapmıştı yıllar önce, o zaman bana da Furkan’a yaptıklarının aynısını yapıyordu. “Sen ressam mısın yani şimdi?” filan diyordu, takılıyordu. Burada Furkan’a takıldı. 

 

F.A: Dediğim gibi aslında ben de birazcık ona takıldım; çünkü kafası farklı çalışıyor. Benim de kafam bazen farklı çalışır. Mesela klozet duvara yerleşecekse Cahit Usta onu bantla yapıyor, kesip biçip en olmadık biçimde olduruyor. Burası dediğimiz gibi kısıtlı imkanlarla oluşturulmuş bir atölye; dışarıda masa buluyoruz mesela, “masa hareketli olsun” diyoruz Cahit Usta altına tekerlek takıyor filan. Öyle çözümler. Cahit Usta bize buranın sınırlarının nasıl zorlanacağını gösterdiği için, biz de  sınırları zorlayabildik. 

 

N.A: Yeşim Hanım size sormak istiyorum; bir sinemacı olarak sizin için nasıl bir deneyimdi burada geçirdiğiniz zaman?

 

Y.U: Benim için her şeyden önce bir özgürleşme dönemiydi, sırtımızdaki küfeyi atıp buraya gelmek çok ufuk açıcı bir şey; o zaman sadece üretimine odaklanabiliyorsun. Güzel sanatlardan uzak biri değilim ama bu kadar iç içe olmak, yakın olmak çok güzeldi. Kapısız, anahtarsız bir yere giriyorsun, yukarı çıkıyorsun, Şevket “çay var” diyor, sohbet için oturuyorsun. Gülçin zaten yakın arkadaşımdı dediğim gibi. Yavaş yavaş Betül’ü, Furkan’ı tanımaya başladım, O sohbet, bir arada olmak, onların enerjilerine tanık olmak, bazı partilere katılmak, mekânın kendi içindeki geçirgenliğini de gösteren etkinlikleri deneyimlemek…Kimse değinmedi ama çarşamba günleri yapılan toplantılar vardı bir de, her çarşamba bir konu belirleyip onun üzerine gerçekleştirilen sohbetlerdi bunlar. Bir hafta ben de konuşmuştum sinema üzerine. 

 

Ş.S: En ilgi gören konuşma seninki oldu ve çok kalabalıktı o gün.

 

Y.U: Bu bina dışarıdan başka insanların gelip gittiği bir yer oldu; sadece bir arada yaşamak ve üretmek dışında, burası bir eğitim yeri gib, paylaşımların çok olduğu bir mekân oldu. Son zamanlarda Betül sergi için çok güzel bir iş yapıyor, ben ona bulaşıyorum biraz ucundan kıyısından. Ve çok üzülüyorum bu biteceği için. Buraya benzer bir yere gitmeyi başarmamız lazım. 

 

G.A: Bu arada partiler diyoruz ama onlar da sergi gibiydi zaten. Biz küratör Shulamit’le (Brukstein Çoruh) Exhibit in Residence sergisini burada yaptık mesela. Sonrasında Düzce’den bir kolektif alt katta müthiş profesyonel bir sergi yaptı. Gidişimiz Muhteşem Olacak binadaki üçüncü sergimiz yanılmıyorsam. 

 

Hakan Cingöz atölyesi, 2019, Fotoğraf: Kam

 

 

N.A: Ben senin MSGSÜ’de yürüttüğün Halı Atölyesi’ne de gelmiştim, sen hep öğrencileriyle birlikte çalışan, üreten bir hoca oldun. atılkunst var mesela, birlikte ürettiğiniz kolektif. Senin alışık olduğun bir pratik bu.

 

G.A: Evet Betül, Furkan, Kadir Halı Atölyesi’nden zaten. Şevket de Halı Atölyesi’nin ilk oluşumuna şahit olan gruptan. “Hadi çocuklar, birlikte okuyalım, yazalım, çizelim” olayını başlattığım grup onlardı. Güneş (Terkol), Güçlü (Öztekin), Gökçe (Erhan) de vardı aralarında.

 

Ş.S: Orası (Halı Atölyesi) vaha gibiydi bence. 

 

G.A: Açıkçası ben hiçbir zaman öğrencilere bir şeyler dikte etmeyi sevmedim. Bunun son derece sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Ben bu işi yaparken eğlenmeliydim; bu konuda son derece hazcı bir insanım. Beni mutlu kılacak olan şey de öğrencilerle birlikte öğrenmek ve birlikte yapmaktı. Bu oluşum Şevketlerin dönemiyle başladı ve bugün hâlâ devam ediyor. Dayanışma benim sanat üretimimde de, hocalığımda da hep vardı. Bahsettiğin atılkunst dönemi de öyleydi; evimdeki masanın etrafında sabahlıyorduk. 

