My Items

I'm a title. ​Click here to edit me.

Yeni Metin Festivali 10 başlıyor

GalataPerform’un oyun yazarlığı alanında düzenlediği Yeni Metin Festivali bu yıl onuncu kez 1- 28 Kasım 2021 tarihleri arasında, “Nefes” teması odağında gerçekleşiyor. Festival bu yıl, Saint Benoit Silüet Sahnesi, BAU Konservatuar Pera Sahnesi, BeReZe Gösteri Evi, Bahçe Galata, Arter-Sevgi Gönül Oditoryumu ve yeniperform.com'da hibrit bir yapıyla hem fiziksel alanda hem de dijitalde seyircisini ağırlamaya hazırlanıyor GalataPerform tarafından düzenlenen ve Türkiye’nin ilk Oyun Yazarlığı Festivali olma özelliğini taşıyan Yeni Metin Festivali, tiyatro alanında yeni yazarlara ve yönetmenlere alan açmayı hedefliyor. Bu yıl “Nefes” temasıyla izleyiciyle buluşacak olan festival kapsamında, atölyelerde bu tema altında yazılan yedi yeni oyun, okuma tiyatrosu olarak sahneleniyor. Ayrıca atölyelerden çıkan bir Yeni Yazarlar Masası bir de Yönetmenlik Projesi de yeni yazar ve yönetmenleri seyirciyle bir araya getirmeye hazırlanıyor. 2019’dan itibaren ise Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali ve Yeni Metin Festivali iş birliğiyle, Yeni Metin Atölyelerinde yazılmış bir oyuna “Senenin Oyunu” ödülü veriliyor. Bu senenin ödülü Çiçek Kalkışması adlı oyunu için Sevcan Batı’ya, Saint Benoit Silüet Sahnesinde gerçekleşecek olan okuma tiyatrosunun ardından verilecek. Bu sene hem dijital hem de fiziksel olarak gerçekleşecek festivalin yurt dışı konukları arasında ise Norveç Büyükelçiliğinin desteğiyle Cecilie Loveleid, Cervantes Enstitüsü desteğiyle Joan Yago, İstanbul Tiyatro Festivali ve Hollanda Sahne Sanatları Fonu iş birliği ile İstanbul Tiyatro Festivali'nin Hollanda Seçkisi bölümünde misafir edilen Magne van den Berg, Bahçeşehir Üniversitesi desteğiyle Yeton Neziray gibi oyun yazarları ve yönetmenler program dahilinde oyun okumaları, atölyeler, söyleşi ve panelleriyle yer alıyorlar. Kasım ayı boyunca #TiyatroylaNefesAlıyoruz sloganıyla seyirciler ve tiyatrocuları bir araya getirecek festivalin programı şu şekilde: 1 KASIM 🔺Çiçek Kalkışması | Senenin Oyunu Okuma Tiyatrosu ve Ödül Töreni | Yazan: Sevcan Batı | Yöneten: Sanem Öge | Oyuncular: Sedat Kalkavan, Ozan Bingöl | Yer: Saint Benoit Fransız Lisesi - Sahne Silüet | Saat: 20.00 Rakunların, yılanların ve insanların tek vücutta birleştiği bir masal. Göle karşı bir araya gelen iki yabancı... Çiçekli Göl'de nilüfer mevsimi, bir kadın çığlığı, bir bebek ağlaması... Gölün tanıklığında Hedil, Ahzem ve Ak Ana'nın masallarla, imgelerle dolu hikayelerine tanık oluruz. *İstanbul Tiyatro Festivali ile ortak etkinliktir. *Ücretsiz etkinlik. 7 KASIM 🔺Seyirci | Okuma Tiyatrosu ve Söyleşi | Yazan: Yeton Neziray | Yöneten: Senem Cevher | Çeviren: Senem Cevher | Yer: yeniperform.com | Saat: 18.00 Vaclav Havel’in 1975 yılında yazdığı Seyirci adlı oyunuyla başlayan ve dünya tiyatro literatürüne Vanek Oyunları olarak geçen oyunlar seçkisinde Yeton Neziray’ın Seyircisi de yerini alır. Sahnede Havel’in oyununun provaları devam ederken tiyatronun kulisinde anlamsız bir soruşturmaya şahit olunan bu oyunda soruşturma anlamını yitirdikçe denge oyununda taraflar yer değiştirir. Oyun devam eder. Ta ki tiyatro yönetmeni ve müfettiş arasındaki ilişki hiçbir anlam ifade etmeyecek noktaya gelene kadar. *Oyun sonrası Zoom Webinar formatında Ferdi Çetin moderatörlüğünde yazar ve yönetmen ile söyleşi gerçekleşecektir. *Ücretsiz etkinlik. 8 KASIM 🔺Magne van den Berg ve Yeni Metin Yazarları Buluşması | Yer: BAHÇE Galata | Saat: 17.00 İstanbul Tiyatro Festivali ve Hollanda Sahne Sanatları Fonu iş birliği ile İstanbul Tiyatro Festivali'nin Hollanda Seçkisi bölümünde misafir edilen Magne van den Berg Yeni Metin Atölyelerimizin 2021-22 sınıfıyla özel bir buluşma gerçekleştirecek. * İstanbul Tiyatro Festivali ile ortak etkinliktir. * Yeni Metin Atölyeleri 2021 katılımcılarına ücretsizdir. 🔺Yapraklarından Yoksun Ağaçlar Hışırdar | Okuma Tiyatrosu ve Söyleşi | Yazan: Magne van den Berg | Yöneten: Mert Öner | Çeviren: Şaban Ol | Yer: Saint Benoit Fransız Lisesi - Sahne Silüet | Saat: 20.00 İstanbul Tiyatro Festivali ve Hollanda Sahne Sanatları Fonu iş birliği ile İstanbul Tiyatro Festivali'nin Hollanda Seçkisi bölümünde gerçekleştirilecek olan okuma tiyatrosunun konuğu, ödüllü Hollandalı yazar Magne van den Berg’in oyunu okuma tiyatrosu olarak Yeni Metin Festivali kapsamında sunulacak. Gücünü özellikle iki kadının diyaloğunda ve minimalist repliklerinde bulan metinde, olabildiğince az kelime ile iki kadının dramı, acıları, pişmanlıkları ve umutları dile getiriliyor. Bu nitelikleriyle de oyun; çağdaş ve kadın odaklı kurgulanmış bir Godot’yu Beklerken olarak düşünülebilir. *İstanbul Tiyatro Festivali ile ortak etkinliktir. *Ücretsiz etkinlik. 13 KASIM 🔺Norveç Çağdaş Tiyatrosu Üzerine Webinar | Moderasyon: Yeşim Özsoy | Yer: yeniperform.com | Saat: 11.00 Yeni Metin kapsamında bugüne kadar ağırlanan oyun yazarlarıyla Norveç Çağdaş Tiyatrosu üzerine bir söyleşi düzenlenecektir. * Bu etkinlik Norveç Büyükelçiliği tarafından desteklenmektedir. * Ücretsiz etkinlik. 🔺Demian Vitanza ile Oyun Yazarlığı Atölyesi | Saat: 15.00 - 17.00 | Yer: zoom.us Oyunları Norveç Devlet Tiyatrosunda da sahnelenen uluslararası yazar Demian Vitanza aynı zamanda çok ses getiren This Life or The Next adlı romanın da yazarı Yeni Metin Atölyeleri 2021 katılımcılarına özel bir atölye verecek. * Bu etkinlik Norveç Büyükelçiliği tarafından desteklenmektedir. 🔺Görmek | Okuma Tiyatrosu ve Söyleşi | Yazan: Cecilie Loveid | Yöneten: Enginay Gültekin | Çeviren: Ferdi Çetin | Yer: yeniperform.com | Saat: 17:00 2015 yılında Norveçli oyun yazarı Cecilie Loveid’e İbsen Ödülünü kazandıran Görmek, satılığa çıkarılan evlerinde bir kadın, onu zihinsel engelli oğlu ve bir emlakçı üzerinden geçmişe doğru açılır. Şiirsel dilin hâkim olduğu bir dizi anın içinden geçerek aile, kayıp, yas ve travmalara dair yüzleşmelere şahit oluruz. Görmek oyununun şiirsel dilinin ötesinde seyirciyi huzursuz eden bir ritmi vardır. * Bu etkinlik Norveç Büyükelçiliği tarafından desteklenmektedir. * Ücretsiz etkinlik. 14 KASIM 🔺Cecilie Loveid ile Oyun Yazarlığı Atölyesi | Yer: Zoom | Saat: 12.00 - 14.00 | Atölye Ücreti: 100 TL 30’dan fazla oyun metni yazmış ödüllü oyun yazarı, şair ve roman yazarı Cecilie Loveid Yeni Metin Atölyeleri kapsamında oyun yazarlığına giriş niteliğinde bir atölye verecektir. * Bu etkinlik Norveç Büyükelçiliği tarafından desteklenmektedir. * Yeni Metin Atölyeleri 2021 katılımcılarına ücretsizdir. 🔺Ağırlık | Okuma Tiyatrosu ve Söyleşi | Yazan: Demian Vitanza | Yöneten: Okan Urun | Çeviren: Ferdi Çetin | Yer: BAU Konservatuvar Pera Sahnesi | Saat: 18.00 İlk kez Norveç Ulusal Tiyatrosu’nda sahnelenen ve 2019 yılında İbsen Ödülü’nü alan Ağırlık, ‘teatral şiir’ olarak tanımlanabilir. Seyirci, iki karakterin aşk, ölüm, yalnızlık ve yas gibi kavramlarla örülü monologları üzerinden ritmin zamansız yolculuğuna davet edilir. * Bu etkinlik Norveç Büyükelçiliği tarafından desteklenmektedir. * Ücretsiz etkinlik. 16 KASIM 🔺Bazı Günler Diğerlerinden Uzundur | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Ceren Ertöz Yöneten: Özgün Çoban | Oyuncular: Ozan Erdönmez, Pınar Yıldırım | Yer: zoom.us | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL 10, 9, 8... İntiharın eşiğindeki bir adam, geçmişinin izlerini silmeye, içindeki sesi susturmaya çalışır. Hafızasının derinliklerine doğru yola çıktıkça gerçeğiyle yüzleşir. Pandora’nın kutusunda son kalan ise umudun kendisidir. 3, 2, 1... 18 KASIM 🔺Kapı Çalar, Karpuz Düşer | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Ahmet Mete Balyan | Yöneten: Fehmi Karaarslan | Yer: zoom.us | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL Kapı çalar, karpuz düşer, kız gelir. Çağıl ve Ogan çözemedikleri her şeyle baş başa kalırlar. Her ikisi de bu çözümsüzlüğe karşı benzer duygular taşısa da oğlan çözüm arayışından umutsuzlukla kaçarken, kız yine de gerçeklerin peşindedir. Çağıl ve Ogan kendileri için yarattıkları artistik dışavurumlardan artakalan zamanlarda bir salonda öylece oturmaktadırlar. Bu durağanlık kızın sorduğu soruyla bir kez daha bozulacaktır. 20 KASIM 🔺Dijitalleşme ve Ekoloji Ekseninde Yeni Dramaturjiler ve Eleştiri Paneli Moderasyon & Açılış Konuşması: Dr. Ferdi Çetin | Konuşmacılar: Dr. Öğr. Üyesi Ozan Ömer Akgül, Dr. Öğr. Üyesi Melike Saba Akım, Dr. Öğr. Üyesi Melis Bilgin, Dr. Öğr. Üyesi Özlem Karadağ | Yer: Arter - Sevgi Gönül Oditoryumu | Saat: 11.00 Dijitalleşme ve ekoloji, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle öncesinde görülmemiş bir hızla mercek altına alınmaya başlanan iki kavram olarak karşımıza çıkıyor. Geleceğin seyircisinin performans sanatlarını nasıl alımlayacağının araştırılması ile başlayan ve günümüzde hiç olmadığı kadar sıklıkla tartışmak durumunda kaldığımız “tiyatronun dijitalleşme süreci” beraberinde getirdiği yeni dramaturjiler ve sahne üzerinde yaratılan yeni gerçeklikler itibariyle üzerine odaklanılması gereken kavramlardan birincisiyken, diğer tarafta dünya ajandasının üst sıralarında yer alan küresel felaketler ve alarm veren meseleler aracılığıyla; felsefeden edebiyata ve sinemadan kavramsal sanatlara her alanda karşılığını görmeye başladığımız ekoloji kavramı baş gösteriyor. Yapay zekâ, arttırılmış gerçeklik gibi kavramlarla sahnede yeni gerçeklikler ortaya çıkarken; sahnenin ekolojikleştirilmesi ya da eko-dramaturjilerin ortaya çıkması da dönem itibariyle yine bu iki kavramı beraber ele almamızı zorunlu hale getiriyor. Bu oturumda, adı geçen kavramlar ışığında yeni dramaturjilere ilişkin bir zemin kurulması hedeflenmektedir. Bu oturumdan hemen sonra Tiyatro Eleştirmenler Birliği’nin Yeni Dramaturjilerin Eleştirisi oturumu olacaktır. * İstanbul Tiyatro Festivali ile ortak etkinliktir. * Etkinlik kapasitesi sınırlı olduğundan, katılım için 1 Ekim Cuma gününden itibaren iksv.org üzerinden rezervasyon yapılması gerekmektedir. * Arter’in değerli katkılarıyla. * Ücretsiz etkinlik. 🔺Joan Yago ile Oyun Yazarlığı Atölyesi | Yer: BAU Konservatuvar | Saat: 15.00 - 17.00 | Atölye Ücreti: 100 TL Institut del Teatre de Barcelona Oyun Yazarlığı ve Yönetmenlik derecesine sahip, oyun yazarı, senarist ve yönetmen La Calòrica adlı tiyatronun kurucusu Joan Yago, Yeni Metin Atölyeleri kapsamında bir atölye gerçekleştirecektir. * Cervantes Enstitüsü’nün değerli katkılarıyla. * Yeni Metin Atölyeleri 2021 katılımcılarına ücretsizdir. 21 KASIM 🔺Fairfly | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Joan Yago | Yöneten: Mark Levitas | Çeviren: S. Seniz Coşkun Adıgüzel | Yer: BAU Konservatuvar Pera Sahnesi | Saat: 18.00 Gıda endüstrisinde çalışan ve işsiz kalmak üzere olan dört meslektaşın hayatlarını konu ediniyor. Günümüz iş dünyasındaki startuplar ve girişimcilik kültürüne ironik bir bakış açısı getiren Fairfly, çok para kazanma tutkusu, başarı saplantısı ve neoliberal söylemleri sorgulayan bir kara komedi olarak karşımıza çıkıyor. * Cervantes Enstitüsü’nün değerli katkılarıyla. * Ücretsiz etkinlik 22 KASIM 🔺Düşenler | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Gizem Kurtulmuş | Yöneten: Yağmur Yağmur | Yer: Kültüral Performing Arts | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL Tufanda yalnız bırakılan bir yaratık, hafızası gidip gelen bir balık ve insan gibi yaşayabileceği bir yere gitmek isteyen cansız bir manken bir gün en dipte karşılaşırlar. Eğer simaları bildik, anlattıkları tanıdık ve oldukları yer olduğunuz yer gibi gelirse, sakın endişelenmeyin. Derin bir nefes alın ve düşenlerin dünyasına bir de dışarıdan bakın. 23 KASIM 🔺burada bize yer yok | 2021 Yeni Metin Atölyeleri Yönetmenlik Projesi | Yazan: Orçun Ertaman | Yöneten: Nazlı İnan | Oyuncular: Dilan Parlak, Emre Yıldızlar, İmren Şengel, Ladin Avşar, Rana Büyükyılmaz | Yer: Tiyatro BeReZe | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL Sesi bastırılmış insanların hikayesi olan oyun tek nefeste konuşuyormuş gibi ilerlerken bu topraklarda yaşamakta güçlük çeken insanların sözlerini fiziksel anlar kurarak anlatıyor. “Bu bir tek nefeslik öfke bu bir tek nefeslik başkaldırı bu bir tek nefeste içe dönüş kimin nerede nasıl nefes alacağını kim belirler?” 25 KASIM 🔺50 TL | 2021 Yeni Metin Atölyeleri Oyun Yazarlığı Masası Projesi | Yazanlar: Ali Uygur Selçuk, Barış Can Ceyhan, Emre Bilgiç, Gizem Kurtulmuş, Itır Karabulut, Yasemin Bahloul Nirun | Yöneten: Cansu Ekici | Yer: Tiyatro BeReZe | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL *Proje konsepti yazarlar ve yönetmen tarafından beraber tasarlanmıştır. Farklı hayatlarda dolaşan 50 TL’lik bir banknot size bir şeyler anlatmak istiyor. Biraz yaklaşın. Yüzü sıcaktır. Korkmayın. Bu oyun, cebinde 50 TL olan yazarlar tarafından kolektif bir şekilde yazılmıştır. 26 KASIM 🔺Kambur Balinanın Şarkısı | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Aslı Ekici | Yöneten: Ahmet Sami Özbudak | Yer: Monologlar Müzesi | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL Yaşar, ölü bir balinanın bedeninde canlanıp suyun altına dalıyor. Balina daha nefes almak için yeryüzüne çıkana kadar Yaşar, Ülkü ve Derin’in hikâyesi bugünden ve geçmişten anlatılıyor. Üç kadının yolları suyun altında ve üstünde birçok kez kesişiyor. 27 KASIM 🔺Kutu | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Salihcan Kılınç | Yöneten: Ezgi Nur Köycü | Yer: Tiyatro BeReZe | Saat: 16.00 | Bilet Ücreti: 30 TL Aklına özgürlük düşüncesi takılan Erkek… Minicik fanusundan baktığında gördüğü Kadın’ı gönlünü eğlendirebileceği bir oyun parkı ve rengarenk plastik bir çiçek olarak görür. Erkeğin nefessiz olarak gördüğü her şey nefesini kesecek, gönlünü eğlendirirken salıncakların zinciri ayağına dolanacak, plastik çiçekler bir ok gibi Erkeği deşip içinden geçecektir. Erkek adaletle yüzleştirilecek, oyun parkında müebbet hapsine karar verilecektir. 🔺Athena Farrokhzad ile Oyun Yazarlığı Atölyesi | Saat: 18.00 | Atölye Ücreti: 100 TL Oyunlarında savaş, göç ve ırkçılık konularında şiddet, dil, tutku ve miras üzerine odaklanan Tahran doğumlu şair, oyun yazarı, çevirmen ve edebiyat eleştirmeni Athena Farrokhzad oyun yazarlığına giriş seviyesinde bir atölye verecek. * İsveç Konsolosluğu’nun değerli katkılarıyla. * Yeni Metin Atölyeleri 2021 katılımcılarına ücretsizdir. 🔺T-34 | Okuma Tiyatrosu | Yazan: Halil Yağız Şanal | Yöneten: Serkan Üstüner | Yer: Tiyatro BeReZe | Saat: 20.30 | Bilet Ücreti: 30 TL İklim krizi, inanç, kendini keşfetmek, istismar ve çemberin dışında kalmak kavramları üzerinden günümüze referanslı bir oyun olan T-34; Kuzey kutbunun tamamen eridiği ve suların yükseldiği bir zamanda, Kızıldeniz'in doğusunda lüks bir rezidansta hayatta kalmaya çalışan insanların hikâyesini anlatıyor. 28 KASIM 🔺Medea’ya Göre Ahlak | Yazan: Athena Farrokhzad | Yer: BAU Konservatuvar Pera Sahnesi | Saat: 15.00 Euripides’in Medea tragedyasından hareket eden Medea’ya Göre Ahlak adlı oyun, Athena Farrokhzad’ın deyimiyle “insan, anne ve mülteci olarak” Medea’yı anlamaya çalışan bir oyundur. Oyun, “Medea aracılığıyla ne tür bir feminizmin ve ne tür bir insan tutumunun mümkün ve imkânsız olduğunu” irdeler. Yine yazara göre “Medea, insan kaderinin ve insan ilişkilerinin bir siyasi sistemde nasıl etkilendiğinin efsanevi bir tasviri olarak da okunabilir.” * İsveç Konsolosluğu’nun değerli katkılarıyla. * Ücretsiz etkinlik Yeni Metin Festivali hakkında detaylı bilgi ve biletler için yeniperform.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Mehmet Güleryüz : Çizgi Hali