 

Ş.S: Böyle bir vizyon, böyle bir bakış açısı olunca mekânlar da kendiliğinden dönüşüyor. Yeter ki insanın içinde üretime, dayanışmaya bağlı bir eğilim olsun; binalara, şehirlere farklı bakmaya başlıyorsunuz. Bütün güzel şeyler kendiliğinden oluyor aslında, gündelik hayatın içinden çıkıyor. Zorlayınca olmuyor. Bu arada biz yılda bir işimizi veriyoruz binanın sahibine. Yani tam olarak karşılıksız da sayılmaz. 

 

N.A: Peki birbirinizden neler öğrendiniz bu binada? 

 

F.A: Bir kere bulaşık yıkamayı öğrendim en basiti! (gülüyor) Hocanla, senden daha deneyimli sanatçılarla birlikte çalışmak büyük bir lükstü. Kadir’in diploma sınavı vardı mesela; binadaki herkes resmi incelemek için toplandık. Ya da bir iş yapıyorsun diyelim; hocan yukarda, çağırıyorsun, gelip bakıyor. Başka malzemelerle çalışan sanatçılar var, onlardan malzemeyi öğreniyorsun. Ya da Yeşim Ustaoğlu var, videoya dair bir şeyler öğreniyorsun. Ya da Cahit Usta var, pek çok şey öğrendiğin!

 

 

 

N.A: Hakan senin için nasıldı? 

 

H.C: Ben birlikte çalışmaya başlayınca gençleri (Betül, Furkan, Kadir) merak ettim ve çaktırmadan onları ufak ufak onları kurcalamaya başladım. Ne yapıyorlar, ne düşünerek yapıyorlar? Ben binadan önce bir süre evimle atölyemi ayırmıştım ve üretimim çok yavaşlamıştı. Buraya gelince üretimim arttı, burası beni daha üretken yaptı. 

 

F.A: Hakan ve Şevket’le buraya gelmeden önce tanışmadığımız için bir gün hep birlikte dışarı çıktık, birlikte kahve içtik, flörtleştik filan (Gülüyor). Ama tabii esas tanışma zaman içinde oldu.

 

Ş.S: Bu arada bu binada olan bambaşka bir şeyi aktarmak istiyorum. Bulgaristan’daki asistanımla burdaki asistanım bu binada tanıştı ve birbirlerine aşık oldular. Aralarında bir elektrik vardı ve bir iki aya yayıldı bu. Ben de iki sergi hazırlıyordum o dönem. Çalıştırmak istiyorum onları filan. Artık aralarına girip “flört nasıl yapılır” dersleri vermeye başladım! (Gülüyor). Normalde öğlen 2’de gelen asistanlar, sabah 9’da gelmeye başladılar. Bi süre sonra paralarını ne zaman alacaklarını sormayı unuttular (gülüyor) Yani bu binada aşk da doğdu!

 

Betül Bolat, “Bir Gece”, mekâna özgü yerleştirme, 2019, Fotoğraf: Kam

 

G.A: Peki Şevket, bu bina sana ne kattı?

 

Ş.S: Buraya yerleştiğimizde benim kafam biraz karışıktı; birtakım karmaşık düşüncelerim vardı. Kendi kendime “resim yapmanın bir mânâsı yok” diye düşünüyordum. Binaya geldikten sonra aşağıda durmaksızın çalışan Furkan olunca, sen de motive oluyorsun, kendini iyi hissediyorsun. Kendi adıma böyle bir şeyin, böyle bir deneyimin mümkün olabildiğini gördüm. Bu deneyim içimizde hiç kaybolmayacak bir nüve olarak kalacak, hem bizim, hem de şahit olanların. Ve yarın bir gün bu hayatımızı etkileyecek, buna eminim. İyi ya da kötü deneyimler bizde bir şekilde yaşamaya devam ediyor. Yarın bir gün gün bu dayanışma deneyiminin başka versiyonlarını göreceğimize inanıyorum. Belki bu deneyim, bu örnek başka insanlara sirayet edecek. Bu bina bizler için, yaşamı etkileyen bir deneyimdi. 


 

 

 

 

Röportaj esnasına çekilen bir kare, Huzur Apartmanı'nın sakinleri bir masa etrafında toplanmışlar. 2019. Fotoğraf: Kam

Share on Facebook
Share on Twitter
Please reload

Please reload

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
  • Black Facebook Icon
  • Black Twitter Icon