Çağdaş Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Mehmet Güleryüz’ün son kişisel sergisi Çizgi Hali 17 Kasım 2021 tarihine kadar Bursa Nilüfer Belediyesi Nâzım Hikmet Kültür Evi’nde devam ediyor. Sergiyle birlikte, kraft üzerine marufle akrilik eserleri ve Paris’te yaptığı son dönem desenlerini izleyiciyle buluşturan Güleryüz’ün sanat pratiğine uzandık Yazı: Ceylan Önalp Mehmet Güleryüz, İtalyan defter, Kâğıt üzerine ekolin, 26.5 x 18.5 cm ed.164, 1999-2005 Çağdaş Türk resim sanatının önde gelen isimlerinden Mehmet Güleryüz’ün son kişisel sergisi 17 Eylül - 17 Kasım 2021 tarihleri arasında Bursa Nilüfer Belediyesi Nâzım Hikmet Kültür Evi’nde sanatseverler ile buluşmayı bekliyor. Sergi, sanatçının son dönem çalışmaları arasında yer alan desenlere ek olarak kraft üzerine marufle akrilik eserlerini de kapsayan bir seçkiden oluşuyor. Mehmet Güleryüz, Akordeon Defter, Kâğıt üzerine mürekkep, 98 x 15 cm, 2016 Mehmet Güleryüz, Akordeon Defter (detay), Kâğıt üzerine mürekkep, 98 x 15 cm, 2016 Mehmet Güleryüz'ün İstanbul’dan Paris’e uzanan hayat serüveni ailesinden gelen Osmanlı ve Avrupa kültürlerinin harmanlanmasıyla birlikte neredeyse hiç durmaksızın işleyen üretime dönüşüp, çizgisinin zamansızlığı bugün bile evrimleşmeye devam ediyor. Mehmet Güleryüz, İsimsiz, El yapımı kâğıt üzerine ekolin, 57.5 x 77 cm, 2018 Mehmet Güleryüz, Outdoor, El yapımı kâğıt üzerine ekolin, 56 x 76 cm, 2016 Sanatın pek çok alanında varlığını farklı şekillerde gösteren ve üretmeye devam Mehmet Güleryüz’ün esas meselesi, insan. Mehmet Güleryüz, Portre 2, Tuval üstüne marufle akrilik, 135 x 98 cm, 2004 Aynı zamana yayılan bir çizginin farklı halleri gibi eserlerinde insanı anlamaya ve anlatmaya çalışan bir sanatçı. Merkezinde insanı tutarak toplum üzerine kafa yoran ve düşündüklerini tuvallerine, defterlerine ve hatta bazen heykellerine ya da mekân odaklı yerleştirmelerine yansıtan çok yönlü bir isim. Çalışmaları özünde izleyicisine algımızın derinlerinde yerleşik hayata geçmiş öğretilere ve kanıksanmış yargılara ne denli ayna olabildiğiyle ilgili. İnsanı ne denli tanıyabildiği ve bunu ne denli yansıtabildiğiyle alakalı. Mehmet Güleryüz, Tanı, Tuval üzerine marufle akrilik, 260 x 219.5 cm, 2005 İnsanı tanırken, bir imgenin de çizgi üzerinden tüm zamanlarda birden nasıl hareket edebildiğini çizimlerine yansıtmayı başaran Güleryüz, sanata ve yaşama dair en önemli detayları gözler önüne seriyor. Onun çizgisi başlangıç noktasından bitiş anına kadar takip edildiğinde tüm nesneler, figürler ve bireyler gibi bir sanatçının da başlı başına bir dünya olduğunu görebiliyoruz. Mehmet Güleryüz, İsimsiz, Kâğıt üzerine marker ve suluboya, 18.5 x 14.5 cm (her biri), 2018 Eleştirel ve dışavurumcu üslubuyla yaklaşık yarım yüzyıldır sanat sahnesinde olan Güleryüz, insanı anlama ve anlatma serüveninde kadınların sorunlarına da sıklıkla dikkat çekiyor. Ve kadının toplumdaki yerini sorgulamaya devam ediyor. Mehmet Güleryüz, Kırmızı Elbise, El yapımı kâğıt üzerine ekolin, 56 x 76 cm, 2016 Belki de sanatçının 2014 yılında Milliyet Sanat’a verdiği söyleşide dediği gibi, “resim yapmak yerine bağırmamız lazım hepimizin.” İnsan olmak için, kadınlar için, yaşamak için. Mehmet Güleryüz, Sereserpe, Tuval üzerine akrilik, 134 x 115cm, 2005

Artakalan sergisi KTSM’de açılıyor

Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM), çizgisel “Al-Üret-Tüket” sistemine kendi cam pratiğinden sürdürülebilir bir üretim modeliyle yanıt veren cam sanatçısı ve tasarımcı Felekşan Onar’ın, ileri dönüşüm yöntemleriyle tasarlayıp ürettiği cam eserleri bir araya getiren Artakalan sergisine, 4 Kasım-31 Aralık tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor Felekşan Onar'ın Artakalan sergisinden bir görsel Dünyamızın karşı karşıya olduğu karmaşık sorunlar yumağından çıkış için yaratıcı endüstrilerin yol gösterici olabileceğine inanan ve bu doğrultuda sürdürülebilir yaşam odaklı projelere kapılarını açan Kale Tasarım ve Sanat Merkezi (KTSM), 4 Kasım’dan itibaren, Felekşan Onar’ın kurucusu olduğu Fy-shan Glass Studio’nun ileri dönüşüm yöntemleriyle tasarlayıp ürettiği kullanıma yönelik cam eserler ile heykelsi objeleri bir araya getiren Artakalan başlıklı sergiyi izleyicilere sunmaya hazırlanıyor. Güncel tasarımın tüketicilerin günlük yaşam deneyimini zenginleştirmenin ötesinde, sosyopolitik, ekonomik ve ekolojik düzlemde yaratabileceği katkıya değinen sergi, Felekşan Onar’ın, tasarımcı Şahika Etemoğlu ve üretim ekibinin katkılarıyla, ileri dönüşüm yöntemlerine göre tasarlayıp ürettiği, toplamda dört ana gruptan oluşan cam eserler, Serra Yentürk’ün küratörlüğünde bir araya geliyor. Felekşan Onar Atıktan değer yaratan tasarımlar Modern bir disiplin olarak tasarımın toplumsal eşitsizlik, iş gücü sarfiyatı ve doğal kaynakların tüketimi üzerindeki belirleyici rolünü öne süren tarihsel tartışmalar, 21. yüzyıl tasarımcısının statükoyu tersine çevirmede üzerine düşen sorumluluğa bir temel oluşturuyor. Bu çerçevede, çizgisel “Al-Üret-Tüket” sistemine kendi cam pratiğinden sürdürülebilir bir üretim modeliyle yanıt veren cam sanatçısı ve tasarımcı Felekşan Onar, kullanılabilir malzemeyi atığa dönüşmeden, ekonomik ve kültürel değeri olan ürünlere çeviriyor. Artakalan sergisi, Onar’ın imalat süreçlerinden geriye kalan cam parçaları değerlendirdiği bir dizi tasarımına yer veriyor. Saydamlığının ardında uzun araştırma süreçlerini saklayan, insan nefesine gözle görülür bir biçim kazandıran ve tarihsel olarak belki de en incelikli işçiliğin malzemesi olan cama bütüncül bir üretim anlayışıyla yaklaşan Onar’ın tasarımları, atık olarak gözden çıkarılmış parçaların, en az ürüne dönüşenler kadar değerli ve biricik olduğunu ortaya koyuyor. Fy-Shan Glass Studio’nun işlevsel tasarımları arasında önemli bir yer tutan aydınlatma ve servis ürünleri, sergi mekânı içerisindeki yerleşimleriyle bir tür sunağı andırıyor. İnsan yapımı nesnelerin de bir ruha sahip olduğuna, bu nesnelere ve üretildikleri kaynaklara iyi bakılması gerektiğine inanılan Şintoizm’i akla getiren bu sunak benzeri düzenleme, doğal kaynaklar kadar insan emeğinin de kutsal olduğu fikriyle ilişki kuruyor. Sergi mekânının sonunda ziyaretçileri karşılayan, işlevsel olmayan tek üretim olan Totem adlı yerleştirme de söz konusu kaynaklara ve üretimi mümkün kılan insan emeğine atfen anıtsal bir nitelik kazanıyor. KTSM’nin sosyal fayda güden pratikleri destekleyen ve sürdürülebilir üretim politikalarını teşvik eden kurum ilkeleri dolayısıyla, “İyi Bak Dünyana” hareketi kapsamında ev sahipliği yaptığı Artakalan 31 Aralık’a kadar ziyaretçilerini bekliyor.

On soruluk sohbetler: KAT

İstanbul Fringe Festival bu yıl 18-26 Eylül tarihlerinde hibrit bir programla gerçekleşti. Festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunan sanatçılarla yaptığımız sohbetlere, Yüzyirmi Metrekare ile Müze Gazhane Büyük Sahne ve DasDas’ta sahne almış olan KAT ile devam ediyoruz Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel Nazlı İnan & Dilan Parlak İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Bizler de Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Yüzyirmi Metrekare ile festivalde yer alan KAT’tan Nazlı İnan ve Dilan Parlak. Performansın özü sizce nedir? Bizim için performansın özü başkaldırı. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyoruz. Oyun mekânına giren kişinin, çıktığında farklı bir kişiye dönüşebileceğine inancı hep var. Kullandığımız metinler, reji ve oyunculuk biçimiyle bu etkiyi arttırmayı hedefliyoruz. Çünkü bir derdiniz varsa bunu insanlara anlatıp onların anlamasını sağlayabilir, etkileyebilirsiniz. İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte? Hibrit ve dijital işlerin arttığı bir döneme geçtik. Bu tarz işlerle gün geçtikçe daha fazla karşılaşacağız gibi görünüyor. Bu da farklı diller doğurarak anlatım çeşitliliğini zenginleştiriyor. Biz zaten dijital disiplinleri işlerine dahil etmeye çalışan bir ekibiz. Nazlı İnan ve Dilan Parlak (KAT), Yüzyirmi Metrekare oyunundan Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Açıkçası çıkabildiğimizi düşünmüyoruz. Çok zor bir süreçti ve hala devam ediyor. Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu? Uluslararası yönetmenleri ve işleri izliyoruz. Kitaplar, sinema, müzik, plastik sanatlar hepsinden beslenmeye çalışıyoruz. Yani yedi sanatın yedisi de yanımızda bulunsun istiyoruz. Üretme sürecinde beyin çok fazla bunun üzerine çalıştığı için ilginç rüyalar görüp oyunun çıkış sürecine etkide bulunduğu oldu. Rüyalar güçlü bir ilham kaynağı, özellikle gündüz rüyaları. "Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? Nazlı İnan: Arif Pişkin, Filiz Sızanlı ve Yeşim Özsoy’u ustam olarak görüyorum. Kate Mitchell, Marina Abromović ve Pina Bausch da ilham aldığım isimler diyebilirim. Dilan Parlak: Ümit Aydoğdu, Güray Dinçol, Bob Wilson, Damien Jalet, Pina Bausch, Sidi Larbi Cherkaoui, Tilda Swinton, Tom Peeping ilham kaynağı olan inanılmaz isimler benim için. Nazlı İnan ve Dilan Parlak (KAT), Yüzyirmi Metrekare oyunundan Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? O sürecin kendi kendine gelişmesini bekliyoruz. Bizim için Yüzyirmi Metrekare tam olarak böyle oldu. Adı belli değildi, uzunca bir süre ne koymalıyız diye düşündük. Sonra akışına bıraktık ve o bizi buldu. “Fringe” sizin için ne anlama geliyor? Çizgi dışı olmak ve farklı olmak anlamına geliyor. Her yerde bulunmayan, aykırı. Neden özellikle bu işinizle Istanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? Istanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? Anlatım biçimimiz biraz sert ve farklı. Istanbul Fringe Festival bizim için çok doğru bir zemin. Oyunu tek bir cümle ile ifade etmek istesek: “Aynı sahne üzerinde iki kadın nefes alıyor ve ikisi hem birbirleriyle ilişkideler hem de birbirleriyle hiç alakaları yok.” Istanbul Fringe Festivali kapsamında seyirciler ile yeniden fiziken buluşuyor olmak sizin için ne ifade ediyor? Çok heyecanlıyız ve çok özledik. Sabırsızlıkla bekliyoruz.

Sanat deneyimini canlı tutmak

Sanatı sevmek, takip etmek; sanata alan açmak, değer vermek, önemsemek; sanatçıyı merak etmek, anlamaya çalışmak; sanatçıya saygı göstermek, kaynak yaratmak... Sanatın yadsınamayacak birleştirici gücünü hem kurumsal hem de bireysel olarak Türkiye sanat alanının önemli paydaşları olarak tanımlayabileceğimiz kadınları bir araya getiren bir dosya aracılığıyla sunuyoruz. Odağımıza aldığımız, sanatçıları üretime teşvik ettiklerini düşündüğümüz bu isimleri daha yakından tanıma arzusuyla, kişiselden yerel ve globale uzanan sorularımız ışığında dinledik. Serimizin altıncı konuğu sanatçı ve koleksiyoner Şebnem Ünlü Röportaj: Merve Akar Akgün Şebnem Ünlü, Fotoğraf: Elif Kahveci Sanat ile yolunuz nasıl kesişti? Uzun yıllar işim dolayısıyla yurt dışında yaşadım, Amsterdam, Londra ve New York gibi şehirlerde sergiler, müzeler, bienaller takip etme imkânım oldu. İlk birikimlerimle bile müzayedelere gider o eserleri yakından hissedip takip etmekten müthiş haz duyardım. Amsterdam’da yaşadığım dönemdi, Stedelijk müzesinde Rothko’nun bir tablosunun [Umber] önünde dona kalıp tüylerimin ürperdiğini bugün hâlâ hatırlıyorum. Adeta ayna gibi insanın içini dışına çıkaran bir işti. Soyut sanat, soyut dışavurumcu sanat beni her zaman büyülemiştir. Eşimle beraber uzun yıllardır çok severek geliştirdiğimiz orientalist resim ve kitap koleksiyonumuz bir yana çoğunlukla çağdaş resim ve heykel üzerinde odaklanıyoruz, özellikle, dışavurumcu soyut ve hiperrealist eserlere ilgi duyuyorum. Koleksiyonerliğin yanı sıra ben de duygularımı tuvale aktarma isteğini ve ihtiyacını çok uzun yıllardır duyuyordum ama gündelik iş ve sorumluluklarım ile gelecek planları arasında bunu hep ertelemiştim. Kızımı yıllar önce sanat alanında geliştirmek üzere sanat atölyesine başlatmıştık. Onunla atölyeye gidip tual ile boyaları elime aldıktan sonra bu renkli dünyayı bir daha bırakamadım. O zamandan beri çeşitli atölye ve müzelerde sanat eğitimlerine katılma fırsatım oldu. Son 7-8 yıldır da Maslak Oto Sanayi’de bir atölyem var. Gittikçe artan bir şekilde burada ve Bodrum atölyemde üretimime devam ediyorum. Eğitimim ve mesleğim uzun yıllar finans üzerindeydi, sanatı yeni bir kariyer olarak seçmedim. Sanatın içinde olmak, üretmek beni mutlu ettiği için devam ettim. Sonuç odaklı bir yoldayken süreçten keyif aldığım bir yolu seçtim. Benim için sanat düzenli, materyalist, somut bir dünyayı canlı renkleriyle, serbest formlarıyla, özgür ruhuyla dengeliyor gibi geliyor. Yeni sanatçıları nasıl keşfedersiniz? Estetik kriterleriniz var mıdır? Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli müze ve bienalleri yakından takip ediyor, imkân buldukça koleksiyonerlerin mekânlarını da ziyaret etme fırsatı buluyorum. Dolayısıyla bu mecralar ve sanat insiyatifleri aracılığıyla birçok yeni sanatçı keşfetme şansım oluyor. Sanatçıları tanımak üretim süreçlerini, arkada yatan fikir ve felsefelerini anlamak, çeşitli dönemlerindeki gelişimlerini takip etmek de benim için çok önemli. Konu sanat ve özellikle de resim olduğunda, belli bir tarzı kesin çizgilerle diğerlerinden ayıran bir estetik kriterim olmasa da genellikle kendimden bir şeyler bulduğum, bana birşeyler hissettiren eserleri değerlendiriyorum. Eşimle beraber eserlere sahip olmaktan çok onlara hamilik yaptığımıza ve bizden sonra da daha görünürlük kazanarak yaşayacaklarına inanıyorum. Koleksiyonumuzu açık ve geniş bir ofis alanında sergileme imkânımız olduğu için ziyaretçiler ve misafirlerimizle paylaşmak da buna katkıda bulunuyor. Size göre müzelerin günümüzde en önemli rolü nedir? Sanatla ilişkinin önemli bir kısmı deneyimden geçiyor, yani izleyici ile eser arasındaki sınırların kaldırılması ve deneyimin birinci elden tecrübe edilmesi çok değerli. Özellikle pandemi dönemiyle de hız kazanan ve her şeyin hızla dijital ortama taşındığı günümüzde, müzelerin fiziki varlıklarını sürdürüp, izleyiciyi organik bir şekilde sanat ile biraraya getirmesi ve bu deneyimi canlı tutması bence çok önemli. Türkiye’de sanat deyince aklınıza gelen/karşılaştığınız/var olduğunu düşündüğün çıkmazlar nelerdir ve bu konularda geliştirdiğiniz fikirleriniz ya da önerileriniz var mıdır? Sanatçılarımızı destekleyen kurum ve insiyatiflerin artması gerektiğine ve daha uzun vadeli bir bakış açısına ihtiyaç olduğuna inanıyorum. Özellikle sanatçılarımızın yurtdışı üretim ve müze ve kurumlarda görünürlüklerini arttırabilecek iş birlikleri yapılması ve bunu yapan insiyatiflerin arttırılması gerekiyor. Bir koleksiyoner ve bir kadın sanatçı olarak temennim, çağdaş sanatçıların, özellikle kadın sanatçıların hem desteklerinin hem de bilinirliklerinin artması.

Mamut Art Project 19 Ekim’de Başlıyor

Dokuz senedir devam eden güncel sanat etkinliği Mamut Art Project, 19 Ekim Salı günü Yapı Kredi bomontiada’da ve çevrimiçi platformunda eş zamanlı olarak başlıyor. Bu sene bomontiada’nın üç mekânına yayılan sergi, 43 sanatçının 300’e yakın eserinin yanı sıra, Dreamscapes adı altında özel bir seçkiye ve Mamut Limited (Artists’ Editions) başlıklı yeni bir projeye ev sahipliği yapıyor Zeynep Özkanca, Celebration, Fine Art Baskı, 2020 Türkiye genelinde bağımsız yetenekleri sanat profesyonelleriyle buluşturan ve süresiz danışmanlık sağlayan Mamut Art Project, bu sene yeni sergi tasarımı ile pandemi öncesi ve pandeminin ilk yılında yapılan uyarlamaların bir sentezi ile ziyaretçilerini ağırlamaya hazırlanıyor. Eserler, kurulduğu günden bu yana birlikte düşünmeyi, üretmeyi ve paylaşmayı teşvik eden bir platform olarak, sanatın her dalından yaratıcı ve üretici örneklere ev sahipliği yapan Yapı Kredi bomontiada’nın bahçesi dahil olmak üzere üç farklı mekânında sergilenirken, 43 sanatçının 300’e yakın eserinden oluşan daha kapsamlı bir seçki ise eş zamanlı olarak mamutartproject.com adresi üzerinden ziyarete açılıyor. Solda: Serçin Çabuk, Menage A Trois, Conditional Love, Dreamscapes serisinden Ortada: Merve Atılgan, White Rabbit, Dreamscapes sergisinden, 50x70 cm Sağda: Yiğit Yerlikaya, Sordid Affair, Dreamscapes sergisinden, 40x56 cm Dreamscapes seçkisi Mamut’un sosyal medya kanalları üzerinden proje süresince yayınlanacak röportaj videolarıyla sanatçılar ve eserleri hakkında bilgi edinilebilirken, sergi, 2021 edisyonunda, illüstrasyon sanatçılarının, müzikle olan kişisel bağlarından yola çıkan hayali konser afişi projesi Dream Gigs Illustrated’i yürüten HOOD Base ekibinin iş birliğiyle hayata geçen Dreamscapes adı altında özel bir sergiyi de izleyicilerle buluşturuyor. +1 katkılarıyla, Hood Base küratörlüğünde gerçekleşecek sergide yaklaşık 28 illüstratörün, müziğin görsel dünyasını yansıttıkları eserleri yer alırken, çalışmaların limitli edisyonları ise satışa sunuluyor. Sergide sanatçılar, Burak Beceren, Burak Tozkoparan, Bülent Gültek, Can Dağlı, Cins, Cosmicnutz (Selin Türkü Birben), Dilara Akbal, Doğa Can Ertürk, Ece Haskan, Efe Akarca, Erdem Yıldız, Hande Koçhan, Hürkan Alcan, Kübra Su Yıldırım, Mert Tugen, Merve Atılgan, Merve Yiğit, Murat Kalkavan, Ozan Atalay, Selin Çınar, Serçin Çabuk, Somonzi, Tolga Tarhan, Tuğçe Türksoy, Ufuk Barış Mutlu, Uğur Acil, Yiğit Yerlikaya ve Vardal Caniş’in işleri sunuluyor Mamut Art Project kapsamında, ayrı bir alanda sergilenecek Dreamscapes sergisine, Yapı Kredi bomontiada’da ve eş zamanlı olarak mamutartproject.com adresinden ulaşılabiliyor. Dilara Akbal, TSU!, My Home Is Where My Heart Beats, Dreamscapes sergisinden Mamut Limited projesi Mamut Art Project ekibi, etkinlik kapsamında ayrıca Mamut Limited (Artists’ Editions) adı altında, sanatçıların sınırlı sayıda üretilmiş, edisyonlu çalışmalarına yer verecek yeni bir projenin açılışına hazırlanıyor. İlk olarak kendi alanlarında önemli işlere imza atmış fotoğraf sanatçılarının çalışmalarına İnternet sitesi üzerinden erişim sağlayacak olan projenin, önümüzdeki aylarda fotoğrafın yanı sıra baskılar ile üç boyutlu çalışmaları da kapsaması planlanıyor. Farklı alanlarda ve farklı tekniklerle edisyonlu eser üreten sanatçılarla çalışmayı planlayan Mamut Limited ayrıca fiziksel etkinlikler düzenlemeye, farklı iş birlikleri kurmaya ve danışmanlık hizmeti vermeye açık bir yapı olarak tasarlanıyor. Solda: Oğulcan Arslan, Cenevre Zırhı serisinden, Kuğunun Kahkahası, Alüminyum Karkas Sağda: İbrahim Sefa Tuna, Fault Tolerant Beauty seriesinden, 90x90 cm Her yıl alanında uzman isimlerden oluşan jüri üyeleri tarafından belirlenen sanatçılara disiplinlerarası bir paylaşım ve sergileme imkânı sunan Mamut Art Project’in bu yılki jürisinde; İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı ve İç Mimarlık Bölüm Başkanı Can Altay; küratör, sanat tarihçisi ve yazar Necmi Sönmez; sanatçı Hale Tenger; sanat danışmanı Melis Terzioğlu ve Pilot Galeri kurucusu ve direktörü Azra Tüzünoğlu yer alıyordu. Solda: Çağla Çağlar, Ziyaret serisinden, Fine Art Baskı, 2021 Sağda: Enes Alba, Afternoon Delight, Fine Art Baskı, 35x47cm Bu sene Türkiye’den yurt dışına göç etmiş bir çok sayıda genç sanatçının başvurduğu, proje destekçiliğini Paribu’nun üstlendiği Mamut 2021’de sergilenecek işler arasında video başta olmak üzere dokuma ve yerleştirmeler dikkat çekerken; seramik, illüstrasyon, dijital, fotoğraf, kolaj ve resim dahil olmak üzere birçok alanda üretimler yer alıyor. Mamut Art Project 2021 ile ilgili duyuruları takip etmek ve randevu almak için mamutartproject.com adresini ziyaret edebilir ve sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.

İstanbul ve yeni kültür-sanat dinamiği

Kültür-sanatın insanlar üzerindeki dönüştürücü etkisinin farkında olan ve yerel yönetimlerde görev alan, Kültür A.Ş Genel Müdürü Murat Abbas’la İstanbul metropolünün “yeni” kültür-sanat geleceğinde şehirlileri ve entelektüel adımlarını konuştuk Röportaj: Elif Özge Maltepe Murat Abbas ve kedisi Mr. Goldie, Fotoğraf: Nazım Fırat Serhat İstanbul’un kültür-sanat dünyasını, kısaca açıklamak belki de en zorlandığım ifadelerden biri olurdu. Özellikle burada yaşamayan, “buralardan” olmayan kimselere, içini doldurarak her bir katmanı, cepheyi, birikimi, yenilikleri, dönüşenleri, alışkanlıkları aktarmak kolay değil... Simmel; metropollerdeki farklı entelektüel birikime, kültürel üretime ve paylaşıma olan ihtiyacı, “Dünyadan bezmişlik tavrı kadar metropole doğrudan doğruya bağlantılı ruhsal bir fenomen yoktur belki de. Dünyadan bezme tavrı öncelikle zıt sinir uyarımlarının hızla değişmesinden ve iyice sıkıştırılmış olmalarından kaynaklanır. Metropoldeki entelektüelite artışı da en başta bundan kaynaklanmış gibidir.” diyerek açıklıyor. Kültür-sanatın içinde olan şehirliler için; “dünyadan pek bezmezler” ¹ diyerek metropollerin zihin açan ve insanı tekrar üretmeye yönlendiren gerekli entelektüel paylaşımından bahsediyor. Kültür-sanatın insanlar üzerindeki dönüştürücü etkisinin farkında olan ve yerel yönetimlerde görev alan, Kültür A.Ş Genel Müdürü Murat Abbas’la İstanbul metropolünün “yeni” kültür-sanat geleceğinde şehirlileri ve “yeni” entelektüel adımlarını konuştuk Çok uzun bir giriş yapmadan önce aynı ormanda yürümeye çalışan biri olarak sizden de duymak -ve belki de kendimce hatırlamak istediğim- neden kültür sanat alanında çalışıyorsunuz? Aldığım eğitim, kültür-sanat ya da müzik üzerine değildi. İşletme mezunuyum. Okul sonrası da yaklaşık 8-9 sene audit (PwC) ve finans (Bosch-Siemens-Profilo, Superonline vs.) alanlarında çalıştım ve yöneticilik yaptım. Çocukluk ve gençlik yıllarımda zamanımın çoğunu kitaplar, sinema ve müzik alanlarında geçirdim. Üniversite sonrası profesyonel iş hayatımın paralelinde müzik alanında yazı yazmaya, radyo programları ve dj’lik yapmaya başladım. Bu alanda kendimi çok daha mutlu ve özgür hissetmeye başladığım anda finans ve denetim hayatını tamamen bıraktım. Yaklaşık 24 senedir de kültür-sanat alanındayım. Bu alan beni dinç ve enerjik tutuyor. Benim için bir işten çok daha öte bir anlamı var bu alanda çalışmanın. Gerek sanatçılar, müzisyenler, oyuncular; gerekse takipçi kesimden insanlarla iletişimde olmak, insanların hayatlarına dokunabilmek beni çok mutlu ve motive ediyor. Müzikle olan ilişkinizi uzaktan takip ediyorum, sadece müzik etkinlikleri ile değil de diğer alanları da içeren bir kültür-sanat yöneticisi olmaya nasıl karar verdiniz? Diğer branşlarda güncel kalmak, uluslararası yenilikleri takip etmek ve dünya sanatını yakalamaya çalışmak, ilgi alanlarınız dışında kalınca zorlayıcı oluyor mu? Kültür-sanat-müzik alanındaki kariyer geçmişime baktığımda sağlıklı bir çizgi izlediğimi görüyorum. İlk başlarda müzikle ilgili yayınlarda yazarlık, editörlükle başlayan yolculuğum, sonrasında dj’lik ve radyo programları yapmakla devam etti. Akabinde konser, parti, festival organizasyonlarında çalışmaya başlayarak etkinlik alanına giriş yaptım. Pozitif ve Babylon’da bu başlıklara mekân yönetimi de eklendi. Denetim ve finans alanındaki bilgi ve deneyimim benim için çok büyük bir avantaj oluşturdu. Pozitif sonrası transfer olduğum Zorlu PSM’deyse müzik alanı dışındaki disiplinlere giriş yaptım. Müzikaller, tiyatrolar, sahne sanatları, dijital sanat olarak adlandırabileceğimiz tür, plastik sanatlar vs gibi başlıklarda da kendimi hızla geliştirdim. Müzikal ve tiyatro alanlarında yeni prodüksiyonlarla uğraşmaya başladıkça o alanda da bilgi ve deneyimim gelişti. Kısaca söylemek gerekirse, hep üzerine koyarak ilerledim. Şimdiyse artık 16 milyonluk nüfusa sahip bir mega kentte kültür-sanat alanında yöneticilik yapmak gibi bir challenge beni bekliyor. “Bekliyor” derken, dokuz aydır fiilen sahadayım aslında. Kültür-sanat alanında güncel kalabilmek ve yenilikleri takip edebilmek adına pandemi öncesi sık sık yurtdışındaki konferans, panel ve festival gibi etkinliklere katılıyorduk. İki seneye yakın bir süredir kültür-sanat ve müzik dünyasını maalesef sadece dijital mecralar ve basılı yayınlardan takip edebiliyoruz. “İlgi alanım”a giren başlıklar artık geniş bir spektruma yayıldığı için herhangi bir zorlanma hissetmiyorum. Uzun soluklu bir Zorlu PSM deneyiminden sonra kamusal alanda kültür-sanat için çalışmaya başladınız, özel bir yapıdan kamuya geçtiğinizde gözlemlediğiniz en temel farklar nelerdi? Bürokrasi ve mevzuatsal engeller ilk başlarda beni ziyadesiyle zorladı. Halen de tamamen alıştığımı söyleyemem. İBB 80 bin kişiden fazla kişinin çalıştığı bir dev bir organizasyon. Eşgüdümlü bir koordinasyon oluşturabilmek çok kolay değil. Seçimle gelip, seçimle giden bir mekanizma olduğu için zaman kısıtı ve siyasi dengeler özel sektörden gelen kişileri zorlayıcı olabiliyor. Olgu ve algı dengesini yönetilmek çok hayati bir önem taşıyor. İnsan ilişkileri hayatın her alanında çok önemliyken bu kamusal alanda belki de en hayati başlık olabiliyor. Özel sektördeki gibi özgür değilim ve istediğim hızda hareket edemiyorum. Zamanla bunları da aşabileceğimi düşünüyorum. Kültür-sanat-müzik alanında yurt dışında neler olup bitiyorsa ülkemizde ve şehrimizde de bu canlılığı ve dinamikliği görmek istiyorum. Müzikaller, konserler, festivaller, tiyatro oyunları, sinema, plastik sanatlar, dijital sanat vs gibi alanlarda hem dünya yıldızlarını deneyimleyebilmek hem de yine bu alanlardaki yerli üretimimizin ivmelendiğini görebilmeyi çok arzu ediyorum. Kültür A.Ş bünyesine gelir gelmez neyi değiştirdiniz veya neyin farklı olması için çalıştınız? Ekip ve sistem oluşturmak çalıştığım her organizasyonda öncelik verdiğim maddeler oluyor. Kültür A.Ş bünyesindeyse, pandemiyle birlikte hayatımıza giren “kısa çalışma ödeneği” süreci, hayalini kurduğum organizasyon yapısını ve ekibi oluşturabilmemi geciktirdi. Yapısal değişikliklere ancak altıncı ayımdan itibaren gidebilmeye başladım. Denetim ve finans kökenli birisi olduğum için prosedürler, otomatize edilmiş bütçeleme raporları, veri tabanları, checklist’ler, görev tanımları vs gibi altyapısal alanları iyileştirebilmek, sağlıklı yeni yapılar kurabilmek ve sağlıklı bir İK (İnsan Kaynakları) politikası oluşturabilmek önceliğim oluyor. Bir tarafta bunlara ağırlık verirken diğer tarafta hızlıca kültür-sanat alanında özel sektördeki paydaşlarla hızlıca görüşmeler yaparak senelerce kangren olmuş iletişimsizliğe bir nebze de olsa çözüm bulmaya çalıştım. İşin mutfağından çıkıp izleyici, katılımcı olarak değerlendirdiğinizde İstanbullu olarak siz nasıl etkinlikler istiyorsunuz, bu şehirde nasıl bir kültür sanat ortamı hayal ediyorsunuz? Aslında çok kabaca, kültür-sanat-müzik alanında yurt dışında neler olup bitiyorsa ülkemizde ve şehrimizde de bu canlılığı ve dinamikliği görmek istiyorum. Müzikaller, konserler, festivaller, tiyatro oyunları, sinema, plastik sanatlar, dijital sanat vs gibi alanlarda hem dünya yıldızlarını deneyimleyebilmek hem de yine bu alanlardaki yerli üretimimizin ivmelendiğini görebilmeyi çok arzu ediyorum. İstanbul’da SXSW (Austin), Eurosonic (Groningen), IFF (Londra) veya APAP/ISPA gibi konferans ve organizasyonların da yapılabilmesi en büyük hayallerimden biri bu arada. İstanbul çok büyük ve kalabalık bir şehir, her geçen yıl da demografik özellikleri değişiyor ve sosyolojik olarak toplumun farklı birçok alanına bu değişiklik direkt etki ediyor. Kültür A.Ş olarak etkinlikleri oluştururken kapsayıcılık, çoğulculuk gibi kavramlara nasıl yaklaşıyorsunuz? 16 milyon için çalışmak, üretmek bir numaralı önceliğimiz. Artık “kapalı devre” bir fanus içinde değiliz. Bu sebeple de kafa yapımızı değiştirmek ve çok daha geniş kitlelere ulaşabilecek stratejiler oluşturmak zorundayız. Bunun için de çok farklı dinamiklere sahip farklı katmanlardan özel ve kamusal paydaşlarla, akademi dünyasıyla, sivil toplum kuruluşlarıyla iş birlikleri, ortak projeler üretebilmek üzerine yoğunlaşıyoruz. Şehirli insanımızın kültür-sanat alanındaki ihtiyaçlarını anlayabilmek adına da geniş kapsamlı bir anket ve saha araştırması üzerine çalışmalarımızı başlattık. Geçtiğimiz aylarda faaliyete geçen Müze Gazhane’nin yönetim yapısında çevre halkını da kucaklayan ve belediye dışından aktörlerin de yer alacağı bir danışma kurulunu yılbaşından itibaren aktive edeceğiz. Çoğulculuk ve katılımcılık Kültür A.Ş olarak olmazsa olmazlarımız. Kültür-sanat etkinlikleri gerçekleştiği bölgeyi de farklı açılardan olumlu olarak etkiliyor, Kültür A.Ş’nin özellikle kültür-sanat ile dönüştürmek istediği bölgeler İstanbul’da var mı? Varsa nasıl projeler planlıyorsunuz? Özel sektörün düzenlediği etkinliklerin neredeyse tamamı “olağan şüpheliler” olarak da adlandırabileceğimiz ilçelerde ve semtlerde gerçekleşiyor. İBB olarak biz, Ekrem başkanımızın da vizyonuyla her tür kültür-sanat-müzik etkinliklerini 39 ilçeye yayma gayretindeyiz. Halihazırda belediyenin elinde bulunan 15 adet kültür merkezini daha aktif hale getirebilmek için bazı özel projeler ve içerikler üzerinde çalışıyoruz. Hava koşulları elverdiği müddetçe açık alan etkinliklerimizi merkez dışındaki ilçelere de taşıyoruz. Bunun yanı sıra yine başkanımızın koyduğu bir hedefle 39 ilçenin tamamına bazıları mağaza, bazıları kiosk şeklinde olmak üzere İstanbul Kitapçısı dükkanları açacağız. Kültür Daire ve Kültür Varlıkları başkanlıklarıyla da koordinasyonumuzu güçlendirip kültür-sanat-müzik alanında ne varsa İstanbul’un her bir köşesine ulaştırmak öncelikli hedeflerimiz arasında. Başına geçtiğiniz kurumun uluslararası kültür politikaları doğrultusunda ne kadar etkin olduğunu düşünüyorsunuz? Dürüst olmak gerekirse bu konuda şu an itibarıyla iyi bir noktada olduğumuzu söyleyemem. Kültür A.Ş öncesi yöneticilik yaptığım Zorlu PSM ve Pozitif & Babylon markaları uluslararası arenada bilinen, tanınan, güvenilen, aktif markalardı. Şimdiyse elimizde çok daha büyük bir güç var. Birkaç sene içerisinde Kültür A.Ş çok büyük bir ivmeyle bu alanda etkin bir rol üstlenecektir, bundan hiç şüphem yok. İstanbul’un özellikle son yıllarda hızla değişen kent çeperi ile kaybedilen değerlerini kazanmak için kültür sanat alanında nasıl girişimler içinde bulunuyorsunuz? Bu alanda özellikle Kültür Varlıkları Daire başkanlığı ve İBB Miras’ın çok kıymetli çalışmaları var. Çürümeye yüz tutmuş bir çok tarihi eser, bina, gazhaneler vs büyük bir özveri ve hızla ihya edilmeye başlandı. İki üç sene içerisinde İstanbul’un dört bir yanında, merkez dışı bölgeler de dahil olmak üzere büyük bir kültürel canlılık hayatımıza renk katacak. Biz de Kültür A.Ş olarak kültür-sanata erişimi kısıtlı bölgelerde çok farklı disiplinlerde ücretsiz etkinlikler gerçekleştiriyoruz. Az önce söylediğim üzere her ilçeye bir İstanbul Kitapçısı hedefimiz var. 16 milyon kişiye hizmeti en önemli önceliğimiz olarak görüyoruz. ¹ : Georg Simmel, Bireysellik ve Kültür, Metis Yayıncılık, 2009 (ilk baskı)

Umut ilkesi

Umut Kambak'ın Gölge Oyunları serisi'den Kreta (2021) adlı üretimi, Vision Art Platform’da gerçekleşen Şu An Buradasınız isimli karma sergide, 24 Ekim'e kadar ziyaret edilebiliyor. "Benlik sorusu" üzerinden sanatçının alışılmışın dışındaki üretim ve sergileme pratiğine eğilirken, serginin "şu an buradasınız" ile yola çıkan konumlanma ihtiyacını, Kreta ile izleyicisi odağında değerlendirdik Yazı: Özüm Ceren İlhan Umut Kambak, Gölge Oyunları serisi, Kreta, 2021, Işık yerleştirmesi ve seramik Umut Kambak ve ben, bir aradayız. Kadıköy, Yeldeğirmeni'nde yer alan, atmosferiyle tatlı mı tatlı mekânlardan birinde,Village'teyiz. Bahçesine atılan küçük masalara, sohbet edenlerin ve yemek yiyenlerin sesleri eşlik ediyor. Umut ile Vision Art Platform’da 24 Ekim' kadar devam eden; Mike Berg, Merve Denizci ve Semih Zeki ile bir araya geldiği Şu An Buradasınız isimli sergisi üzerine konuşmak için buluşmuşuz. Bu sergide Gölge Oyunları serisi, Kreta (2021) adlı üretimiyle yer alıyor. Buluştuğumuz gün Umut'un üzerinde tarçın rengiyle kiremit kırmızısına çalan, yumuşacık kumaştan kalınca bir gömlek var. Gözlükleriyle ilk defa görüyorum onu, "Uzağı göremeyen astigmatım var, arada rahatsız ediyor beni". Sonrasında gri kırçıllı paltosunu giyiyor, havalar da giderek soğuyor. Akşam oluyor. Bu sırada biraz acıkıyorum, "Önce bir şeyler mi yesek?". Umut bana tatlı ile eşlik etmek istiyor. Ne sipariş verdiğini soruyorum."Banana Dream". Kelimenin fonetiği telaffuzuna pek yakışıyor doğrusu. İçimde tutamayıp Umut ile paylaşıyorum düşüncelerimi. Hayali bir kumsalı gösteren büyük bir reklam afişinde, bütün tropik esintileriyle fırlayıp gelmişçesine işitiyorum bu kez Banana Dream’i. Biraz gülüşüyoruz. Sonra… Sonrası buluşmak için sözleştiğimiz Şu An Buradasınız ile hatırlatılan konumlarımızın işaret edebileceği olası yer ve zamanlara, oradaki var olabilme ihtimâllerimize uzanıyor. Umut Kambak'ın sergideki Kreta isimli eseri, hakikat ve benlik arayışını takip eden gölgeleriyle izleyicisini gizli kalmış bir ışık kaynağına yöneltiyor ve loş bir odaya çıkan eşikteki perdeleri aralamaları için davet ediyor. Vision Art Platform'un işaret ettiği ve Şu An Buradasınız dediği nokta, Akaretler No:35'te yer alan mekânında yer alıyor. Girişin sol tarafındaki duvarda, siyah ve beyazın güçlü kontrastında karşılaşılan sergi ismine, üretimleriyle yer alan dört sanatçıların isimleri de eşlik ediyor. Sağ taraftan yukarı çıkan merdivenlerin yerine, yüksek tavanlı bembeyaz duvarların arasından, tam önünüzde duran soluk beyaz bir perdeyi aralamanız bekleniyor. Bir karşılaşma anı ve bilinmezlikler için nasıl da heyecan veren bir deneyim! Kapının ağırlığı ve onu açmak için gereken gücün sizde olup olmadığını sorgulama ihtiyacı duymadan, yumuşacık perdelerin hafifliği içerisinde önce parmaklar, sonra eller en sonunda bedenin tamamı ile Şu An Buradasınız noktasına bir adım daha yaklaşıyorsunuz. Bir kol boyu mesafe ile dört sanatçının işaret ettiği, hangi zaman ve mekânlar aşıldı aşılacak derken…İşte, Şu An Buradasınız! Umut Kambak'ın Kreta (2021) eseri, serginin perdeyle ayrılan yerleştirme düzeni içerisinde sol tarafta konumlanırken, karşılaşılan atmosferin girişten çok farklı olduğu hemen göze çarpıyor. Perdeyi aralamadan önce bembeyaz duvarlar ile aynı duvarlara eşlik eden antrendeki aydınlatmaların aksine; bu kez mekânın kapkaranlık, yalnızca kendisini aydınlatmaya yetecek kadar gücü bulunan loş ışıklarla çevrelenmiş, bambaşka bir odaya uzanıldığı belli oluyor. Umut'un Kreta'sı mekândaki ışıklardan bağımsız. Görünmeyen ve kendisine ait bir ışık ile aydınlanıyor ve aynı zamanda kendisini, çevresini aydınlatıyor. Gözler o ışığı görmek yerine, hareket hâlindeki gölgelerine uzanıyor. Işık, kendi rolünü gölgelerine teslim etmiş. İzleyici,ışık kaynağının nesne ve duvar üzerinde yarattığı gölgeleriyle aslında ışığın kendisi ve görünür kıldıklarına uzanırken, aynı gölgelerin karanlık bilinmezliklerine doğru yol alıyor. Gölgeler ve karanlıkları, Kreta'nın bulunduğu duvarda, sanıyorum ki yerden bir gövde boyu yükseklikte konumlanıyor. Işık kaynağı, Kambak'ın tel örgü formundaki seramik malzemenin içerisine gizlenmiş hâlde hareket ediyor. Takip edilen gölgeler, duvarla buluştuğu noktada, bütün bir alan üzerinde yarattığı hâkimiyeti izleyicisine de geçirebildiğini kanıtlar nitelikte. Kimi zaman malzemenin üzerinden geçen gölgeler, sürekli bir akış hâline uzandığı için Kreta'nın kendisi sarmal bir döngüye de işaret ediyor. Duvar, ışık ve gölgeler… Seramik formla tepkimeye giren duvardaki tel örgüler…Umut Kambak'ın mesele edindikleri, işin aslı bu gölgelerde saklanıyor. "İşim hiçbir zaman ışık olmadı, gölgelerin peşinden gittim hep" derken Umut'un o gölgeleri yansıttığı duvarlara ve aynı duvarlarda aşındırdıklarına yakından bakmaya başlıyoruz. Bir serginin kavramsal çerçevesi, küratörünün gündelik yaşamında mesele edindiği, "derdi" olan bir noktaya dayanıyor her zaman. Fark ediyorum ki sanatçıların üretim pratiği ve meselesi de benzer bir noktadan şekilleniyor. Her üretim, sanatçısının mesele edindiği derdin temelini oluşturabilecek bir soru üzerine inşa ediliyor. Bilirsiniz, ağır ağır dibe çöken bir taşın su yüzeyinde yarattığı katmanlaşan daireler, o taşın çıplak gözle görünen hikâyesiyle su yüzeyinde bıraktığı hafızasına eş değerdir. Umut'un yıllarca çevresinde dolaşırken özünü ve ağırlığını dibe çeken bir taşı var aslında. Derinliklerini merak ederek gidebildiği yere kadar uzanırken, taşı fark eder etmez daha da derine dalıp kaldığı bir ana, sessizce, kıpırtısız bir biçimde tanıklık eder gibiyim. 2018 yılında, Umut Kambak'ın Bilsart'ta gerçekleşen kişisel sergisi Autre’de "Çocukken neden duvara bakıyordum?" sorusu serginin temelini oluşturuyordu aslında. Sanatçı, doğup büyüdüğü mahallede, çocukluk anılarını biriktirdiği o evde yaşanan kentsel dönüşümün izlerine uzanıyordu o zamanlar. Şimdilerde tamamlanmakta olduğunu öğrendiğim Zeytinburnu'ndaki sancılı sürecin hem Umut hem Kreta'daki izlerini, hazırlık sürecindeki yansımalarını merak ediyor ve soruyorum. Aldığım yanıtlarda, kaybolmuş bir mahalleden evinin hafızasına uzanan pratiğindeki izleri Kreta'nın önerdiği yeni bir akışta takip ediyorum. Kendimi suya atılan bir taş misali, taşın yüzeyde yarattığı dairelerin hikâyesinde bulur gibiyim. Bilirsiniz, ağır ağır dibe çöken bir taşın su yüzeyinde yarattığı katmanlaşan daireler, o taşın çıplak gözle görünen hikâyesiyle su yüzeyinde bıraktığı hafızasına eş değerdir. Umut'un yıllarca çevresinde dolaşırken özünü ve ağırlığını dibe çeken bir taşı var aslında. Derinliklerini merak ederek gidebildiği yere kadar uzanırken, taşı fark eder etmez daha da derine dalıp kaldığı bir ana sessizce, kıpırtısız bir biçimde tanıklık eder gibiyim. Bunca zaman yatay ve sarmal biçimde ilerleyen soru sorma ihtiyacı, Kreta'da dikey yönlü ve çok daha derinlere uzanıyor. Sanatçının yeni olmayan "derdinde" yıllarca saklı kalan, sorgulanamamış bir "öze", Benlik arayışına yakından eğilen bir "ben sorusuna" işaret ediyor Gölge Serisi. Sanatçının duvarı aşındırınca elinde kalan tuğla, seramik yapısı nedeniyle üretim pratiğinde de öne çıkan bir malzeme. Daha da aşınan duvarın geride bıraktığı tel formu seramikle tepkimeye girdiği noktada, Kreta'daki malzemenin algısıyla oynayan güçlü bir yaklaşıma da işaret ediyor. Işık kaynağı, söz konusu seramik yapının içerisinde gizleniyor aslında. Kambak'a göre ışığın rolü, işin anlamını ve yapısını da değiştiriyor. "Bir zamanlar evin içi ve dışında olma, o sınırlarda gezinebilme hâline 'güvenli bir bölge arayışı' ile eğilen sanatçı; Kreta ile evine ve evin sınırlarındaki güvenlik arayışına bu kez kendi benliğinde konumlandırdığı bir noktadan, sorularına alan açabildiği bir yerden yanıt arıyor." "Işığı kapattığında iş bambaşka bir şeye, mesela, kendi başına bir heykele dönüşüyor. İşi görünür kılan, ışıktan çok gölgeleri. İş, ışığın ve gölge kaynağının kendisi. Duvara göre çok küçük ve belki de orada olmaması gereken bir iş, ışık harekete geçtiği ve dolayısıyla ışığın kaynak değiştirdiği anda hareket de başka bir şeye dönüşüyor. Aynı iş bir anda gölgeleriyle yüzeye yayılıp duvarı komple kaplayan bir noktaya evriliyor. Bir ışık var ve o ışıkla duvarın kendisini de görünür hâle getiriyorsun. Ama bunu ışığın kendisi değil gölgeleriyle yapıyorsun." Umut Kambak, Gölge Oyunları serisi, Kreta, 2021, Işık yerleştirmesi ve seramik Işık kaynağının "benlik arayışı" meselesini irdelediği bir alan var Kreta'da; sanatçının kendisi ve kendi benliğine soru sorabildiği merkez olarak konumlanıyor bu ışık kaynağı. Bir zamanlar evin içi ve dışında olma, o sınırlarda gezinebilme hâline "güvenli bir bölge arayışı" ile eğilen sanatçı; Kreta ile evine ve evin sınırlarındaki güvenlik arayışına bu kez kendi benliğinde konumlandırdığı bir noktadan, sorularına alan açabildiği bir yerden yanıt arıyor. Işık kaynağını doğrudan göremeyişimizin nedeni; kaynağın benlikte, sanatçının içinde var olabilmesiyle ilişki kuruyor. Odağı değişen meselelerin özü, kaynağını Umut'un benliğinden alıyor artık. Tel formlu seramik yapı belki de Umut'un bedenine işaret eden, "şu an buradasınız" denen varlığının temsili bir hâline bürünüyor. Temsili varlığının boşluklarından geçerek bulunduğu duvarın üzerine yansıyan Kreta'nın gölgeleri,"ben sorusu"nun yanıtı arayan Kambak'ın kendi gölgeleriyle de anlık olarak yüzleşiyor. İzleyicinin bakışları, bu karşılaşmaların sessiz birer tanığına dönüşerek işe ve sergi mekânına dâhil olabiliyor. Kreta'nın ardında yatan, ismini de oradan aldığı mitolojik bir öykü var aslında. Bu öykü sayesinde ipucu kelimesinin köken olarak nereden geldiğini de öğreniyorum. Hikâyenin çıkış noktası Kral Minos tarafından mimar Daedalus’a yaptırılan; içerisinde yarı insan yarı boğa formundaki Minotaur'un bulunduğu bir labirentten şekilleniyor. Labirentin tam olarak merkezinde konumlanan kişi, yalnızca merkezin etrafında dolaştığı sürece çıkışa ulaşabiliyor. Kreta Labirenti'nin kendisinde, çıkamadığınız bir nokta bulunmuyor. İşin sırrı, labirenti oluşturan bütün bir yapıyı dolaşabilmekte. Labirentin içinde dolanmayı, insanın kendi benliğinde dolaşmasıyla ilişkilendiriyor Umut. Üretim pratiğine ilhâm veren Kreta'nın hikâyesinde, şimdi konuştuğumuz Kreta'dan ayrılan önemli bir nokta var. "Labirentin öbür tarafını göremezsin ve o görünmezliğin içinde yolunu bulmaya çalışırsın". Umut'un labirentinde ışık ya da kişi, çıkmak istediği labirentte bulunduğu konumun ötesine tel formu kullandığı için rahatlıkla bakabiliyor. Daha yerinden ayrılmadan bir sonraki gideceği yeri, labirentin çıkışını dâhi görme şansına erişiyor. "Kreta'nın kendisinde sanatçı için yeni olan bir "evde olabilme" meselesi, hissiyatı yatıyor aslında. Bu ev düşündüğümüzden farklı bir biçimde, bedenin kendi sınırları içerisinde konumlanıyor. 'Yine bir yuvadayım aslında, yine bir yuva var. O labirent aslında benim yuvam, evimin içi." Mitolojik anlatıdaki labirentin ortasında bir süre sonra Minotaur'a Ariadne ve Theseus adındaki karakterler de eşlik ediyor. Bu karakterler bahsi geçen hikâyenin "ipucu" ile ilişkilenen kısmını oluşturuyor. Theseus kolayca çıkabilsin diye sevgilisi Ariadne tarafından ona verilen ip, bugünkü "ipucu" kelimesinin geldiği yere işaret ediyor. Benlik arayışını temsil eden Kreta Labirenti, Umut'un üretiminde de bir ipucu barındırıyor. Işık ile gölgenin rolüyse bu noktada bir kez daha öne çıkıyor. "Ben sorusu" üzerine yarattığı Kreta'da, sanatçının duvara yansıttığı gölgelerin aslında birer ip gibi düşünerek kurgulandığı bilgisini ediniyorum. "Gölgeleri, ip gibi düşünüyorum çünkü ışık içeride yani gözle göremediğimiz bir yerde. Bu nedenle izlediğin ve takip ettiğin şey ışık değil de gölgenin kendisi oluyor. Aynı nedenle ipucu da ışık değil gölgenin kendisine işaret ediyor". Aklıma ışığın yol gösterici olduğu, fener gibi öğelerle ilişkilendirilen sayısız anlatı ve düşünme biçimi geliyor. Fark ediyorum ki Umut'un çalışması, alışılagelmiş yönelim ve yaklaşımlara tezat biçimde, ışığın gölge ile yer değiştirdiği bir yerden aynı sonuca varabilir miyiz sorusuna uzanıyor. Bir şey daha var. Kendi çevremizde böylesine döndüğümüz bir noktadayken, lisede anlayabildiğime inanmak istediğim bir denklemi anımsıyorum."Diyelim ki Ekvator’daki bir noktadan yerküre üzerinde hareket etmeye başlıyorsun. Eğer Ekvator'un çevresinde bir tam tur atar ve başladığın noktaya gelirsen; süreç boyunca aldığın yol 0 km'ye karşılık geliyor". Dünya üzerinde alınan yol, belki de eksik fizik bilgimle böyle bir sonuca karşılık gelmiyorsa da "Benlik sorusu" üzerine alınan yollarda kendimizi başladığımız noktada bulma olasılığımız sanıyorum anımsadığım fizik kuralından daha yüksek bir ihtimal. Umut'un da düşünceleri bana yakın olacak ki şöyle bir yanıt veriyor o sırada; "Bu durum simyacı hikâyesi gibi biraz. Gerçeği aramak için gezer durur ama gerçekliği yine başladığı noktada bulur. Arayışta hareket mi yoksa durmak mı gerek sorusu öne çıkıyor. Ben de bunu soruyorum kendime ve bu ışık, o nedenle kafamın içinde hâla dönüp duruyor. Durmalı mı, dönmeli mi? Ben de bilmiyorum.Kendini bulma ve sorgulama arayışını karşımda görmek istediğim için böyle bir noktaya dönüyorum üretimimde". Yaşadığımız zaman ve mekânı anlamlandırmada benlik arayışına uzanan süreçlerimizin gönüllülük esasıyla ilişki kurduğuna inanmayı seçiyorum çoğu zaman. Benlik gibi ciddi bir arayış için bilinçli bir yola çıkmayı şart koşuyorumdur belki de. Bununla beraber Umut'un Kreta'sında, benlik arayışı için yarattığı o labirette "kaçılacak bir nokta" olarak konumlandırdığını fark ediyorum bu arayış sürecini. Benliğini bulma çabasının hâlâ gönüllü bir sürece dayandığına inanarak, neden Umut'un kaçmak istediği bir yerde bu arayışa girdiğini düşünmeye başlıyorum."Belki de güvenli alanımı kaybettiğim için bunu yapıyorumdur" diyor. Güvenli bir alanı kaybettiğinde, illa da kaçınılabilecek bir noktada mı bulur ya da oraya mı yönelir insan?"Bilmiyorum, ben de onun sorusunu soruyorum aslında"."Galiba ben de sana tekrar sormuş oluyorum Umut" diyorum. Yanıtsızlığın içerisindeki boşluğun ağırlığı, ikimize de sirayet etmiş olacak ki bir süre birbirimize sessizce bakıyor ve sonrasında yeniden gülüşüyoruz… "Bu artık mekân, nesne ya da yıkılan yerlerle de ilgili değil. Yerler yıkıldı artık ve bir daha geri gelmeyecekler, onun da farkındayım artık. Kafamın içinde dönüp duran ışık ve gölgeleri karşıma koymaya başladım çünkü insanın kendiyle olan karşılaşmasına, derdine odaklanıyorum". Umut Kambak'ın tel formları, duvarı aşındırdığında elinde kalan bir malzeme. Bu noktada Kreta'nın tel ile kurduğu ilişki, aşınan duvarla ilişkisinden çok daha farklı konumlanıyor. Duvarın geçirgen olmayan yapısı aşındığında evin iç ile dış mekân sınırları iç içe geçiyor, ikisinin de ışık aldığı bir noktaya karşılık geliyor. Elinde kalan malzemenin gölgesi ile onu yaratan ışığın kendisi, bulunduğu Kreta içerisinde Umut'un yüzüne de çarpmaya başlıyor. "Aynen öyle, ötesini görmekle ilgili bir şey var. Duvar, sadece duvar değil artık onun ardı da var. Ben sınırdayım". O an yaşadığı gerçeklikte, sınırların ötesine uzanan yerlere dâhi çıplak bir gözle bakabildiğini düşünüyorum. Belki de iddialı bir kelime olacak ama bu süreci oldukça radikal buluyorum."Radikallik ancak bu sorgulamaları yaptıkça geliyor. Bu sorgulamayı yapmadıkça o duvarlara çarpıp dönüyorsun. Duvardan geçebilmek için öncesinde kendini de geçebilmelisin". Bunun üzerine bir tek soru soruyorum, "Sen ne zaman geçmeye karar verdin?". Bir sessizliğin ağırlığı hissediliyor. "Galiba" diyor ama devamını getiremiyor Umut. "Galiba…" Umut Kambak, Gölge Oyunları serisi, Kreta, 2021, Işık yerleştirmesi ve seramik Bu duvarların ötesine gerçekten geçip geçemediği üzerine düşünüyorum. Gönüllü olarak yapılabileceğine hemfikir olduğumuz benlik arayışı, Umut'un yönünü kaybettiği bir labirentte gerçekleşiyor. O an dış faktörlerin etkisi altında kalıp kalmadığını sorguluyorum. Dış faktör dediğimiz şey nedir ki aslında? Yaşadığımız süreçte düşündüklerimiz dâhi kendimizin icadı olmuyor. Hepimiz bize öğretilenler ile öğrenmek istediklerimizi özümsediğimiz bir noktadan kendi benliğimizdeki düşünme ve anlamlandırma sürecine uzanabiliyoruz. Bu noktada Umut'un aşınan duvarları, kendi isteğiyle aşındırmaktan öteye geçiyor, dönüşümün etkisiyle aşınan duvarlara karşılık geliyor belki de. Sığınak olarak gördüğü evinde, şimdilerde bir tutsak olabilir mi? Aşınanların ardında kalan tel örgüyle çevrelenmek, duvarın kendisiyle çevrelenmekten bambaşka bir anlama bürünüyor. Konuştuklarımız, Umut'un Kretası'nda, sanatçının istediği bir arayışı mı yoksa hapis kaldığı bir noktadan çıkma isteğine mi evrilecek? "Dediğin doğru, ben de onu düşünüyorum. Patolojik mi yoksa gerçek bir aidiyet mi bu kurduklarım? Gerçekten orayı seviyor muydum yoksa bana öğretilenlerden dolayı mı böyleyim? Bir evi birileri yıktı diye mi bunun derdindeyim yoksa ben bunun derdinde hep olacak mıyım? Hangi gerçeklik sorusunu sorduğumda o duvarlara yöneliyorum çünkü orada gerçekten duvarlar yok, gölgeler var. O nedenle, hâla, somut olan şey karşımızdayken ben onun gölgesiyle uğraşıyorum. Nesnenin kendisi değil, gölgesi derdim". Platon'un Mağara Alegorisi ile İdealar Evreni, Kreta'da nasıl konumlanıyor merak ediyorum. Sanatçının deneyimlediği fiziksel dünyada görebildiği gölgelerin taşıdığı anlamlar; Kreta Labirenti'nde süzülerek uçarken Icarus'a özgürlüğü ve ölümü tattıran kanatlara, "Benim gerçek ustam kuşlardır" diyen Daedalus'un bilgeliğine uzanıyor. Kreta'da izlediğimiz gölgeler, sanatçısını o ışığın kaynağına, o gölgenin çıkış noktasına ulaştıracak mı yoksa tam tersi mi sorusu beliriyor tekrar aklımda. Kreta'nın sürekli olarak dönüp duran gölgeleri, sanıyorum ki düşünme biçimime de sirayet etmeye başlıyor. "Diyelim ki sırtımı ışığa döndüm, gözüm kamaştı. Çıktım ve zincirimi kırdım, artık gerçekle karşılaştım. Ya gerçek, çok da mutluluk veren bir şey değilse? O mağarada iyiyim ve oradan çıkmak istemiyorum. Dışarı çıkarım ve biraz gerçekle karşılaşırım. Sonra içeri gider biraz da kendi gerçekliklerimle otururum, hareket ederim. Bir pranga değil hareket alanı olarak kullanabilirim". "Bizim evin karşısında çok büyük bir duvar vardı. Güneş batarken, benim içinde olduğum evin gölgesi, o duvara yansırdı. Ben evin gölgesini o duvarda görürdüm ve gün içerisinde o gölge yükselerek giderdi. Evin içindeyken ev ile karşılaşabiliyordum o duvarda. Bir şeyin içindeyken o şeyin gölgesiyle karşılaşmak çok önemli bir hadise. İçimdeki şeyi dışarı çıkarıp onun gölgesiyle karşılaşma hikâyesi aynı hikâye." Kreta'nın kendisinde sanatçı için yeni olan bir "evde olabilme" meselesi, hissiyatı yatıyor aslında. Bu ev düşündüğümüzden farklı bir biçimde, bedenin kendi sınırları içerisinde konumlanıyor. "Yine bir yuvadayım aslında, yine bir yuva var. O labirent aslında benim yuvam, evimin içi". Umut'un, bulunduğun sınırlar ile o sınırları ayırt eden boşlukları kucaklayan bir yapıya sahip olduğunu düşünüyorum. Boşluğun salt varlığı, bulunduğumuz çevreyi anlamlandıran, "biz" ile "onlar"ı ayırt edebilen, çok güçlü bir varlık. "Varlık, biraz da hissetmekle olur, hissetmediğimiz şey aslında yoktur" diyor Umut Kambak. “Bir köyde kalkıp da non-space üretilmiş bir alan bulamazsın. Orada her şey ihtiyaca yöneliktir; buradaysa tam tersine tüketime… Zamansız ve mekânsız, var olamayacağın bir şeye dönüştürüyorlar seni. Burası, bu şehir hayatı sanki hiçbir zaman köklenebileceğin bir yer değilmişçesine yaklaşıyor sana. O nedenle de yine bu sergi, bir kentli tipini var edebilir mi edemez mi diye ben de kendime soruyorum şu an." - Umut Kambak Şu An Buradasınız, Sinan Eren Erk'in kaleme aldığı sergi metninde "…sınırları, çevreyi, boşlukları ve bütün bunların içindeki insanı, dört sanatçının kişisel perspektifinden izleyiciye sunan" bir yaklaşım üzerinden irdeleniyor. Bedeni çevreleyen sınırların boşluk ile kurduğu ilişki, bir başka bedenin sınırlarıyla kendimizi tanımladığımız, aramızdaki mesafelerin ayırt edici yönüne güçlü bir biçimde dikkat çekiyor belki de. Düşünüyorum da sanatçıların aynı noktalarda buluştuğu ve buluşurken aslında kendi benliklerini, aralardaki boşluklarla tanımladığı bir tipleme; homojen görünümlü heterojen bir tiplemenin yaratılışı olabilir mi bu sergide? Düşüncelerim, bir insana dışarıdan bakabilme hissinde karşılık bulabilir sanıyorum. Çıplak bir gözle baktığım olası bir tipleme, bütün perspektiflerin yaratabileceği homojen bir görünüme işaret ederken; işlerin birbiriyle konuştuğu noktadaysa tek bir benliğin varlığında ayrışabilen yönlere, o benliğin heterojen yapısına da ışık tutuyor olabilir mi? "Bu soru, soru olarak kalmalı bence, cevaplandırılmamalı. Bu bir kere, olabilirse eğer, çok kentli bir tip olur ve sergi de aynı şekilde çok kentli bir sergi. Bir köyde kalkıp da non-space, üretilmiş bir alan bulamazsın. Orada her şey ihtiyaca yöneliktir buradaysa tam tersine tüketime… Zamansız ve mekânsız, var olamayacağın bir şeye dönüştürüyorlar seni. Burası, bu şehir hayatı sanki hiçbir zaman köklenebileceğin bir yer değilmişçesine yaklaşıyor sana. O nedenle de yine bu sergi, bir kentli tipini var edebilir mi edemez mi diye ben de kendime soruyorum şu an." "Aslında bütün soru, ‘Biz var mıyız?’. O nedenle serginin ismi Şu An Buradasınız belki de. Bize bir konum belirtiyor ve nerede olduğumuzu yine bize sesleniyor. Bu ne demek? Sen ne olduğunun, ne yaptığının farkında değilsin o yüzden burada var olamıyorsun diyor ve hatırlatma ihtiyacı duyuyor belki de.Şu an burada var olamıyorum ve birinin bana burada olduğumu hatırlatması gerekiyor. Bu serginin üreteceği ya da var edebileceği tipe, aslında, bu başlıkla hatırlatma yapılıyor; Şu An Buradasınız diyor o tipe, bu sergi". "...Biz bu dünyada ilk savaşımızı doğaya karşı veriyoruz ve bütün olayımız hayatta kalmak. Bütün mücadelemiz, anlamlandırma isteğimiz… Her şey o fırtınadan sağ salim çıkabilmekte yatıyor. Biz ne zaman estetik bir an duyuyoruz? Fırtınadan sonraki güneşin doğduğu o anda. Bir gecekondunun ya da varoşun üzerinde bir ay doğduğu zaman. O an, işte bu: Umut ilkesi.” - Umut Kambak Umut'un beden için merkeze aldığı ve Şu An Buradasınız dediği noktada, dedemle aramızda geçen bir diyaloğu anımsıyorum. Bazen onu bulamadığım için "Neredesin?" diye sorduğum zamanlarda beni, "Ayaklarımın üzerindeyim" diyerek yanıtlıyor. Onun da "şu an buradayım" dediği noktayı düşünmek, kendi bedeninin sınırlarıyla çevrenlendiği bir konumlanmaya işaret ediyor belki de. Kreta'nın kendisi benlik arayışına eğilirken, ben de bir izleyici olarak kendi arayışıma uzanıyorum. Benliğin sınırlarını ev ile ilişkilendiren bir noktada, sarmalandığım boşluklar ile çevrelendiğim sorumlulukları aynı potanın içerisinde erittiğimi fark ediyorum.Bazen insanların varlığını anlamlandırma ve bu süreçte yüklendiği sorumluluklar karşısında bir an için umutlarını kaybedebileceği hissiyatına yenik düştüğüm durumlar oluyor. Bir isim şakası ya da nahoş bir benzerlikten uzakta, Umut'un "Umudun da peşinden gitmek lazım" dediği günü anımsıyorum. Şu An Buradasınız derken aklıma düşen soru bir süre sonra dilime de düşüyor. "Peki sen şu an neredesin Umut? O duvarlarda aşındırdıkların ve aşındıramadıklarınla veyahut da aşınırken yitip gidenlerinle, nerdesin?" Bu soru, kısmetinde beni bulmak varmış dediğimiz, John Berger'in Deli Dolu Yayınları'ndan çıkan Hayvanlara Niçin Bakarız? isimli kitabıyla karşılaşmama vesile oluyor."Bu sorunun hakkı olarak bir kitap hediye edeceğim sana ve bir bölümden bahsedeceğim. Okudun mu?" Yabancı dilde okumaya heves ettiğim bir dönem vardı. Kitaplığımdaki raflardan birinde duran bu başyapıt, ne yazık ki o dönemlerin izlerini bütün el değmemişliğiyle sergilemeye devam ediyor hâlâ. "Bende İngilizcesi var ama okumadım". "Tamam, bu Türkçesi, çok da güzeldir çünkü Cevat Çapan çevirisidir". O sorunun cevabı Beyaz Kuş bölümündeki son paragrafın içerisinde saklı. "Ahşap bir köyde asılı duran kuşun, estetik olup olmadığından bahseden" paragrafta Umut'un sanat ve estetik nedir sorularına yaklaşırken Berger'in kötülük ve umut ilkesinden bahsettiği bir noktaya da uzanıyoruz. "Sorunun cevabı bu, ‘Umut ilkesi". Çünkü biz bu dünyada ilk savaşımızı doğaya karşı veriyoruz ve bütün olayımız hayatta kalmak. Bütün mücadelemiz, anlamlandırma isteğimiz… Her şey o fırtınadan sağ salim çıkabilmekte yatıyor. Biz ne zaman estetik bir an duyuyoruz? Fırtınadan sonraki güneşin doğduğu o anda. Bir gecekondunun ya da varoşun üzerinde bir ay doğduğu zaman. O an, işte bu: Umut ilkesi.” Karşılıklı bıraktığımıza inandığım mutlu anılarla birbirimize veda ederek ayrılıyoruz. O günden geriye kalanları kaleme aldığım bu geceye, Berger'in Beyaz Kuş hikâyesindeki son paragrafıyla veda ediyorum. Umut'un Kreta'sıyla başlayan yolculuğum "Umut ilkesi"ni düşünerek devam edecek. "Sanat, doğanın bir aynasıdır inancı yalnızca toplumların şüphecilik dönemlerinde önem kazanıyor. Sanat, salt doğayı taklit etmez. Sanat, yaratılmış her şeyi taklit eder. Bunu da bazen başka bir dünya önermek bazen de doğanın insana sunduğu o bir anlık umudu çoğaltmak, doğrulamak ve toplumsallaştırmak için yapar. Sanat bize, doğanın arada bir görme fırsatı verdiği şeylere karşı örgütlenmiş bir tepkidir. Sanat, bizde var olan bir şeyi tanıma potansiyelini sürekli bir güce dönüştürme girişimidir. Sanat, insanın doğadan daha kesin bir karşılık bulma umudunu gösterir. Sanatın aşkınsal yanı, her zaman bir yakarıştır." [1] Vision Art Platform’da gerçekleşen Şu An Buradasınız, Akaretler No:35'te 24 Ekim'e kadar ziyaret edilebilir. [1] Berger .J y, (2017), Hayvanlara Niçin Bakarız?, Cevat Çapan (çev), Deli Dolu Yay, S.84

Geleceğin aşk hikâyeleri

Zulal’ın yedinci kişisel sergisi Billboard’u Yakala, 13 Kasım 2021 tarihine kadar Evin Sanat Galerisi’nde devam ediyor. Sergiyle ilgili, düşünür ve küratör Shulamit Bruckstein’in Ağustos ayında kaleme aldığı metne yer veriyoruz Yazı: Shulamit Bruckstein Çeviren: Sinan Eren Erk Zulal, İsimsiz, Tuval üzerine yağlıboya, 70 x 100 cm, 2021 Kadim Arap bilgelik evlerinde Müslüman ve Yahudi alimleri arasında yaratılış üzerine süregelen büyük bir tartışma vardı: Dünya insanlık için mi yaratılmıştı? İnsanlık yaratılışın zirvesi miydi? Hayvanlar, bitkiler, mineraller, okyanus, atomlar, yıldızlar, hatta başımızın üzerindeki gökyüzü gibi tüm organik ve inorganik maddeleri sömürmek pahasına doğayı kendi refahımız için kullanmalı, hatta bunun için teşvik dahi edilmeli miydik? Yoksa evren sadece kendi için mi yaratıldı? Her şey, diğerinin hizmetinde olmayan, eşit değerdeki tüm yaratıkları da kapsayacak şekilde kendisi için mi var? Ya evren insanlardan sonra da varlığını sürdürürse? Bu evren için iyi bir haber olurdu, insanlık için ise pek değil. Peki ya insanlığın erdemleri ne olacak? Merhamet, sevgi, adalet, nezaket, insan olma ihtiyacı? Kadim ustalar her şeyin teorik düzlemde dağınık halde havada asılı kalmasından hoşlanırlar. Onların bu sorunu farklı yönleriyle sayısız bakış açısından derinlemesine araştırdıkları kesindir. Yine de bu birbiriyle çatışan görüşlere dair nihai bir çözüm sunmazlar. Zulal, Manzara I & II, Tuval üzerine yağlıboya, 60 x 60 cm, 2019 Evin Sanat Galerisi'nde daha önce üç kişisel sergi açan sanatçı Zulal, karantinadan sonraki ilk sergisinde izleyicinin karşısına yeni eserlerle çıkıyor. Zulal'ın resimlerini daha önce görenler, o büyük ve her nasılsa kesintiye uğramış psikedelik pozlardaki insanların büyük boyutlu portrelerini hatırlayacaktır. Bu figürlerin bazıları buzlu, alevli veya hiçliğin ortasındaki kıyamet manzaralarında kaskatı dururken, bazıları da içinden reklamlar taşan tabelaların veya sahne dekorlarını andıran kılıçlar, aslanlar, egzotik kuşlar gibi hayal gücünün sınırlarını zorlayan Oryantalist aksesuarları barındıran fotoğraf stüdyolarının önünde poz verirler. Evin Sanat Galerisi'ndeki Melankoli (2016) adlı sergisinde Zulal, kentsel mimari çizimlerini portrelerine, yarım yamalak şantiyelere, dengesiz kent manzaralarına, İstanbul’un gökdelenlerine, teknik cihazlara ve mekanik ortamlara yerleştirdi. Bu mimari aygıtların matematiksel kesinliği, işgal ettiği sakin, renkli portrelerle genellikle tam bir tezat oluşturuyor. Ve şimdi bu sergi geliyor: Billboard’u Yakala. Hangi billboard? Bunda yakalayacak ne var? Yayınlayacak ya da gösterecek ne kaldı? Zulal'ın hardal sarısı, flamingo kırmızısı, derin mavilerden oluşan renk paletinin yoğunluğunun içinde ilerlerken farklı bir şeyler hissederiz. Bu şüphesiz ki bir önsezi duygusudur ama hala dinginliğin ve sakinliğin sınırında kalmayı başarır. O halde bu eserler özgürlüğü kutlayan zarar görmüş bir manzaranın izlenimini mi taşır? Yara bere içindeki doğa sonunda insan baskısından kurtulmuş mudur? Veya tam tersine eserler, eşiğinde olduğumuz bir kıyamet senaryosunu mu anlatırlar? Sanatçının galerinin alt ve üst katlarında sergilenen orta boy, yoğun renkli manzaralardan oluşan yeni resimlerini ve kenti konu alan büyük füzen çizimlerini ilk gördüğümde, şaşkınlık hissettim; eksik olan bir şey vardı. Zulal'ın yeni resim serisinde birkaç istisna dışında herhangi bir figür veya büyük portre yok. Bunun yerine eserlerinde içlerinde hiçbir insan olmayan büyük kentsel iskeletler, harabeler, bitmemiş inşaat alanları, kentsel teknik cihazlar, tünel parçaları, silolar gibi şeylerle karşılaşıyoruz. Büsbütün renkli manzaralar, kırmızı-pembe gökyüzünün altında boş inşaatları, işe yaramaz yolları kaplayan doygun, hardal sarısı renkli bulutları görüyoruz. Bu bulutlar ateş gibi koksa da bir şekilde misafirperver, sıcak, davetkar kalmayı başarıyorlar. Fakat bunu gerçekten bilmediğimiz için en iyisi denememek. Öyleyse bize o yolların hiç kullanılmayacağını, kızıl gökyüzünün altındaki evin asla inşa edilmeyeceğini düşündüren nedir? Sanatçı izleyiciye içinde hiçbir tanığın olmadığı insan sonrası bir senaryoya dair ürkütücü bir bakışı yansıtıyor. Hiçbirimizin hayatta kalamayacağı bir kozmik değişimi gösterirken, resimleri bize insanlığın sona erdiği bir dünyanın içkinliğini sunuyor. Ama televizyonda, video oyunlarında, kurgusal eserlerde, çevrimiçi apokaliptik pop kültürde, Yecüc ile Mecüc'te, Armageddon'da, Kıyamet’te (Apocalypse Now) İnternet’teki her türlü kıyamet savaşında ve başımızı çevirdiğimiz her yerde bunun gibi binlerce görüntüyle karşılaşmadık mı? O zaman bu farkı yaratan nedir? Zulal, Bitkiler I & III, Pres tuval üzerine yağlıboya, 24 x 30 cm, 2021 Fark renkle ortaya çıkar. Renk teorileri çok eskilere dayanır ve sanatçı için herhangi bir rengin psişik etkilerini bilmek hayati öneme sahiptir. Eğer izleyicide belirli duygular uyandırmak istiyorsa onları stratejik olarak nasıl kullanacağını bilmelidir. Klasik dönem resminde, fotoğrafta ve filmde arketipsel açıdan “musibeti” tanımlayan renklerin uzun bir tarihsel geçmişi vardır. Ve renklerin psişik etkileri kültürden kültüre farklılık göstermesine ya da bir evrensel renk psikolojisi olmamasına rağmen, yeşilin ürkütücü tonları, keskin sarılar, alevli kırmızılar, siyah-gri-beyaz tonları, sanatçıların hayal gücüne hakim olarak korkuyu veya cehennemi çağrıştırır. Kıyamet ve kıyamet sonrasına dair film kurgularında çoğunlukla sesle desteklenen bu renkler, içkin tehlikenin, ölümün ve felaketin habercisidir. Disney, Hollywood ve küresel oyun endüstrisi, bu renk paletlerinin psişik etkilerini sistemimize işleyerek, dünyanın sonu geldiğinde olacaklar için bir renk hafızası oluşmasını sağladı. Dolayısıyla artık kıyamet geldiğinde onun sanki nasıl görüneceğini biliyoruz. Zulal, Yüksek Gerilim, Tuval üzerine yağlıboya, 30 x 40 cm, 2020 Zulal'ın hardal sarısı, flamingo kırmızısı, derin mavilerden oluşan renk paletinin yoğunluğunun içinde ilerlerken farklı bir şeyler hissederiz. Bu şüphesiz ki bir önsezi duygusudur ama hala dinginliğin ve sakinliğin sınırında kalmayı başarır. O halde bu eserler özgürlüğü kutlayan zarar görmüş bir manzaranın izlenimini mi taşır? Yara bere içindeki doğa sonunda insan baskısından kurtulmuş mudur? Veya tam tersine eserler, eşiğinde olduğumuz bir kıyamet senaryosunu mu anlatırlar? Bu bağlamda sanatçı, bir sohbet sırasında ortaçağdaki müzik teorisine dair güzel bir değerlendirmeyle bizi şaşırttı ve resimlerindeki renklerde kimi zaman “şeytani eksik beşliyi” kullandığını söyledi.¹ “Şeytani eksik beşli” mi? Gregoryen kilise müziği olarak da bilinen hem Ermeni hem de Katolik Apostolik geleneklerinde triton denilen bir müzikal uyumsuzluk (disonans) türü vardı. Orta çağda tabu olarak kabul edilen “eksik beşli”, kilise tarafından “şeytani disonans” veya diabolus in musica² adlarıyla itibarsızlaştırılmıştı. Gergin, doğallıktan uzak, huzursuzluğu çağrıştıran bir çığlığa veya hırlamaya benziyordu ve Gregoryen besteciler bunu nadiren, çarmıha gerilme, acı ve ölümle ilgili dini pasajların tasvirinde kullandılar. Sonraları, on dokuzuncu yüzyılda, Avrupalı Romantik besteciler kendilerini onun büyüsüne kaptırdılar. Günümüzde ise “şeytan aralığı” metal müzik grupları arasında bir külte dönüşmüş durumda.³ Ölürken tecavüze uğradı ve hala kimse tutuklanmadı. Öyleyse suçlu kim? Sanatçı tuvallerine çığlıklar atan protestocular yerleştirmek yerine billboard’u boş bırakıyor. Boş tuvaller rüzgarda uçuyor. Onun billboard’u da havada süzülüyor. Onu yere bağlayacak hiçbir şey yok; sanki “elbette umut sonsuzdur ama her zaman bizim için değildir” der gibi. Zulal'ın "eksik beşli” hakkındaki yorumu ilgimi çekti. Ancak günümüzde diabolus küresel eğlencede bir meta haline geldiğinden, ortaçağın ve hatta modern çağın aksine, sanatçıların onu kullanmak için cesur olmaları gerekmiyor. Ancak Zulal, “eksik beşli” ile alışılmışın dışında ve ilginç şekillerde oynuyor. Resimleri ve füzen çizimleri, ziyaretçiyi keskin bir bağışlamanın eşiğine götürüyor. Bunun nereye gideceğini bilmek mümkün olmasa da, olduğu yerde duramayacağı aşikâr: sokaklar ve mavi gökyüzü sakin kalırken gökkubbe çöküyor, tüm altyapısı göçüyor, gerçeküstü enkaz yuvarlanıyor ve tüm binaların cepheleri bir disko dansı yapıyor. Üç köpek şehre sadakatle göz kulak oluyor, ancak bulundukları yer ulaşılmaz, yararsız ve anlamsız. Muazzam kentsel altyapılar, tünel parçaları, mürekkeple çizilmiş yüksek kontrastlı boş silolar öylesine hafifliyor ki, havada süzülüyormuş gibi görünüyor. Zulal, İsimsiz, Kolaj, 33 x 37 cm, 2020 Sanatçı bu tür bir muğlaklığın tadını çıkarmalıdır. Füzen taslaklarından ve fotoğraf kolajlarından bazıları bize geometri, mimari, matematik, tiyatro ve Sürrealist fantezinin bir araya geldiği Rus ve Doğu Avrupa avangardının deneysel çalışmalarını hatırlatır.⁴ Onun dünyasındaki ölülerin, yaşayanlarla, köpeklerle, inekle, gökyüzüyle ve geriye kalan her şeyle dans etmek için her an dirilebileceği hissine kapılırız.⁵ Onun kolajlar, resimler, dijital fotoğraflar, füzen desenler gibi farklı malzemeleri çoğunlukla bir eser içinde karıştırmaktan keyif aldığını görürüz. Sadece insan portreleri seyrelir. Çizdiği çıplaklar ise başsızdır. Peki, insan nezaketi, empati ve adalet taleplerini sürdürmeye kararlı eski ustaların insanlıktan vazgeçmeyi reddetmelerine ne demeli? İnsanlardan arınmış bir dünyada “insancıllık” erdemi nasıl korunur? Zulal, Manda, Kağıt üzerine füzen, 70 x 100 cm, 2021 Zulal cevabını hayvan figürlerine, taşlara ve çiçeklere gizler. Bu soruyu, füzen desenlerden birinde sakince yoluna devam eden bir ineğin büyük boyutlu bir resminde kurgular. İnek, yola koyulmuş, sanki ayakları yere basmıyormuş gibi havada yüzercesine yürümektedir. Sol kalça kemiği dışarı çıkmıştır. Vücudu sessiz bir ıstırabı, dayanılmaz bir acıyı ve boğuk bir teslimiyeti yansıtır. İnsanlık hayvansal bir mesele haline gelir. Evet; yapay zekâ, dijital gözetim ve robot mühendisliği çağında insanlar, acı veren acı çekme yeteneğine sahip, etten kemikten analog yaratıklar olan hayvanların tarafını tutmaya hazırlansalar iyi olur. Platon haklı mıydı, peki ya Aristoteles? İnsan bir zoon politikon⁶ mudur? Özerk ve makul bir sosyal yönetişim yeteneğine sahip midir? Sanatçı bu sorunun cevabını muallakta bırakır. Bunun yerine, duyarlı varlıklarla, şu an yaşanmakta olan bir gelecek için güçlü bağlar yaratır. Empati yetisini, dayanışma ve espri anlayışını tuvale ya da kağıda aktarır. Hayvanlar, taşlar, gökyüzü, yıkıntı ve çiçekler. Boş tuvaller yeni dayanışma eylemlerini gerektirir. Sanatsal hayal gücü, insani olanı yeniden canlandırmaktan hiç yorulmaz. Zulal, Billboard’u Yakala, Tuval üzerine yağlıboya, 70 x 100 cm, 2021 Zulal'ın bu bağlamdaki daha gizemli tablolarından biri Billboard’u Yakala’dır. Tablo, adını ödüllü dram filmi Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri’den alır.⁷ Filmde, kızının genç yaşta tecavüze uğrayıp öldürülmesinin yasını tutan ve polis soruşturmalarında ilerleme kaydedilmemesinden dolayı çaresiz kalan bir kadın, evinin yakınında bulunan yolun kenarındaki üç reklam panosunu kiralar. Missourili kadın bu panoların üzerine "ÖLÜRKEN TECAVÜZE UĞRADI – HALA KİMSE TUTUKLANMADI" yazarak polisi suçlar. Ölürken tecavüze uğradı ve hala kimse tutuklanmadı. Öyleyse suçlu kim? Sanatçı tuvallerine çığlıklar atan protestocular yerleştirmek yerine billboard’u boş bırakıyor. Boş tuvaller rüzgarda uçuyor. Onun billboard’u da havada süzülüyor. Onu yere bağlayacak hiçbir şey yok; sanki “elbette umut sonsuzdur ama her zaman bizim için değildir” der gibi. Zulal bazı resimlerinde benzer renkleri kullanır. Bu da eserler arasında renkler üzerinden kurulan kimi ilişkileri ortaya çıkarır. Billboard alanı, biri maske takan iki kız çocuğu figürünün üstünde durdukları bir uçan halıdan izledikleri sarı-turuncu ve yeşil çalılarla iletişim kurar. Bu iki manzara birbirine pek uyumlu değildir. Tıpkı ardına geçilmemesi gereken dikenli telin çevresinde köpeğini gezdiren adamın diğer taraftaki sarı-yeşil selamlamalarla kurduğu ilişki gibi. Kapanma döneminde ve kesinlikle gelecekte, aşk hikâyeleri tam olarak şöyle görünebilir: Kediler ve köpekler aşıkların yerini alır ve Pelin ile Zeytin insanlığın mutluluğu için poz verir: Gördüğümüz şey güzel bir sefâhat sonrası tatmin dönemi ve sevgiyle kutsanan geleceğin dünyasıdır. Ek: Karantina Alâmetleri Üst kattaki galeride, ziyaretçilerin Zulal'ın pastel, mürekkeple veya kuru boya ile çizilmiş kısa günlük notlarını içeren eskiz defterlerinden birini inceleyebilecekleri, içinde bir de kanepe bulunan geleceğin aşk hikâyeleri adında bir köşe bulunuyor. Orada arkadaşlık ve aşk üzerine, hafifçe, hızlıca, spontane, bazıları karikatüre yaklaşan, her biri farklı zamanlarda birer birer çizilmiş eskizlere rastlamak mümkündür. Tüm bu portreler istek üzerine yapılmış: Arkadaşları Zulal’dan en sevdikleri evcil hayvanlarla birlikte birer portrelerini çizmesini istemişler. Kurşun kalemle Instagram sonrası estetiği; hem de kediler ve köpeklerle. Füsun ile Zifir, Şiva ile Karpamuk, Berrin ile Tike, Fufi ile Fitti, Serap ile Paka, Neşe ile Handan ve daha niceleri. Bunların bazılarında evcil hayvanlar (kediler ve köpekler) öylesine insanlaştırılmıştır ve onların gülümsemeleri, şefkatleri, bakışları, suç ortaklıkları, dostluk işaretleri, aşk alâmetleri o kadar bariz, o kadar coşkuludur ki, bu eskizleri karantinanın, kapanmanın, kontrollü sosyal mesafenin temel insan ilişkilerinde bir şeyleri sonsuza dek değiştirmiş olabileceğine dair henüz tam netleşmemiş bir yargının işareti olarak kabul edebiliriz. Zulal, Pelin ve Zeytin, Kağıt üzerine rapido kalem, 10 x 14 cm, 2021 Analog karşılaşmalar, içten, denetimsiz aşk, sağlık düzenlemelerinin ve hijyen tedbirlerinin ötesine geçen samimiyet ile spontane, fiziksel insan karşılaşmaları nadir görülür oldu. Kapanma döneminde ve kesinlikle gelecekte, aşk hikâyeleri tam olarak şöyle görünebilir: Kediler ve köpekler aşıkların yerini alır ve Pelin ile Zeytin insanlığın mutluluğu için poz verir: Gördüğümüz şey güzel bir sefâhat sonrası tatmin dönemi ve sevgiyle kutsanan geleceğin dünyasıdır. Galata, 29 Ağustos 2021 ¹: Sanatçının galeri sahibi ve sanatçı Osman Nuri İyem, Ece Balcıoğlu ve benimle bu serginin hazırlıkları kapsamında 24 Ağustos 2021'de galeride gerçekleştirdiği söyleşi sırasında. ²: (Lat.) Müzikteki Şeytan. (Ç.N.) ³: Örneğin Slayer, 1998 tarihli albümüne Diabolus in Musica adını verdi. Ancak “şeytan aralığının” günahkar ürkütücülüğünün belki de en iyi örneği Black Sabbath'ın Black Sabbath adlı şarkısının açılış bölümüdür. Konuyla ilgili şu makaleye de başvurulabilir: https://www.fender.com/articles/tech-talk/the-devils-chord-the-eerie-history-of-diabolus-in-musica ⁴: Rus avangardına dair geniş bir koleksiyon İstanbul'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nde, Rus Avangardı. Sanat ve Tasarımla Geleceği Düşlemek adlı sergide 18 Ekim 2018 - 7 Nisan 2019 tarihleri arasında gösterildi. ⁵: Ölülerin yaşayanlarla dans etmek için dirildiği Ölülerin Dansı, ortaçağ edebiyatı, resim ve şiirinde sıkça karşılaşılan bir motiftir. ⁶: Aristoteles’in siyaset felsefesinin çekirdeğindeki düşüncelerden biri olan zoon politikon, insanın doğası gereği toplumsal bir varlık olduğunu iddia eder. (Ç.N.) ⁷: Yönetmenliğini Martin McDonagh’un üstlendiği film 2017 yılında gösterime girdi.

40. Grafik Tasarım Sergisi açıldı

GMK’nın 1981’den bu yana düzenlediği ve Türkiye’de grafik tasarım için bir bellek niteliği taşıyan Grafik Tasarım Sergisi bugün Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nde açıldı. Bu yıl hem fiziksel ortamda hem de sergi.gmk.org.tr üzerinden çevrimiçi ve herkese açık olarak izlenebilecek sergi, 40. yılını kutluyor 40. Grafik Tasarım Sergisi Görsel Kimlik Tasarımı: Kaan İşcan Hareketli Görüntü: Alp Eren Tekin & Ethem Cem Sergide Öğrenci Projeleri dahil 24 kategoride 222 grafik tasarımcı, 563 tasarımla yer alıyor. Bu yıl Öğrenci Projeleri kategorisi Dönem İçi Projeler ve Mezuniyet Projeleri olmak üzere iki daldan oluşuyor. Pandemi nedeniyle açılışı yapılamayan 40. Grafik Sergisi’nin ödül töreni, geçen yıl olduğu gibi GMK YouTube kanalından canlı olarak yayınlandı. Kurukahveci Mehmet Efendi’nin ana sponsorluğunda ve Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen 40. Grafik Tasarım Sergisi’ni 8 Kasım 2021 tarihine kadar ziyaret edebilirsiniz.

On soruluk sohbetler: Boş Sahne

İstanbul Fringe Festival bu yıl 18-26 Eylül tarihlerinde hibrit bir programla gerçekleşti. Festivalin Fiziksel başlıklı formatında, gösterilerini canlı sunan sanatçılarla yaptığımız sohbetlere, Prens Ivan ve Çalgısı adlı Rus halk masalından esinle yazdıkları Çalgıcı Gülali Masalı ile Dotormanda ve Enka Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne almış olan Boş Sahne ile devam ediyoruz. Röportaj: Ayşe Draz & Mehmet Kerem Özel Semih Ali Aksoy & Uygar Erkuş, Fotoğraf: Özgür Altınkaynak İstanbul'da gösteri sanatları sezonunun başlangıcını şenlikli bir hale getiren İstanbul Fringe Festival'in bu yıl üçüncüsü düzenlendi. Program Fiziksel, Çevrimiçi ve Dijital olmak üzere üç formatta sunulacak gösterilerden oluşuyordu. Fiziksel formatındaki gösterilerin yaratıcıları ile On Soruluk Sohbetler söyleşi dizimizi gerçekleştirdik. Sıradaki konuğumuz, Çalgıcı Gülali Masalı ile festivalde yer alan Boş Sahne’den Semih Ali Aksoy ve Uygar Erkuş. Performansın özü sizce nedir? Uygar Erkuş: Performansın özü bana kalırsa konsantrasyon. Konsantrasyon beraberinde iletişimi ve hassasiyeti barındırıyorsa, sahneyi paylaştığımız arkadaşlarımızda ve bizi izleyenlerde bir etki yaratabilir diye düşünüyorum. Sanatın dönüştürücü gücüne inanıyor musunuz? Nasıl? Semih Ali Aksoy: Bilebildiğimiz ve şimdilik düşünebildiğimiz kadarıyla sanatın insanı ya da insanın bir yanını, belli bir süre için gündeliğinden ve gündelik hayatta geliştirdiği savunma mekanizmalarından uzaklaştırma, başka bir dünyanın hayaline davet etme ve sonra oradan geri döndürme gibi bir gücü var. Bu mesafeyi gidip gelme, farklı duygularla, farklı düşüncelerle, farklı deneyimleme biçimleriyle karşılaşma gibi ihtimaller yaratabiliyor. Tabii bu sanatı alımlayana da bir o kadar bağlı. Bu içten içe yanan, çok büyük ihtimalle küçücük olan kor, belki bir iz bırakır. Belki bu iz, bir gün bir karar verirken, birine veya bir şeye bakarken, bir duyguyu yaşarken küçük bir fark yaratır ve belki bu da sanata özgü bir dönüştürme gücü. "Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte." - Semih Ali Aksoy İnsanlığın küresel ölçekte içinden geçmekte olduğu pandemi süreci sizce gösteri sanatlarını nasıl dönüştürmekte? Semih Ali Aksoy: Açıkçası bu konu hakkında çok bir fikrim yok. Belli prova süreçlerinin hibritleşeceği, yaygınlaşan yeni teknolojilerin performanslarda kullanılacağı ve çevrimiçi oyun ya da oyun kaydı izlemenin de bir parça normalleşeceği kesin gibi. Ayrıca tiyatro mekânları konusunda da bir genişleme oluyor, hepimiz sokak, park, bahçe gibi açık hava alanlarında yapılacak gösterimlerle alâkalı daha çok düşünmeye başladık. Yine de pandemi öncesinden radikal bir şekilde farklı olacağını düşünmüyorum. Uygar Erkuş: Bir diğer taraftan da sanatçıların kendi disiplinlerini ve sahip oldukları olanakları düşünebiliriz. Birçok grup bu süre zarfında prova alamadı, oyunlarını oynayamadı haliyle sahnedeki insanlar için bir soğumadan, bir unutmadan bahsedebiliriz diye düşünüyorum. Ben yine de bu konuda iyimserim sanırım. Sıcaklığını korumaya başarabilenler ile uzak kalıp büyük bir özlemle sahneye dönenler her ikisi de kendilerine has güzel işler yapacak ve bu seyirci tarafından da ilgi uyandıracaktır. En azından bunu diliyorum. Semih Ali Aksoy & Uygar Erkuş Gösteri sanatları alanından çalışan biri olarak, pandeminin yarattığı zorlu koşullarla kişisel olarak nasıl başa çıkıyorsunuz? Semih Ali Aksoy: Bu süreçte yaşadıklarımız ileride nelere ilham olacak bilmiyoruz ama en başta boşa geçen zaman diye bir şeyin olmadığına inanmaya çalışıyoruz. Elimizden geldiğince bu süreci okuyarak, izleyerek, dinleyerek kendimizi beslemekle ve bir şeyler yazıp düşünmekle geçirmeyi deniyoruz. Ekibimizin büyük kısmının başka işleri olması ekonomik olarak işimizi kolaylaştırdı ve başka işi olmayanlar da aile evine dönmek gibi masrafları en aza indirecek önlemler almaya çalıştı. Bu dönemde daha da artan tiyatrolar arası dayanışma da bize güç veren en önemli şeylerden biri. Uzun bir kış geçiriyoruz, daha güçlü sürgünlerle baharı getireceğiz hep birlikte. Bir iş üretirken hangi kaynaklardan beslenir, nelerden ilham alırsınız? Rüyalarınızın işlerinize etkisi olur mu? Semih Ali Aksoy: Gülali özelinde konuşursak, masallar en büyük kaynağımız. Bu konulara ilgili seyircilerimiz oyunda birçok masaldan ve mitten esin bulacaktır. Ayrıca çizgi filmlerden özellikle sahne dilini oluşturmakta çokça esinlendik. Daha genel konuşacak olursak da, fiziksel bir yerden araştırmalar yapan, oynayan oyuncu bedeni ana motorumuz. Tabii bunu düşünsel bir yerden çerçevelenmiş, belli bir dramaturji ekseninde yapmaya çalışıyoruz. Belli bir yoğunlaşma yakaladıktan sonra da karşılaştığımız birçok şey potansiyel olarak ilham verici olmaya başlıyor. Uygar Erkuş: Bir ilhamı bir rüyadan aldığımı hiç hatırlamıyorum açıkçası. Fakat gece uykumda çok çok güzel müzikler dinlediğimi, “ah keşke bunu bir kaydetsem de öyle uyusam” dediğimi, fakat ‘neyse ya zaten kafamın içinde değil mi elbet yine gelir” diye kendimi teskin edip uykuya döndüğümü çok bilirim. Ha o uykular sırasında kendiliğinden çıkan müzikler benim midir, kimindir, ya da hakikaten herhangi birini çalmış mıyımdır sonrasında, bilmiyorum. "Ustam" olarak tanımlayabileceğiniz veya size ilham verdiğini düşündüğünüz biri/leri var mı, varsa kimler? Semih Ali Aksoy: İlhamın birçok boyutu var ve izleri takip etmeye başlayınca sonsuzca hepimizi besleyen kaynakları hissedebiliyoruz. Farkında olduğumuz bir sürü ilham verici insan, kaynak var benim için. Çalgıcı Gülali özelinde konuşursak, her şeyden önce birbirimizle tanıştığımız ve ortak tiyatro kültürümüzü kurduğumuz ODTÜ Oyuncularını saymak gerekir. Onun dışında çalışma sürecinde ve öncesinde atölyelerine katıldığım Judith Liberman, Erkan Uyanıksoy ve Elif Temuçin’i; Ceren’in yüksek lisans tezinde de incelediği gibi Tiyatrotem’i, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ı da unutmamalıyız. Uygar Erkuş: Jacob do Bandolim, Jethro Burns, David Grisman gibi mandolinciler ve Django Reinhardt, Dizz Gillespie, Count Basie gibi cazcılar başlıca ustalarım, müziğini örnek aldığım insanlar. Fakat müzik yolculuğumda feneri eline alıp yoluma ışık tutan bir kişi varsa o da caz gitaristi Kaan Mete. Müzik konusunda biricik hocam ustam. "Oyunun bütünüyle ilişkilendirdiğim, oyundan bir cümle geldi aklıma: 'Aradığın hüner kimde saklı, istediğin bilgi kimde gizli öyle hemen bir bakışta belli olmaz." - Uygar Erkuş Eğer zaten halihazırda bir adı yoksa, üzerinde çalışmakta olduğunuz yapıta adını vermeye ne zaman karar verirsiniz? Semih Ali Aksoy: En en başta, yani daha çalışmaya başlamadığımız ama yavaş yavaş bir şeylerin belli bir odakta toplanmaya başladığı dönemde genellikle bir isim olmuyor, bu aşamada biraz kısıtlayıcı hissettiriyor. Fakat artık buna çalışıyoruz dediğimiz, yola çıktığımız noktada bir ismin olması bize yardımcı oluyor. Çünkü artık orada, işle aramızda bir diyalog gelişmeye, bizim onu çalıştığımız kadar, onun da bizi çalıştığı bir süreç başlıyor ve bir ismin olması bu diyaloğu da, işin mevcudiyetini de güçlendiriyor sanırım. Nihai ismin konması ise oyunun bütününü, gittiği yeri tam anlamıyla hissetmeye başladığımız zamanda oluyor. Yine de her süreç birbirinden farklı, şimdilik böyle oldu ama bundan sonra farklı olabilir. Solda: Uygar Erkuş, Sağda: Semih Ali Aksoy, Fotoğraflar: Özgür Altınkaynak “Fringe” sizin için ne anlama geliyor? Semih Ali Aksoy: "Fringe", aslında hayatımda görece yeni bir sözcük. Meeting Jim adlı belgeselde ilk defa festivalden haberim olduğunda heyecanlanmıştım çok. Bu yüzden Jim’den de kaynaklı olarak bende oluşan ilk anlam; dostça karşılaşmalar. Ki ben de dostum Yasemin sayesinde İstanbul’daki festivalden haberdar olmuştum. Bu ilk anlam festivalin başlangıç hikâyesiyle ve sözcüğün anlamlarıyla da ilişkilenerek, beni heyecanlandıran başka kavramlarla yan yana geliyor; büyük yapılarla, duvarlarla örülü, sürekli merkezlere odaklanan bir dünyada kıyıda köşede olmayı, belki bir çatlaktan sızmayı ve bu aralıkta iyi karşılaşmaları çoğaltmayı, bir çatlakta yeşeren dostlukları çağrıştırıyor. Neden özellikle bu işinizle Istanbul Fringe Festivali’ne katılmaya karar verdiniz? Istanbul Fringe'de gösterdiğiniz yapıtınızı tek bir cümleye tercüme etmeniz gerekse bu ne olurdu? Semih Ali Aksoy: Öncelikle gayet pratik bir sebebimiz var. Pandemi koşullarına en uygun, az kişilik, açık havada oynanabilecek ve İstanbul’a çok az götürme şansı bulabildiğimiz bir oyunumuz Çalgıcı Gülali Masalı. Fakat bir önceki soruda, sözcüğün çağrıştırdıklarıyla da çok ilişkili bir oyun Gülali. Kral olmak gibi birçoklarının arzulayacağı büyük bir gücü istemeyen ama çevresinde olup bitenlere de duyarsız kalamayan, bu yüzden de uzun bir yolculuğa çıkıp karşısına çıkan zorluklara kendi dilince, kendi tarzında çözümler bulan, çatlaklardan sızan bir çocuğun hikâyesi bu. O nasıl kendi çalgılı çengili yoluyla “büyük” dünyanın engellerini aşıyorsa, anlatıcılar da kendi eğlenceli yollarıyla bu uzun hikâyeyi seyirciyle paylaşıyorlar. Uygar Erkuş: Oyunun bütünüyle ilişkilendirdiğim, oyundan bir cümle geldi aklıma: “Aradığın hüner kimde saklı istediğin bilgi kimde gizli öyle hemen bir bakışta belli olmaz.” İstanbul Fringe Festivali kapsamında seyirciler ile yeniden fiziken buluşuyor olmak sizin için ne ifade ediyor? Uygar Erkuş: Çok heyecanlıyız gerçekten. O gün o sahneye çıkıp hikâyemizi ve neşemizi seyircilerimizle paylaşmayı iple çekiyoruz. Semih Ali Aksoy: Seyircilerle tekrar bir araya gelmeyi, oyunumuzu oynamayı, sahneyi, ışığı her şeyi çok özledik. Bu yüzden çok mutluyuz. Ayrıca bizimki çifte mutluluk çünkü çeşitli sebeplerden çok uzun zamandır İstanbul’da oyun gösterememiştik, yeniden İstanbul’a geliyor olmaktan dolayı da çok sevinçliyiz. Bütün Fringe Istanbul ekibine ve bu festivale herhangi bir şekilde katkı sağlayan herkese çok teşekkür ederiz.

Ahşaba dair: WOODLIFE SWEDEN sergisi

Yenilenebilir bir malzeme olan ahşaba dair yenilikçi çözümleri ve üretimleri merkezine alan WOODLIFE etkinlik dizisi, 19 Ekim - 30 Kasım tarihleri arasında Müze Gazhane’de gerçekleşecek WOODLIFE SWEDEN sergisiyle başlıyor. İsveç Enstitüsü, Architects Sweden ve Swedish Wood tarafından düzenlenen sergi, mimarların ve tasarımcıların güncel teknolojiyle birleşen, gerçekleştirilen projelerini izleyicilere sunuyor Kilströmskaj Wingårdhs, Render görselleri: Wingårdhs Disiplinlerarası bir yaklaşımla, yaratıcı, akıllı ve kapsayıcı şehirler üzerine 2018 yılından bu yana devam eden Equal Spaces projesi kapsamında hayata geçen WOODLIFE SWEDEN in Turkey platformu, ahşap mimari üzerinden sürdürülebilir kalkınma ve iklimsel etkinin azaltılması konusunda farkındalık yaratmak amacıyla; şehir planlama, mimarlık ve tasarım alanlarından profesyonelleri bir araya getiriyor. Bu kapsamda pek çok etkinliğe ev sahipliği yapacak olan platform, yapılı çevrenin kullanıcısını merkeze alan WOODLIFE SWEDEN sergisini izleyiciye sunuyor. Gazhane’de gerçekleşecek sergi, ziyaretçiyi İsveç’te şehirden kasabaya, küçük ölçekli projelerden kentsel dönüşümlere kadar farklı iklim ve koşullarla bir geziye çıkarıyor. Mimarlığın, tasarımın ve şehirciliğin, binaların ve ürünlerin iklim üzerindeki etkisini azaltmaya nasıl yardımcı olabileceğini ve 17 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefi doğrultusunda gelecekteki kalkınmayı nasıl etkileyebileceğini görselleştirmek için İsveç'in farklı şehirlerinden çeşitli ölçeklerde seçilen 40 projeyi içeren sergi, İsveç kültüründe oldukça köklü ve yüzyıllar boyu birçok sanatçıya, yazara ve zanaatkara ilham olan ahşap kullanımının, sürdürülebilir ve esnek tasarıma olan katkısını görünür kılmayı hedefliyor. Atelje Sodersvik, Fotoğraf: Åke Eson Lindman Sergiye paralel olarak; Nobon, Hasan Cenk Dereli tarafından tasarlanan ve WOODLIFE’ı sembolize eden ahşap totemin de, İstanbul’daki İsveç Başkonsolosluğu’nun önünde sergilenmesi planlanıyor. Totem, döngüsel bir malzeme olarak ahşabı kutlayarak WOODLIFE projeleri hakkında bilgi sunuyor. Etkinlik programı, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi’nin hedeflerini karşılamayı amaçlayarak, yenilenebilir malzeme olarak ahşabın kilit bir role sahip olduğu inşaat sektöründe beklenen değişimleri göstermeyi hedeflerken, serginin aynı zamanda 28 Ekim-28 Kasım tarihleri arasında Ankara CerModern’de, 10 Aralık 2021 – 30 Mayıs 2022 tarihleri arasında Hatay’da gerçekleşecek olan Expo 2021’de ve İzmir’de izleyiciyle buluşması hedefleniyor. Atelje Sodersvik, Fotoğraf: Åke Eson Lindman Sergilere ek olarak, 9-11 Kasım tarihleri arasında Circle Space İstanbul’da gerçekleşecek dijital bir etkinlik olan WOODLIFE SEMPOZYUMU da hibrit bir formatla, eş zamanlı olarak Ankara CerModern’de yayınlanarak, Türk ve İsveçli paydaşları bir araya getiriyor. WOODLIFE SWEDEN sergisinden bir seçkinin ise 21 Ekim - 12 Kasım arasında Circle Space İstanbul’da sunulması planlanıyor. Sempozyuma paralel etkinlikler ise Kasım ayı boyunca Circle, AnkaraAks ve İsveç Büyükelçiliği tarafından ODTÜ ArchLab: Fablab & CerModern iş birliğinde devam ediyor.